Patriyarka, kapitalizm ve doğurganlığın kontrolü

kurtaj2Ayşe Toksöz

Kadınlar, Orta Çağ boyunca ‘kadın bilgisi’ olagelmiş ve onlara kendi bedenleri üzerinde neredeyse mutlak tasarruf yeteneği sağlamış olan doğurganlığa ilişkin bilgi alanından tamamen dışlanmış; doğurmaya mahkûm kılındıkları çocuklarla beraber eve kapatılmıştır.

Devletlerin -ve 20. yüzyıldan itibaren, giderek (Dünya Bankası, IMF gibi) ulus-üstü kuruluşların- müdahalesi, nüfus hareketlerinin, ve aslında insanların hayatlarının, sermayenin çıkarlarına uygun biçimde düzenlenmesinin yolunu açıyor.

Sosyal bir olgu olarak doğum

Kürtaja ilişkin tartışmaları, ‘yaşam-yanlısı/seçim-yanlısı’ ikiliğinin bir adım ötesine çekmek, kadınların bedenlerine doğurganlıkları üzerinden nasıl el konulduğunu ortaya koymak; erkek egemenliğine ve kapitalizme ilişkin daha bütünlüklü bir eleştiri yapabilmek için elzem. Ben de bu yazıda, feminist teorisyenlerin çalışmaları doğrultusunda, erkek egemenliği-kapitalizm-nüfus-doğurganlık konuları arasındaki bağlantıları kurmaya çalışacağım.

Belki öncelikle belirtmem gereken nokta, yapmaya çalışacağım tahlilin, genel olarak doğum’dan bahsetmediği. Bu yazı, doğum olgusunun, belirli bir tarihsellik içerisinde, nasıl sosyal olarak kurulduğunu, ve bunun da iktidarın belirli bir biçimde tesis edilişiyle olan ilişkisini ortaya koymayı hedefliyor. Nitekim kürtaj, doğum olgusunun nasıl algılandığı ve anlamlandırıldığıyla doğrudan bağlantılı.

Marx’a yöneltilen ‘cinsiyet körü’ olduğu yönündeki feminist eleştiri; cinsiyetin, üretim ve yeniden-üretim süreçlerindeki başat rolünü görmemiş olmasına dayanır. Doğumsa, elbette, bu yeniden-üretim süreçleri içerisinde merkezi bir yere sahiptir. Marx’ın nüfus konusunu ele alışı, doğumu nasıl “tamamen doğal” bir olgu olarak kabul ettiğini, dahası, kadınlarla erkeklerin bu olgudan nasıl farklı biçimde etkilendiklerini görmediğini ortaya koyar: Kullandığı ‘artık nüfus’, ‘doğal artış’ gibi kavramlar, nüfusu ekonomik süreçlere mekanik biçimde cevap veren, emek-sermaye çelişkisi dışında bir çelişki barındırmayan bir konu olarak resmeder.

Oysa patriyarka ve kapitalizm ilişkisini inceleyen kimi feminist çalışmalar, kapitalizmin nasıl her zaman erkek egemenliğinden beslenerek kurulduğunu ortaya koyar. Erkek egemenliği, kapitalizmin tanımına dahil olmasa da, yani artık değer üretiminin mantığında içkin olmasa da, tarihsel olarak kapitalizm her zaman erkek egemen olmuştur; çünkü kadınların (doğallaştırılmış) ev içi karşılıksız/görünmeyen emeği, sermaye birikimi açısından gerekli bir koşuldur: “…Karşılıksız emek üzerinde yükselen yeniden üretim alanı, ‘özgür’ emekçilerin yeniden üretildiği alan olarak kapitalist üretim ilişkilerinin gizli zeminini oluşturur.”

Kadın bedeninin bilgisi

İtalyan feminist Sylvia Federici, Avrupa’da feodalizmden kapitalizme geçiş sürecini incelediği çalışmasında , bu bağlantıya vurgu yapar. Federici’ye göre; kadınların sömürülmesinin ve bedenlerine el konulmasının bu süreçte aldığı biçim, kapitalizmin daha sonraki evreleri açısından da belirleyici olmuştur. ‘Ev içi’ alanın oluşumu, bilhassa doğum ve doğurganlığa ilişkin meseleler, bu yeni sömürü ve el koyma biçiminin merkezini oluşturur.

16. yüzyıl sonu-17. yüzyıl başında, Amerika Kıtası’ndaki İspanya ve Portekiz sömürgelerinde yerlilerin adeta soykırıma uğratılması, Avrupa’daysa çiçek ve benzeri salgın hastalıklar sonucu bir “yoksul kırımı”nın yaşanmasıyla, nüfusta daha önce görülmemiş bir düşüş yaşanır ve yeni oluşmakta olan kapitalizm, ilk küresel krizini doğurur. Bu kriz, devletlerin duruma el koyması ve “nüfus çokluğunun, bir ulusun zenginliğinin temelini oluşturduğu” fikrinin nüfusu artırmaya yönelik politikalara tercüme edilmesiyle aşılır. Bu politikaların yürürlüğe konmasıysa, kadınlar açısından çok başka bir çağın başlaması anlamına gelir.

Bu “başka”lık, özellikle “aile”nin kazandığı yeni konumda kendini ortaya koyar: Aile, kapitalist üretim tarzı içinde mülkiyetin aktarılmasını ve emek gücünün yeniden üretilmesini düzenleyen birincil kurum olmanın yanı sıra, cinselliğin ve doğurganlığın devlet kontrolüne alınmasını sağlaması açısından da kilit bir öneme sahiptir. Öte yandan, devletin bu kontrolü, kadınların emek ve bedenleri üzerinde baba/koca sıfatıyla denetim kuran erkeklerin işbirliğine dayanır ve bu iki denetim biçimi birbirini yeniden üretir. Fakat Federici’ye göre ; bu yeni çağın karakterini asıl ortaya koyan, içerdiği inanılmaz boyuttaki şiddetle, ‘cadı avları’dır.

Gerçekten de, bahsi geçen nüfusu artırmaya yönelik politikaların en önemli ayaklarından biri de gebelik önleyicilere, çocuk düşür(t)meye ve bebek ölümlerine getirilen sert cezalardır. Doğum kontrolü sağlayan bu tekniklere ilişkin bilgiye sahip olan ve bunu uygulayan kadınlarsa, ‘cadı’ olarak suçlanır ve öldürülür. Böylece kadınlar, Orta Çağ boyunca ‘kadın bilgisi’ olagelmiş ve onlara kendi bedenleri üzerinde neredeyse mutlak tasarruf yeteneği sağlamış olan bu alandan tamamen dışlanmış; doğurmaya mahkûm kılındıkları çocuklarla (ki bunlar geleceğin ücretli emek ve ev içi emek havuzunu oluşturacaklardır) beraber eve kapatılmıştır.

Kadınların artık kendilerine ait olmayan rahimleri, sömürgeleştirilebilecek bir ‘doğal kaynak’ haline gelmiştir: Bu sürecin içerdiği şiddeti göz önünde bulundurarak, Federici bunun “ilkel sermaye birikimi”nin başat bir parçası olduğunu iddia eder. Öte yandan, tam da aynı dönemde, yeni oluşmakta olan ücretli emek piyasasından dışlanan kadınların emeği, ‘ev işleri’ olarak kodlanarak değersizleştirilmiştir. Bu cinsiyete dayalı iş bölümü, kapitalizmin bir dünya-sistemi olarak yerleşmesinde en azından uluslar arası iş bölümü kadar etkili olmuştur.
Federici’nin bu argümanına belki şunu ekleyebiliriz: Kadınların bedene ilişkin bilgilerin (sağaltıcılık, ebelik, gebelik önleme, çocuk düşürtme gibi) alanından dışlanmasına koşut bir diğer gelişme, biyoloji ve tıp bilimlerinin -tamamen erkeklere ait bilme biçimleri olarak- bu alanı tümden içine almasıyla yaşandı: 18. yüzyıldan itibaren hegemonyasını ilan eden modern biyoloji ve tıp, kadınlığı ve erkekliği yeniden tanımlamakla kalmıyor; bedene ilişkin tek yetkin bilgiyi üretiyor olma iddiasını taşıyor, böylece kadın bedeninin, cinselliğinin ve doğurganlığının kontrolü tamamen kadınların elinden erkeklerin eline geçmiş oluyordu.

Nüfusun kontrolü ve kadınlar

Foucault, 18. yüzyıldan itibaren nüfusun, siyasetin nesnesi haline geldiğini söyler. Nüfusu kontrol etmeye yönelik bu ihtiyacı kapitalizm çerçevesinde düşündüğümüzde diyebiliriz ki, elbette sermaye, kendinden menkul, kör bir güç olarak üzerimizde hüküm sürmüyor. Fakat devletlerin -ve 20. yüzyıldan itibaren, giderek (Dünya Bankası, IMF gibi) ulus-üstü kuruluşların- müdahalesi, nüfus hareketlerinin, ve aslında insanların hayatlarının, sermayenin çıkarlarına uygun biçimde düzenlenmesinin yolunu açıyor. Bu süreç, tek belirleyenli olmaktan da hayli uzak: Yukarıdan dayatmanın yanı sıra aşağıdan da destekleyici mekanizmaların, başta erkek egemenliğinin ve yanı sıra çeşitli söylemlerin; öte yandan direnişlerin de oyuna dahil olduğu, oldukça karmaşık bir resim bu. Bu karmaşık resmin içindeki değişmeyen şey, her halükârda, kadın cinselliğini, bedenini ve doğurganlığını kontrol etmenin bu sürecin çok önemli bir parçası olduğu.
Kürtajın bir ‘mesele’ haline geldiği durumlarda, kontrole yönelik bu iradenin billûrlaştığını görebiliriz; ister kürtaj-karşıtlığının yükselişinde, ister kürtajın ve zorunlu kısırlaştırmanın dayatılmasında. Her iki durumda da, erkeklerin doğum konusundaki sorumluluğu yok sayılarak iktidar doğrudan kadın bedeni üzerinde uygulanır.

Sermayenin çıkarlarının, siyasete yansımasının mekanik bir şekilde gerçekleşmediğini söylemiştik. Fakat genele baktığımızda, kapitalizmin belirli eğilimleri desteklediğini, ayrıca bunu yaparken esas olarak erkek egemenliğinden beslendiğini görebiliriz: Örneğin, ‘nüfus/aile planlaması’ adı altında gebelik önleyicilerin, kürtajın ve zorunlu kısırlaştırmanın dayatılması, genellikle ‘sürdürülebilir yoksulluk’ sınırının aşıldığı, yani yoksul nüfusun ‘korkutucu’ biçimde arttığı hallerde yaşanır. Nüfusun bir bölümü (duruma göre bu yalnızca ‘yoksullar’ da olabilir, ‘köylüler’ de; ‘Kürtler’ ya da ‘zenciler’ de…) tehlikeli bir biçimde ‘fazla üremek’le suçlanır; bu da bu toplulukların ‘cahilliğine’ verilir. Böylece devletlere ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarına müdahale alanı açılır; kadınlar, doğum kontrol haplarının kontrolsüzce dağıtılmasından, onay almaksızın kısırlaştırmaya uzanan bir yelpaze içinde, çeşitli şiddet biçimlerine maruz bırakılır.

Kürtaj karşıtlığının (ve genel olarak doğum yanlılığının) artmasıysa, emek gücüne ihtiyacın artmasına paraleldir. Fakat burada da hedeflenenin, nüfusu kontrolsüzce artırmak olmadığını söyleyebiliriz: Öncelikle, nüfusun hangi bölümünün çoğalmasının istendiği bellidir, ki bu, egemen ulusun orta ya da alt-orta sınıflarıdır. İkincisi, uzun vadeli bu ‘kazanım’ uğruna, kısa vadede iş gücünün bir kısmının pazardan çekilip evlere geri yollanması uygun bulunur: Kadınların! Böylece istihdamın daha yüksek olduğu algısı yaratıldığı gibi (Devlet Bakanı Mehmet Şimşek’in Mart 2009’da yaptığı “İşsizlik rakamlarının yüksek olmasının nedeni, kriz döneminde kadınların iş aramasıdır” minvalindeki açıklamayı hatırlayın) kadınlara daha fazla ev içi emek harcamaları da dayatılır.

Kadınların (kendi) bedenleri ve doğurganlıkları üzerinde kurulmaya çalışılan bu tahakküm, fiziksel zor kullanımı, hukuki yaptırım (kürtaja ilişkin yasaklar ya da aile planlamasına ilişkin katı kısıtlamalar), söylem (milliyetçilik, militarizm, din…) ve temsil (‘fazla üreyen cahil kadın’ ya da ‘çocuk bakamayacak kadar keyfine düşkün, cinsel olarak aşırı aktif, bencil kötü kadın’) üzerinden işliyor.
Erkeklerle, sermayeyle ve devletin baskısıyla ‘kendimize ait bir rahim’ için mücadele ederken, bu mevzilerin her birini göz önünde bulundurmamız şart!

-Acar Savran, Gülnur, “İkinci Basıma Önsöz”, sf. 15. Kadının Görünmeyen Emeği içinde, (İstanbul: Yordam Kitap, 2008).
-Federici, Sylvia, Caliban and the Witch (Brooklyn: Aotonomedia, 2004).
Oysa çok sayıda çocuk doğurmak, yoksullar açısından bir hayatta kalma stratejisidir: Yoksulluk, dünyanın her yerinde ve her zaman yüksek bebek ve çocuk ölümü oranı anlamına geldiğinden, birkaçının hayatta kalması için çok çocuk doğurmak bir ihtiyaçtır. Öte yandan, hayatta kalan çocuklar erken yaşlardan itibaren hane ekonomisine katkıda bulunmaya başlar.
-Hartmann, Betsy, Reproductive Rights and Wrongs (New York: South End Press, 1995).

Yorumlara kapalıdır.