Kendisine Tüküren Hikaye

kthCemile Özyakan Demirci

“Ellerimin arasından kayıp gittin. Bir leke kaldı senden geriye, koca bir kan lekesi. Ne çok istemiştim seni, ne çok hazırlanmıştım sana. Ne ağır sözcükmüş “hazırlanmak”. Ne çok şeye hazırlandım da, gelmediler, olmadılar, olamadılar. Şimdi neden farklı, peki?

Neden acım boğazımda nefesimi kesiyor? Neden bir nefeste kusamıyorum? Burnuma gelmemesi gereken kokun, neden gitmiyor burnumdan? Ağlamak rahatlatmıyor beni ilk kez. Mutluluklarımı göklerde, hüzünlerimi yerlerde yaşadığımı söylerler. Böylesine tıkanmanın sebebi olamaz bu şimdi. Şimdi bir başka, bir başka kaybettim seni. İçimden öyle bir aktın ki… Bomboşum, tüm iç organlarımı alıp götürmüşler gibi, zorla… Bir saniyede darmaduman olur derlerdi hayat, bu mu? İsmin ne olacak şimdi? “Başkalarının acısını böylesine hissetmek tehlikeli” demişti bir dostum. Ben yerlerdeyken koşamam. Belki de gelmek istemedin. Tüm kadınlar gibiyim şimdi, aynı anda, bir anda, patlarcasına.”

– Sadece aklıma takıldı. Aslında tam olarak bir açıklama bekleyip beklemediğimden bile emin değilim. Nasıl bir açıklama yaparsın, ya da açıklama mı demeliyiz buna, inan bilmiyorum ben de. Tek bildiğim dün gece gözüme uyku girmediği. Sorularla yaşamak istemiyorum. Bunu çok uzun süre yaptığım için artık yapamıyorumdur belki de. Sorular beynimi kemiriyorken evinde öylece oturamıyor insan. Seni kırmak değil niyetim, biliyorsun. Sadece bu yazıyı niçin yazdığını anlatırsan ikimiz de rahatlarız belki, diye düşündüm.

– Bilgisayarımı projeni bitirebilmek için aldığını sanıyordum.

– Karıştırmak değildi niyetim tabii ki. Günlük adında bir dosya görünce… Belki seni gerçekten tanısam farklı olurdu, bilmiyorum. Seni tanımak istiyorum. Ama kuşku denen duyguyu tanıyorum. Bugün sormasaydım sana bu soruyu, daha sonra başka bir zamanda, başka sorularla gelecektim. Her şey güzel başladı, güzel gitse olmaz mı?

– Bu yazıdan ne anladığını merak bile etmiyorum biliyor musun? Öfkemdendir belki, ama bunu okuduktan sonra neler düşündüğünü ve nasıl bir anda bu kadar güvensiz olabildiğini anlayamıyorum. Geçmişimde birileri olduğunu mu anladın? Yeni bir bilgiymiş gibi!

– Geçmişle ilgili bir sorunum olmadığını biliyorsun. Bunu konuştuk… O zaman doğrudan sorayım… Bir hamilelik hikâyen mi var? Sadece sen hiç bahsetmeyince –

– Geçmişle ilgili sorunun yok demek! Kelimelerini sol baştan say bir de! Sesinin yükselmesine engel olamamıştı kadın. Adam yanlış anlaşılmaktan bin korkan bir tonla

– Tek korkum babam gibi bir adam olmak. Sevdiği kadının yalanlarıyla uyuyan, aldanan, aldatılan olmak istemiyorum. Annemin hikâyesine katlanmak için verdiğim savaşı bir kez daha veremem.

– Yüzünü bile görmediğin annenden mi bahsediyorsun?

– Canımı yakmak derdin… Evet, çocuğunu 1 yaşına gelmeden terk eden bir anneden bahsediyorum! Son sözler yumruk kıvamında çıkmıştı adamın ağzından. Kendisini toparlamaya çalışır gibi,

– Bak, ben yalnızca geçmişin tekrarlanmasından korkuyorum. Tek istediğim gerçekten ‘güven’ duymak. Ölümsüzlüğü saklayan büyülü bir kutunun müjdesini verir gibiydi gözleri. Kadın sandalyesinden fırlayıp, masadaki sigarasını, çakmağını, cep telefonunu çantasına teperken bağırmaya başladı:

– Ben de geçmişin tekrarlanmasından korkuyorum. Hatta en büyük korkum bu! Bilmiyormuş gibi! Kibarca anlatmıştım, kabaca anlatayım bir de! Aklımın yemek ısmarlamayacağı bir adama kalbim yüzünden iki yıl boyunca inanmaya çalıştım. Onun geçmişe dair soru ve sorunlarıyla yeterince vakit kaybettim. Tahammülüm yok artık! İyi niyet denen şeye inancım hiç kalmadı… Bilgisayarımı ilk fırsatta getirirsen sevinirim.

Kadıköy sahilindeki huzurlu ve vapura koşturanlar dışında pek harekete şahit olmayan çay bahçesinin garsonları ve müşteriler donmuş bir kareden uzattıkları gözlerini kadına dikmiş, heyecanla olanları seyrediyorlardı. Kadın onların gözlerindeki meraktan güç almış gibi devam etti:

– Bir de annemi buldum, ama konuşmadım, diyordun ya hani… Uzaktan korkak korkak bakınacağına, yanına gidip bir de onun hikâyesini sorsaydın keşke!

Adam sesi çatlayarak

– Başkalarının acısı bunlar…

diye bir cümleye başlıyordu ki, kadın tüm konuşulanları omuzlarından atmaya çalışırcasına, zıplar adım vapur iskelesine ilerledi ve kalkmak üzere olan vapura yetişti. ‘Derin nefes al, denize bak, denize ağla, görmesin kimse… Hava serin zaten, kimse dışarı çıkmaz… Derin nefes al, unut, unut, unut.’ Kendini koyuvermiş ağlarken sessiz görüntüler düşüyordu beynine: çirkin bir surat, fırlatılan kül tablaları, telefonlar, açılan ve kapanan kapılar…

Sonra sesler, cümleler: “En yakın arkadaşın mı? Sana aşık lan herif resmen!” “Neredeydin? Telefonun neden kapanıp duruyor?” “Tanımadığına emin misin?” “Üniversiteden arkadaşın olmasın!” “Sen benim bugüne kadar sevdiğim tek şeysin!” “Yardım et bana ne olur!” “Bağımlı değilim ben! Sen kendi hayatına bak!” “Bırakma beni! Senden başka sesimi duyan yok!” “Defol!” “Neden geç kaldın?” “Bu yazıları kime yazdın?” Biteceğinden neredeyse emin olduğu bir hikâyeyi inatla sürdürmenin, hikâyenin sonuyla inatlaşmanın ne demek olduğunu iyi biliyordu kadın. Elbisesine kusuyordu sorularını bir bir şimdi: Umut mu? İnat mı? Vicdan mı? Kibir mi?

Sorulardan kurtulayım derken yepyeni bir yüzle yeni sorular girmişti içine. Yepyeni yüz gözünün önüne gelince duyduğu aşk nasıl yerle bir ediliyordu şimdi geçmişten gelen bir kadın yüzünden. Ne kadının, ne de adamın tanıdığı bir kadın. Ama yetiyordu her şeyi tuzla buz etmeye. Henüz üç ay olmuştu onu tanıyalı ve böylesine güzel bir tabloyu sadece adını bildikleri bir kadın yüzünden kirletebiliyorlardı. Oysa ne çok konuşmuşlar, ne çok anlatmışları birbirlerine kendilerini. Şimdiyse ufacık bir iletişim belirtisi yoktu.

‘Ben de sebeplerden birisi olabilir miyim?’ diye bir düşünce çöreklenecek oldu içine ama hemen kovuşturdu kadın bu gereksiz soruyu. ‘Beni anlamalıydı… Anladığını sanmıştım. Sanmıştım…”

Vapurdan indikten sonra önemli bir iş görüşmesine geç kalmış gibi koşar adım yürüdü evine. Her göz göze geldiği insan yüzüne acıyarak bakıyor gibiydi. Sesler, kokular, insanlar, kafelerden gelen müzik sesleri bile rahatsız ediyordu kadını.

Evine girer girmez rahatladı. Perdeleri kapattı, kutusuna ulaşmıştı sonunda ve artık güvendeydi. Kimseyi görmek zorunda değildi. İçini kaplayan huzur, başka şeylerde bulamadığı türdendi. Her ihtimalin en aza indiği yerdi evi ne de olsa. Bilgisayarını aradı gözleri gayriihtiyari. Psikoloğunun tavsiyesiyle başladığı yazı yazma işine, hoşuna gittiği için devam ediyordu. Ne zaman içi dolsa, sözcüklere akıtırdı kendisini. Bilgisayarının adamda olduğunu hatırlayınca eski bir defter ve kalem bulmak zorunda kaldı. Yazmaya başlayacaktı ki, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Öylece durdu bir süre. Aklına adamla tanıştıkları ilk günler geldi. Ne kadar naif, kibarlardı birbirlerine karşı… Birbirlerini kırmaktan ölürcesine kaçarlar, saatlerce gülerler, açık kalmasından korktukları kapıları bir bir kapatırlar, birbirlerine açık olacaklarına dair sözcüklü, sözcüksüz cümleler kurarlardı. İkisi de neredeyse emindi kusursuz bir şekilde iletişebileceklerinden. Şimdiyse…

Öfkesinden, inadından adama anlatmaya değer bulmadığı hikâyesini kâğıda dökmeye başladı, önce yavaş, sonra hızlıca…

“Sen başka bir yerlerde, babanın annen hakkında anlatıp durduğu aldatma hikâyeleriyle, sevgisiz annenin imgesi arasında gidip gelmekten yorulup anneni bulmaya karar verdiğin zamanda boğulurken, ben bir dil kursunda öğretmenlik yaparken ve beni sorgulamakla yargılamak arasında turlayan alkol ve uyuşturucu bağımlısı birisini şefkatimle iyileştireceğime inancım sonsuzken… Biz aslında birbirimizden habersizken… Bir dil kursunda öğretmenlik yapıyordum ve bir gün bilgisayar laboratuvarında çalışmakta olan bir öğrenci beni çağırdı yanına, ellerini havada sallayarak, telaşla. Utançtan kızarmış yüzündeki minik gözlerini gözlerimden kaçırarak regl olduğunu ve oturduğu sandalyeye leke çıktığını söyledi. Ne yapacağını bilemez halde, dünyanın başına gelecek büyük bir felaketten bahseder gibiydi. Lavaboya gitmesini, sandalyeyi benim halledeceğimi, endişelenmemesini söyledim. Alelacele bir bez buldum, sandalyenin üzerindeki lekeyi çabucak sildim. Döndüğünde suratı lavaboda ceset görmüş gibiydi… Tam olarak bunu geçirdim aklımdan o anda. Hamileymiş. Bebeğini düşürmüş olduğunu düşünüyormuş. Kekeleyerek kurmaya başladığı cümlenin sonunu, eşini aramamı rica ederek getirdi. Titreyen ellerinin arasından alırken telefonu, sakin olmasını söylüyordum. Kısa süre sonra eşi geldi ve okuldan ayrıldılar. Bir hafta boyunca öğrencinin nasıl olduğunu merak ettim, kursa gelmesini bekledim, sabırsızlıkla… Bir hafta sonra okula geldiğinde, bebeği o gün kaybettiklerini söyledi. O an aklıma sandalyeyi sildiğim bez düşüverdi. İçleri boşalan tüm kadınların acısını aynı anda içimde hissettim adeta. Onun kaybı benim ruhumu delmişti. İşten çıkınca bir şişe şarapla, kelimelerimi harmanlayıp, kustum hüznümü. Yazdıkça aktım, aktıkça yazdım. O benim bebeğim değildi, ama benim hikâyem olsa ne olacaktı, peki?”

Tam bu sırada kapı çaldı. Kapıyı açtığında karşısında adamı buldu; tereddüt dolu gözleriyle duruyordu karşısında. Kadının gözlerine bakarken boğazını temizledi:

– Kahve içelim mi?

– Olur

dedi kadın.

Salonda oturan adamın yanına kısa süre sonra iki fincan kahveyle döndü. Kadın kahveleri hızla masaya bıraktı ve yine hızla kendisininkini içmeye başladı. Acelesi var gibiydi. Adam onun aksine yavaş hareket ediyor, kahvesini yudumlarken bir yandan söze nasıl başlayacağını düşünüyordu.

– Sana güvenmekte zorlanıyorum, deyiverdi birden.

– Bunun sebebi ben miyim?

Kadın zaten bu soruyu bekliyormuş gibi, adeta yıllardır ezberlediği tek repliğin sırası gelmişçesine, hızla yanıtladı onu. Sessizlik girdi aralarına. Kadın düşünmüş ve yeni bir şey bulmuş edası, biraz da az önceki bir sıfır üstünlüğün verdiği ayarsız heyecanla,

– Bana güvenmeyi bir mesele haline getirmen beni üzüyor, dedi.

– Bunun sebebi ben miyim?

Adamın sesi çatlamakla çatlamamak arasındaki çatallı çizgideydi. Kadın anlamsızlığa anlam katan ve aralarına girip duran sessizliği bölüverip,

– Yalnız kalmak istiyorum. Yani… Yalnız olmak… Evimde… Bir süre… Sen olmadan… Belki başka bir zamanda konuşuruz.

– Ben de emin olmak istiyorum. En azından, kendimden…

Sessizlik yine bulduğu çatlaktan sızıyordu ki, adam başını kaldırıp, veda dolu gözlerinin arasından,

– Bilgisayarını haftaya getirsem olur mu? Projemi tamamlayamadım, biliyorsun… Benimkinin servisten gelmesi uzun sürebilir. Görüşmek istemezsen…

Kadın bir anda hatırlamış gibi sözünü kesti adamın,

– Olmaz. Bugün almalıyım. Benim de yazmam gereken bir yazı var.

 

 

Yorumlara kapalıdır.