O bana rahat ol diyor ya, ben seni seviyorum anlıyorum

İçimde baş edilemez onu görmek tutkusu.  Yürüyorum…

Tam köşeyi dönerken karşıma çıkacakmış gibi.

Yağmurun  kimin için İstanbul? Dudaklarıma değen tuzlu su senden mi?

Ayaklarım ıslak,  pabucum su mu çekiyor ne?… Hissetmiyorum…

Aşk hissettiklerinden başka hiç bir şeyi hissetmemek değil mi?

Onu görmem gerekiyor.  İstiyorum.  Öyle sanıyorum. Mantığı yok.  İzahı yok.

Sadece onu görmeliyim diyor iç sesim..Hatta bütün sesim..

Diğer seslerimi duymak istemiyorum. Arkadaşlarım  “gitme” diyor. Gidiyorum.

Baş edemediğim bir istekle ara sokaklardan, yağmurun minik sele dönüştüğü kaldırım kenarlarından

Pabuçlarımın ıslanmasına aldırmadan gidiyorum.

 

 

“Bak gidersen o seni anlamayacak.  Egosu daha da şişecek… Kıracak seni…

Geri dön zamanla unutursun,” diyorlar… Oysa şimdi hiç unutamayacakmışım  gibiyim..

Beni seviyor… sevgime ihtiyacı var… kendimi yeniden anlatmalıyım. Yeniden sarılmalıyım ona…

Kanatlarımın altına almalıyım.

Kanatlarının altına girmeliyim… Kanatların altına almak ne demek, niye kanat, ne kanadı, niye  ihtiyaç?

Bunları düşünmüyorum… Bilmiyorum. Henüz feminist değil miyim, aşk mı feminist değil?

Her şey o… O her şey.

Yürürken hayal ediyorum:

“Yağmurlu penceresinden sokağa bakarken uzaktan beni görüyor…

Hemen merdivenlere koşuyor. Ben ilk kata çıkana kadar o  üç kat aşağı iniyor…

Sarılıyoruz… Tek kişi gibiyiz.”Canım canım seni çok özledim” diyor.

Hiçbir şey söyleyemiyorum; ellerini boynumdan indirip sıkıca tutuyorum,

Beraber yukarı çıkıyoruz… Kapıyı kapatıp holde uzun  uzun sarılıyoruz.

Yüzümü boynuna gömüyorum.

Kokusunu hissediyorum ciğerlerime kadar… O da saçlarımdan öpüyor…

Öpüşüyoruz… Mutluluk denen şey bu,

Böyle ölebilirim…”

İşte onun sokağı, bu şehrin en güzel sokağı. Arnavut kaldırımının minik taşları…

Bahçe duvarından dışa sarkan sarmaşıklar…

Sonbaharın habercisi hafiften sararmaya başlamış ıslak yapraklar…

Sokağın tek tarafına park etmiş arabalar…

Kaç kere geldim ben bu sokağa, kaç kere zile basamadan döndüm.

Alnıma dökülen ıslak saçlarımı düzelterek demirli sokak kapsından girip, bu defa  zile basıyorum.

-Kim o?

– Be.,be , be..Sesimin çıkmadığını  tekrar eden “kim o” dan anlıyorum.

-Ben.

Otomatik kapı açılıyor. Yukarı çıkıyorum… Merdivenler boş… Daire 4.

Tam elimi uzatmışken açılıyor kapı. Gel diyor. Kapının kolunu bırakmadan, kenara çekiliyor.

Süet botumu çıkarıyorum. Parmak uçlarım ıslanmış.

Çorabımı da çıkarıp botumun üzerine bırakıyorum.

Çıkarken giyerim.

“Geç otur” diyor, bana kadife kadar yumuşak gelen sesiyle..

Pencereye yakın tek koltuğa oturup elimi dizlerimin arasına saklıyorum.

“Rahat ol” diyor…

O bana rahat ol diyor ya ben “seni çok seviyorum” anlıyorum. Karşımdaki koltukta oturuyor.

Yanıma gelse bana sarılsa… Kucaklasa… Sıcak kanatlarına alsa… Ben de sarılsam…

Hiç bir şey yapmıyor… Elinde cep telefonu mesajlara bakıyor. “Kimden?” diyorum.

“Biliyorsun işte, şeyden” diyor… “Şeyden”…

Biliyorum tabi ki… Ama  onun adını sesine vermiyor…

“Kızacaksın şimdi” diyor… Daha kızmadım ki.

Kızmadan kızacaksın denilmesinden hoşlanmıyorum.

Ona kızmayacağımı anlatmalıyım… Konuşsak iki arkadaş gibi, sanki bu kadar ağır gelmeyecek ayrılık.

– Islanmışsın.  Ayrılalı beri ilk defa yüzüme üç saniyeden daha  fazla bakıyor.…

Beni düşünüyor, belki de  seviyor… Ben anlamıyorum,  onu sıktım…

Çok üstüne gittim… Emin olmak istedim… Kendimi suçluyorum… Kötüyüm… Belayım…

Ayrıldığımız için hiç üzülmemiş midir? Üzülmesini hem istiyorum hem istemiyorum.

Sevmek hiç  üzmemekmiş,… İç sesimi duydu mu? “Ama üzüyorsun” diyor…Üzmemek isterken üzüyorum.

Bu defa bende suçluluk başlıyor… Patoloji, patoloji… Aşk patoloji.

Sessizliğin sesini dinlemek istemiyorum. Bu sessizlik beni boğuyor.

– Kalkayım ben…

– Daha yeni geldin, otur…Bir işin yoksa..

Bir işim yok ama oturamayacağım… Bir şey eksik… Eksik bir şey…

Yanıma oturmuyor… Sarılmıyor… Onu gördüm, aynı odada nefes aldım, bu yetmiyor…

Beni sevmeli… Beni sevmeli… İstemeli… Ben gibi olmalı…

O eski ben gibi, ben eski o gibiyim. İçim kendime acıyor.

Kalkıyorum. Duygum, ayaklarım  gitmek istemiyor

Kapı arkasından ıslak uçlu pabucumu alıyorum. Çorabımı giymiyorum.  Montumun cebine sokuyorum.

Holde ayaküstüyüz… Hoşça kal dememeliyim, sarılmamalıyım…

Sarılırsam ayrılamam… Ayrılırım… O ayrılır… O sarılmaz… O böyle… O şöyle…

Ne yapacağım ben?…Gitmek istemiyorum…Gitmek istiyorum…Karşımda duruyor..

Öyle olamamamdan memnun…Ona aşığım…Biliyor…Egosuna yeniğim…Kendime yeniğim..

Ona yeniğim…Gidemem…Gitmeliyim..

Yüzüm geride kalmış sevişmelerimiz adına  hüzünlü, en çok da çaresizlik renginde   fotoğraf gibi.

Kapıyı açıp merdivenlere yöneliyorum. Hızla iniyorum… Yağmur  durmuş.

Ayaklarımın üşüdüğünü hissetmeden yürüyorum.

Pencereden bakmadığı halde köşeden görünmez olana kadar bana baktığını hayal ediyorum.

* Evdeyim  halının üzerinde sırt üstü yatıyorum. Tavana bakıyorum.

Tavanı görmüyorum. Tavan yok. Gitmemeliydim…Arkadaşlarım “gitme” demişti, “dönmez” demişti.

Donuğum… Duygusuzum… Hayır ölüyorum… Sol tarafım ağrıyor… Midem kasılıyor…

Hastayım… İlacım yok… İlacım …Kendi kendime “geçecek” diyorum.

”Geçecek “ ilacından günde  kaç tablet alsam fayda eder?…

Tanrım bitsin bu. Bitsin… Uçurumun kenarındayım… Bu ben değilim…

Ölsem bana üzülür  mü?.. Ölsem mi?

Ya üzülmezse!

 

Hasbiye Günaçtı

 

Yorumlara kapalıdır.