Adanın Ötesi

adann-tesiOya Özgün Hazan

1
Kendi meskenlerindeki boz kırığı griye çalan bu feneri inşa etmeleri kronolojide kalın puntolarla belirtilecek yeni bir aşamaydı. Bunu şimdiden farketmeleri epey güçtü ancak ileride o kısımda altını çizerlerken kullandıkları fosforlu kalemin değerini anlamaları zor olmayacaktı. Alabildiğine parlak o fosfor rengi, bir mutluluğun alametiymişçesine kadınların gözünde belirmişti.

Az sonra kıyıya yanaşacak gemi için ufku gözlüyordu Nehir. Adadaki tek deniz feneri bu iş için biçilmiş kaftandı. Önceki akşam müthiş bir poyrazla, gözleri gibi korudukları fenerin tunç aynadan oluşan üst bölümü parçalara ayrılmıştı. O an için harala gürele el birliğiyle onardıkları tepe kısmı artık önemli ölçüde işlevini yitirmişti. Yaptıkları iş bölümü sonucu kendisine bu iş kolu çıkmıştı. Serden beri beklemeye ayrı bir anlam atfetmişti. Beklemenin o anki otobüs durağındaki durağan etkisini hissetmiyordu. Aksine film şeritlerinin düzineler düzineler halinde bobinlere geçişi misali bir şey hissediyordu içinde. Çağlayan hızındaki bu duygu durumuna o yüzden yerel duygu dilinde “umutlu bekleyiş” adını veriyorlardı.


Dalgaları yara yara gelen bir çift filikanın dalgakırana yakın bir noktada palamarını iskele babasına atmaya doğru hazırlandığı görülüyordu. Havanın merhameti henüz belirmemesine rağmen içinde bulundukları deniz taşıtları onları yarı yolda bırakmamıştı. Birinde üç kişi diğerinde de dört olmak üzere toplam yedi kişi vardı.

Martıların yakınlarda bir yerde kümeleşmesinden Elif bir şeylerin kendilerine doğru yanaştığını sezdi. Bu sezgiyi yanıtlaması için Nehir’e pasladı. Etle tırnak kadar yakın olan kız kardeşlik prensiplerinden ilhamı alan Nehir bu pasa cevabını vermekte gecikmedi. Dürbününün merceğini gömleğinin manşetiyle şöyle bir yokladı. Ağzından çıkan anlık buhar kumaşla buluşunca mercek yüzeyi berraklaştı, artık uzakta kim ya da kimler var görebilirdi.

2
Suya bata çıka yol alan taşıtları, değişken hava dolaşımından dolayı kırışmış yüzleri, yerinden uzun zamandır hareketsiz durmasından uyuşmuş bacaklarıyla birkaç kadın ufuk mesafesinde gördükleri bu yeni ada karşısında sevinçlerini gizleyemiyorlardı. Nasıl olmasın ki? İçinde bulundukları şaşalı gemiden aldıkları bir karar sonucu bir filikayı gizlice bir gece suya indirerek erk-ostik tasallutu yaşadıkları o büyük gemiyi terk etmişlerdi. Banu’nun bir işaret fişeği yakması, diğer tüm kadınların direnç ilhamını almasına dirhem dirhem ön ayak olmuştu. Bir gün tüm kadınları seferberliğe çağırdığı konuşmasıyla artık ok yaydan çıkmıştı ve ilk aşamada sessiz ve derinden giden “bir şeyler yapalım” hissiyatı inanılmaz bir hızla pratiğe döküldü.

Yaklaşık iki aydır bir şeylerin çabalarını vermekteydiler ve bir sonuca ulaşmaları an meselesiydi. İçinde bulundukları buhranlı dönemeçlerden nasıl kurtulacaklarını biliyorlardı belki ama böyle gelmiş böyle gider terennümüne kayıp gitmişlerdi. İş bölümünü paylaşmak istemeyen, sevgi konusunda damar yolları tıkanan, şiddete psikolojik veya fizyolojik olarak her türlüsünden cevvali olan bu eril cengâverlerle aynı gemide ne kadar daha fazla durabilirlerdi? Cenk ederlerdi. Sadece kendilerinin haylaz hasta, hayatla mücadele ettiklerini sanırlardı. Kurdukları payitahtta kadınlara da tek yaşadıkları yeri o kamaranın tek göz camlı mahali olduğunu sanmalarına sebebiyet verdiler. Değildi. Saldırı mecrasıyla mücadele verdikleri oranda “acaba”ya olan inançları artmaya başladı. Acaba bitebilir miydi? Acaba suya inebilme şansı mevcut muydu?

Bu ardı arkası kesilmeyen soruları bir batında soran ve umut çocuğunu zihinlerde doğurtan Banu daha fazla zaman kaybetmenin anlamsız olduğuna inandı. İnancı, görme yetisini olanca gücüyle açmıştı. Aslında her zaman için kolayda bulunan güvertedeki filikaları yeni fark etmişti. Filikalarla yapacakları kendi kafasındaydı. İlk başta tüm kadınlara bu kafasındakileri anlatmalıydı.

Merdivenlerin tahta gıcırtısına rağmen sakin sakin inmeye çalışmıştı. Aşağı kattaki odalarda kalan tüm kadınlara aklındakilerini tek tek anlatacaktı. Sakine’nin odasını tıkırdattı, bu saatlerde yıllardır alışmış olduğu üzere zaten temiz kere temiz komodinin tozunu almakla uğraşırken gördü onu. Senle konuşmam gereken önemli bir şey var diyerek Banu, Sakine gibi 6 kadına daha içindeki zaman içinde oluşan dehlizleri anlattı. Hepsi de içinde yaşadıkları hücreyi ancak Banu gözlerini açınca fark etmişlerdi. Belki fark etme hafif bir tabirdi fakat böyle gelmiş böyle geçer masalına birkaç el ses olmak için birleştiklerinde ancak inanmışlardı.

Banu, Yasemin’le konuşmak ve düşüncesini açıklamak için onun odasına girdiği sırada Yasemin eski günlere ait anı defterinden duygularını nakşettiği bir bölümü ağlayarak okuyordu:
“Yağmurda ellerin titrerken bir anda sokulmuştuk ya eve, ben anında elime tutuşturduğun birkaç kuru soğanı, unu, naneyi yoğurdu kıyıp parçalamıştım, pişirmiştim sonra da bir çukur bir kâseye boca etmiştik. Sen ekmek banmıştın nedense, bense sek götürmüştüm öncesinde sana baktığım gülümsememle. Ben tatminkâr bir şekilde aheste aheste götürürken her yudumu sen bir anda kırmızı biber attın cam kâseye. Cam kırılıyordu az kalsın! Ama kırılan bir bakmışın kalbim oldu. Kalbim kırılırken sen kara biberi de serpiştirdin olanca acılığıyla o kalbin üzerine. Şimdi toz şeker kullansan da sen aşında, hayal kırıklığı var artık benim kaşığımda!”

Bu satırları gözyaşları eşliğinde okudu, son satırları Banu odaya girerken duymuştu.
Omuzlarına elini koyarak, “O kaşık da artık tertemiz umut olacak hayal kırıklığı değil” diyerek ona destek oldu. “Bunlar bizi bekleyen daimi aş değil bunlar bizi bekleyen daimi yas hiç değil” diye ekledi. Sonrasında sımsıkı sarıldı ve “geleceğimizi hep beraber öreceğiz, şimdi küçük gemilerimizi suya indirmenin zamanı, haydi” dedi.

Oralarda yol almak artık ortaklaşmakta yatıyordu. Filikalar yola çıkacak, kamaranın camlarından nefes alma çatlağı yaratacaklardı.
3
Hissediyorlardı. Dışarıda gürül gürül akan bir dünyanın kendilerine doğru yelken açtığını biliyorlardı. Öylesini kendileri de istiyorlardı. Akıbet buysa pusuya yatmış kaplan misali durmaya gerek yoktu. Zira bu ne bir av, avcı düalizmiydi ne de kaplana yemek olmaya niyetli bir geyik sürüsü vardı ileride. Adanın dışına taşmak uzun zamandan beri içinde bulundukları bu adanın fiziksel coğrafi sınırlarını tinsel coşkunluklarıyla değiştirmek istiyorlardı. Nehir, Elif, Nergis, Aysun ve diğerleri, hepsi bu ruhsal kıpırtıyı içlerinde hissetmeye başladılar. O heyecanla koca koca taşların ayaklarına mani olmasına aldırmadan mendireğin son noktasına koştular.
Filikanın dalgalara düşmüş gölgesi zaman geçtikçe büyüyordu. Zorlu kürekleri hakkıyla saatlerdir çeken kadınlar irili ufaklı kayaların, taşların küçük l harfi oluşturduğu dalgakırana yanaşmak üzereydiler. Birinin kolunun yorulduğu yerde paralel konumda oturan başka bir kadınla yer değiştiriyorlardı. Saatlerdir dalgalı denizde kürek sallamak elbette ki kolay değildi. Ancak ne gam. Geçmişten itibaren kendilerine “kader” diye öğretilmiş kurgusal oyunu birbirleriyle kenetlenerek aldıkları “buradan kurtuluyoruz” kararıyla bozmuşlardı. Aslında daha önce de kurtulmayı düşünmüşlerdi ancak “nasıl olacak, nasıl yaparız” tarzı enva-i çeşit sorular zihinlerinin peşini bırakmıyordu. Aşılanan “endişe” duygusundan “yapabiliriz, başarabiliriz” duygusuna gelmeleri cesaretlerini birleştirme noktasında buram buram ortaya çıkmıştı. Bi’ kendilerine güvendiler mi, zaten endişe duygusunun kendilerine sordurttuğu “nasıl”la başlayıp hayır gene olmayacakla yanıt bulan somurtkan soru-cevap halinden kurtulmuş olacaklardı. Kervan yolda düzülür eğer geleneksel bir ata(?)sözüyse kervan yolda cesaret, dayanışma ile süzülür de kendilerinin bu çıktıkları yolda birbirlerine verdiği ortak anasözüydü. Bu sözden caymak yoktu. Kararlıydılar. Bu kararla tüm kendilerine sözde zor gözüken merhaleleri atlatmayı başardılar. Banu, Sakine, Yasemin, Gonca ve diğerleri tüm grup denizle dalgakıran arasındaki son deniz dalgasına karşı küreği de çektikten sonra filikalardan indiler. Karaya ayak bastılar.

Mendireğin en sonunda bekleyen adadaki kadınlar neden, nasıl bile geldiklerini bilmediği bu grup kadın karşısında o makus sorularla kafalarını meşgul etmediler. Sorular engelleri şimdiye kadar hep getirmemişmiydi? Neden yine vakit kaybetmeyi yeğlesinlerdi. Su yolunu bulur. Kadınların aklında olan tek şey ortaklaşma düşüncesiydi. Ele ele verme, güçlerini hakir görmeme… Bu zaten yolun kendisiydi, bu yol elbette yolunu bulduracaktı.

Adadakiler ve filikayla gelen kadınlar birbirlerine sarıldılar. Akıllarındaki yegâne düşünce bundan sonra ne yaparlarsa yapsınlar kendilerini bir hiçmiş gibi tanımlayan, gösteren sözlerden, davranışlardan, kalıplardan sıyrılıp el ele tutuşmak ve her ne sorun olursa olsun bunlara beraber göğüs germekti. Adanın bundan önce diğer kara parçalarına kendisini bağlayan bir bağlantı geçişi yoktu ama buna gerek de yoktu. Çünkü kendileri bu köprüyü yarattılar. Ortak ruh etrafında toplanan umutlu kadınlar örgütü; umutsuzluk, korku, şiddet, tehdit ve daha nice korku dağını bu yek düşünceyle yıkacaktı. Yolu yarılamışlardı. Bundan sonrası için hep birlikte küreklere asıldılar. Eğer dar geldiyse filika bir sal daha inşa ettiler, yetmediyse bir daha, yetmediyse bir daha. Bundan sonra umutsuz sorular yoktu. İnançlı, kenetlenmiş kadınlar vardı. Kürekler kasvetin ruhları istila etmeyeceği yarınlara doğru çekildi.

 

 

Yorumlara kapalıdır.