Göçmenliğin kadın hali

serpil-odabasi-gocmen-kadinTürkiye’nin ayrımcı göç ve çalışma yasaları göçmen kadınları sadece kayıtdışı işlerde hak ihlalleri ile başbaşa bırakmakla kalmıyor cinsel taciz ve hatta tecavüze karşı da savunmasızlaştırıyor

Emel Coşkun

Her gün onlarca kadın savaştan, erkek şiddetinden kaçarak sığınmak ya da çalışmak amacıyla Türkiye’ye geliyor. Biraz sohbet ederseniz ya alkolik bir kocanın şiddetinden ya aile baskısından ya da yoksulluktan kaçıp geldiğini anlayabilirsiniz. Ellerinde kısa süreli turist vizeleriyle havaalanına ya da Yenikapı’daki otobüs garına inen bu kadınlar belki de birkaç yıl ülkelerine dönmeyeceklerini biliyorlar. Çünkü Türkiye’ye gelmek için varını yoğunu ortaya koyup katlandıkları zahmete değmesi gerek. Kenyalı bir göçmen kadın çocuğunu annesine bırakarak Türkiye’de iş bulabilmek için bir acenteye 3 bin 500 dolar ödediğini söylüyor. Şimdi o acente ortada yok, onu havaalanında bir başına bırakmış. ‘En az üç yıl kalacağım’ diyor. Geri dönüşünün doğuracağı sebeplerin ağırlığı o kadar fazla ki, planlarını ancak şöyle ifade edebiliyor: `Ne pahasına olursa olsun burada çalışacağım, en az üç yıl kalacağım.` 

Buraya gelmeden önce onlara anlatılanlara göre Türkiye’de iş bulmak kolay, para kazanmak mümkün. Aslında geldikleri ülkelerdeki işsizlik ve düşük maaşlarla karşılaştırıldığında bu anlatılanlarda nispeten bir haklılık payı var. Ancak pek çoğu kısa sürede ne bekledikleri kadar iyi bir iş bulmalarının ne de o bahsedilen iyi maaşları almanın pek de kolay olmadığını anlıyor. Ama yine de geri dönmek istemiyorlar, çünkü geri dönmek demek başarısızlık demek, eli boş dönmek, parasızlık demek… O yüzden hem ırkçılığa hem ağır sömürüye hem de tacize ve hatta tecavüze katlanabildikleri kadar katlanıyorlar.

Tüccar, bakıcı, temizlikçi, fahişe …
Uzun yıllar Batı Avrupa’ya işçi göçü veren Türkiye de 90’ların ortalarından itibaren sığınmacılar ve genel olarak göçmenler için hedef ve transit ülkelerden birisi haline geldi.
Bir yandan siyasi çalkantıların dinmediği Ortadoğu, Asya ve Afrika ülkelerinden gelen sığınmacıların geçiş yeri olurken, diğer yandan komşu ülkelerden gelen ‘döngüsel göç’ için sıkı sınır politikası ile Avrupa kalesine göre ‘erişilebilir’ bir alternatif oluşturmaya başladı.
İş bulmak, kültür ya da turizm gibi çeşitli amaçlarla yakın bölgeler arasındaki kısa vadeli ve tekrar eden sınır geçişlerini tanımlamak için kullanılan ‘döngüsel göç’ tipi (bkz. Erder, 2011:194) içinde kadınlar önemli bir yer tutuyor. Almanya’daki Polonyalı göçmen kadınlara referans veren Morokvasic (2004) ‘cinsiyetleştirilen’ bu göç tipinin klasik göçlerden farklı olduğunu çünkü kadınların döngüsel göçte ‘tüccar, bakıcı, temizlikçi ya da fahişeler olarak’ öncü rolü oynadığını vurguluyor. Nitekim özellikle Sovyetler’in dağılmasıyla Türkiye’ye yönelen benzer göç akımında da önce bavul ticareti ile uzun mesafeler kat ederek para kazanmaya çalışan göçmen kadınlar zamanla bakım ve temizlik gibi kendilerine talep olan işlerde çalışmaya başladılar. Son yirmi yılda geldikleri ülkeler çeşitlenirken yaptıkları işler de zenginleşti. Bugün lokanta mutfaklarında çalışan Türkmenistanlı bulaşıkçılardan, Kumkapı’da kafe işleten Azeri kadınlara, Merter, Osmanbey ve Laleli’deki tekstil ve çanta atölyelerinde her renkten ve milletten kadınlara, Levent-Etiler hattından Fenerbahçe’nin zengin mahallerine kadar Filipinli, Kenyalı, Ugandalı bakıcı kadınlara rastlamak mümkün. Göçün artık bu kadar görünür olduğu bir coğrafyada ağır işlerin yükünü omuzlarında taşıyan bu kadınların, kadın ve göçmen olarak maruz kaldıkları katmerli şiddeti görmemek ya da devlet-işveren ittifakıyla ezildikleri bu sistemi görmezden gelmek imkansızlaşıyor. Özellikle Türkiye’deki kadın düşmanı politikalara karşı mücadele verirken, göçmen kadınların deneyimlerini, yaşadıklarını bu sürece dahil etmezsek kadınlar olarak vermeye çalıştığımız mücadelemiz son derece eksik kalacak.

Yasalardan beslenen sömürü
Türkiye’deki göçmen kadınlar hem bakım ve temizlik gibi yerli kadınların bile yapmak istemediği ‘kadınlara uygun işlerde’ hem de seks endüstrisinde görünür bir şekilde çoğunluğu oluşturuyorlar. Başta temizlik olmak üzere, yatılı bebek, yaşlı ve engelli bakımı, el işinin gerekli olduğu çeşitli üretim atölyelerinde vasıfsız işçilik (örn. tekstilde ortacı) ya da Laleli, Osmanbey gibi tekstil merkezlerinde tezgahtarlık göçmen kadınların en yaygın yaptığı işlerden bazıları. Tüm bu işlerin ortak özellikleri ise vasıfsızlık, kayıtdışılık, düşük ücret, uzun ve yorucu iş saatleri ya da kısaca emre-amade çalışma düzeni. Genellikle çoğu ev işçisinin mustarip olduğu bu çalışma koşulları göçmenler için daha da ağırlaşıyor. Öncelikle kısıtlayıcı çalışma yasaları karşısında sigortalı bir işte çalışmaları neredeyse imkansız olan göçmenlere kayıtdışı işlerde çalışmak dışında çok fazla bir seçenek kalmıyor. Örneğin Çalışma Bakanlığı bir işyerinde ‘yabancı’ işçi istihdam etmek için en az 5 TC vatandaşının çalışmasını şart koşuyor ya da ev işleri, eğitim, turizm gibi stratejik olmayan birkaç sektör dışında göçmenlerin çalışması kısıtlanıyor. Öte yandan yurtdışından transfer edilen milyon dolarlık futbolcular ve yöneticiler ile bakıcı olarak çalışmak isteyen bir göçmen kadının çalışma izni neredeyse aynı prosedüre tabi tutuluyor. Ev işleri için sigortalı çalışmak mümkün olsa dahi uzun ve bürokratik işlemler işvereni yıldırıyor ya da basitçe kimse bunlarla uğraşmak istemiyor. Bu kısıtlayıcı yasalar ve bürokratik süreçler göçmenlerin sigortalı bir işe girmesini engellerken, ellerindeki kısa vadeli turist vizeleri bittiğinde herhangi bir yasal dayanakları yoksun yani ‘kağıtsız’* olarak buldukları ‘kayıtdışı’ işlerde tutunmaya çalışıyorlar. Bu kağıtsızlık ve kayıtdışılık hali işverenlere farklı bir cazibe sunuyor. Çünkü çoğu kişinin ‘kaçak’ diye adlandırdığı bu durum her an sınırdışı edilme korkusu ile göçmenlerin kendilerini haksızlıklara karşı savunmalarının önünde bir engel oluştururken, işveren için ise en kötü koşullara bile razı gelebilen ‘itaatkar’ bir işçi yaratıyor (Toksöz ve Ünlütürk-Ulutaş, 2012).
Ancak hemen hemen çoğu göçmenin zaten aşina olduğu ve maaşlarını alamamanın bile neredeyse ‘normal’ kabul edildiği bu kötü çalışma koşullarının daha da ötesi var… Cinsel taciz ve tecavüz de bu kağıtsızlık durumunun beraberinde getirdiği risklerin arasında yer alıyor. Sadece Türkçe bilmedikleri için değil ‘kağıtsızlıklarının’ yarattığı dilsizlik ve göçmen kadınlara yönelik ‘fahişe’ algısı, onları hem işverenin tacizi hem de sokaktaki erkek şiddetinin hedefi haline getiriyor. Öte yandan genelev dışında fuhuş yapan kadınları cezalandıran ancak erkekler için herhangi bir yaptırımın uygulanmadığı bu fuhuş sisteminde, göçmen kadınların bedeninin sömürülmesi adeta yasalar tarafından teşvik ediliyor. Nitekim toplum sağlığını ve ahlakını korumak adına sokak fuhşunu engelleme yetkisini elinde bulunduran polisin ‘yabancı’ bir kadını fuhuş yaptığı iddiası ile gözaltına alması ve sınırdışı etmesi adeta çocuk oyuncağı. Dil yetersizliği, bilgi eksikliği de çoğu göçmen kadını kolluk güçleri karşısında savunmazsızlaştırıyor.
Tüm bu istismarın, damgalamanın ve tacizin ortak dayanağı hiç şüphesiz göçmenleri ‘kağıtsızlık’ üzerinden kriminalize eden ve onları savunmasız bırakan yasalar ve önyargılar. Bir yandan kadına yönelik şiddetle ya da insan ticaretiyle ilgili imzalamadığı uluslararası sözleşme kalmayan Türkiye diğer yandan yerel yasaları ile göçmenleri ve özellikle de kadınları saldırıya, ayrımcılığa ve istismara karşı savunmasız bırakıyor. Sınırdışı edilme korkusu çoğu kadını çalıştıkları yerlere hapsediyor ve insanlık dışı muamelelere katlanmak zorunda bırakıyor. Son dönemde yapılan bir araştırma göçmen kadınlara dair fahişe algısının çok güçlü olduğunu ve nerede çalışırsa çalışsınlar cinsel tacizle karşılaştıklarını gösteriyor (Kalfa, 2008). Bu damgalama daha da ileri giderek bazı kadınları fuhuş yapmaya itebiliyor (Ibid). Nitekim araştırmalar ‘yasa dışı’ konumlarından dolayı ev işçisi göçmen kadınların sadece iş yerinde ciddi insan hakları ihlallerine değil aynı zamanda cinsel istismar amaçlı insan ticareti riskine karşı da savunmasız oldukları sonucuna varıyor (bkz. Ege, 2002). Toplumdaki devlet-destekli bu ayrımcılığın yarattığı ‘yasadışılık’ üzerinden şekillenen bu eşitsiz ilişkiler göçmenleri kolayca sömürmenin zeminini hazırlarken, göçmen kadınlara yönelik ‘fahişe’ damgası ise onları cinsel şiddete karşı daha kırılgan yapıyor.

Özetle, kendilerine ayrılan ‘pis işlere’ talip olan göçmen kadınlar Türkiye’nin sadece göç ve fuhuş yasalarından değil toplumun önyargılarından da olumsuz etkileniyorlar. Devlet destekli bu ayrımcılık göçmen kadınları kriminalize ederken onları her türlü istismara karşı da savunmasız hale getiriyor. Halbuki bir insanın vizesinin, oturma ya da çalışma izninin ve hatta kimliğinin olmaması onu ne ‘kaçak’ ne de ‘suçlu’ yapar. Bunlara ilaveten hele ki cinsiyetinden ötürü göçmen kadınların ayrımcılığa, tacize ve tecavüze uğraması ise hiçbir şekilde kabul edilemez, özellikle de bu ayrımcılık ve eşitsizlik yasalar tarafından teşvik ediliyorsa. O yüzden, toplumun çeşitli kesimlerinin ortak olduğu ve göçmen kadınların üzerinden yükselen bu sömürü mekanizmasının dayanaklarını ortadan kaldırmak için göçmenler ve özellikle de kadınları mağdur eden bu sistemi deşifre etmemiz, göçmen kadınlarla bir dayanışma örmemiz gerekiyor. Aksi halde, toplumun hemen her kesiminde istismara uğrayan göçmen kadınları görmezden gelerek, TC’nin ‘imtiyazlı’ vatandaşları olarak biz de bu sisteme ortak olmuş oluruz. Özellikle de feministler olarak, göçmen kadınların bedenleri üzerinde yükselen sömürüye karşı mücadele etmeden; evde, işyerinde, sokakta, karakolda uğradıkları haksızlıklara karşı hak arayışlarında onların yanında olmadan kadın kurtuluş mücadelesine dair attığımız her adım eksik kalacaktır.

*Ülkelerin kısıtlayıcı politikalarına referansla kullanılan ‘kağıtsız’ kavramı sadece vize değil, ülkeye giriş ve çıkış hakkı olmamasından oturma ve çalışma izinlerinin (kağıtlarının) olmamasını da ifade ediyor.

 

Referenslar:
Ege, G. (2002). Foreign domestic workers in Turkey: A new form of trafficking in Women? Gender and Women’s Studies Program. Ankara: ODTÜ. Yüksek Lisans Tezi.

Erder, S. (2011). Zor Ziyaret: Nataşa mı? Döviz getiren bavul mu? Eski Doğu Bloku ülkelerinden gelen kadınların emek piyasasına girişi. Sancar, S. ed. Birkaç Arpa Boyu: 21.Yüzyıla girerken Türkiye’de feminist çalışmalar, Prof. Dr. Nermin Abadan Unat’a Ağmağan. İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları. s.191-219.

Kalfa, A. (2008). Ex-Eastern European countries origin trafficking and women working in the sex sector. Ankara: Ankara Üniversitesi, Gender Studies. Yüksek lisans tezi.

Morokvasic, M. (2004). Settled in Mobility: Engendering Post-Wall Migration in Europe. Feminist Review. 77, 7-25.

Toksöz, G. ve Ünlütürk-Ulutaş, Ç. (2012). Is Migration Feminized? A Gender- and Ethnicity-Based Review of the Literature on Irregular Migration to Turkey. Paçacı-Elitok, S. and Straubhaar, T. eds. Turkey, Migration and the EU: Potentials, Challenges and Opportunities. Hamburg: Hamburg University Press. s.85-113.

Bu yazı Feminist Politika’nın 22. sayısında yer alan “Göçmenliğin kadın hali” dosyasında yayımlanmıştır.

 Çizim Serpil Odabaşı‘na aittir.

Yorumlara kapalıdır.