Sosyalist feminizm kurtuluş perspektifimizin neresinde duruyor?

Gülnur Acar Savran

Politik perspektifimizin, hayallerimizin, içinde yaşadığımız toplumsal ilişkilerin düzeltilmesine/düzenlenmesine hapsolduğu; zihinsel ve duygusal enerjimizin, kadınları maruz kaldıkları baskı, sömürü, şiddet karşısında biraz daha güçlendirmekle sınırlı olduğu bir dönem yaşıyoruz. Bunun ötesine uzanmaya, cinsiyet farklılığının toplumsal uzantıları olmadığı bir dünyayı ve daha da önemlisi böyle bir dünyaya bizi götürecek yolu tasavvur etmeye takatimiz yok gibi… Kadınların ailelerinden, kocalarından, babalarından görece bağımsızlaşabilmeleri, özgürleşmeleri, erkek şiddeti karşısında güçlenmeleri kuşkusuz feminist bir gelecek perspektifini ören ilmekler. Ama ne var ki, ufkunda kadınların kurtuluşuna yer olmayan bir özgürleşme ya da bağımsızlaşma politikasıyla kazanılan haklar, özgürlükler hep geriye alınabilir oluyor; kadınların bir bölümünü özgürleştirirken bir bölümünü şiddete, yoksulluğa daha açık hâle getirebiliyor.

Özerklik, bağımsızlık çoğu kez güvencesizlikle ve korunmasızlıkla ele ele gidiyor. Yoksulluğun kadınlaşması kadınların yoksullaşması, bir yanıyla, kadınların işgücü piyasasına katılımının arttığını ama bu katılım biçimlerinin, kadınların büyük bölümü için yaşam koşullarının yeni bir biçimde ağırlaşması anlamına geldiğini söylüyor bize. Kadınlar artık kendi adlarına dünyanın yoksulları. Bu özgürleşme yer yer çelişik bir nitelik taşıyor: Kadınlar özgürleşirken kadın-erkek eşitsizliği derinleşiyor; bir yandan aileden bağımsızlaşıp ücretli emeğe katılırlarken, öbür yandan düşük ücretleri, esnek, güvencesiz çalışma biçimleri onları tekrar kocalarına bağımlı hâle getirebiliyor. Ne var ki bu özgürleşme, aileden bağımsızlaşma, ne kadar çelişik ya da geriye alınabilir olsa da, kadınların kurtuluşları için verdikleri mücadelede onların daha güçlü, daha donanımlı olmalarını sağlıyor.

Özgürleşme/kurtuluş

Kurtuluş, bağımsızlaşma, özgürleşme, güçlenme kavramları sihirli maymuncuklar değil tabii ki. Ne de bir takım fetişler bunlar… Kimimizin “kurtuluş”tan anladığı şeyi kimimiz “özgürleşme” kavramıyla ifade ediyor olabilir. Ama önemli olan, feminist politikanın farklı düzlemleri olduğunu görmek ve bu düzlemler arasındaki bağlantıları tartışabilmek. Böyle olunca da şu sorudan başlamak anlamlı gibi geliyor bana: Feministler olarak hedefimiz nedir? Feminist ideoloji ve politikanın kadınların toplumsal konumunu nasıl bir doğrultuda değiştirmesini murat ediyoruz? En azından şunu söyleyebiliriz gibi geliyor bana: “bütün kadınların kendi bedenleri, emekleri, kimlikleri üzerinde söz sahibi olduğu; hiçbir kadının fiziksel ya da başka türlü şiddete maruz kalmadığı, hiçbir kadının emeğine el konmadığı; bütün kadınların cinselliklerini kendi seçtikleri kişilerle ve kendi seçtikleri biçimde yaşayabildiği, doğurdukları çocukları başkalarıyla paylaşım içinde ve özgürce büyüttüğü … bir dünyaya doğru.” Bu yanıtın işaret ettiği ayrıcalıklı ve belirleyici alanlar, emek, cinsellik/beden ve aile. Bu alanlarda bir altüst oluşa, çok köklü dönüşümlere ufkumuzu açmadan bütün kadınların kurtuluşunu tasavvur etmek pek mümkün değil gibi: Kadınların karşılıksız ev emeğinin ortadan kalkması, kadınların ve erkeklerin ev ve bakım işlerini gerek ev içinde gerekse de kamusal yapılarda paylaşması, bütün kadınların ve erkeklerin hem bakım işlerine hem toplumsal üretime katılması, cinsiyete göre bölünmüş toplumsal üretimin ortadan kalkması ve dolayısıyla kadınlar için ücretli/ücretsiz emek döngüsünün kırılması, biyolojik annelik yüceltmesinin ötesine geçilmesi, doğurganlığın ve erkek cinselliğinin tanımladığı cinselliğin ve heteroseksizmin aşılmasının bu dönüşümlerin başlıcaları olduğunu söyleyebiliriz herhalde.

Öyleyse, kadınların, eğitim, siyaset, çalışma ve hukuk alanlarındaki eşitlik ve özgürlük taleplerini nasıl konumlandırmak gerekir? Feminizm, kadınların ezildiği, sömürüldüğü, dışlandığı, ayırımcılığa, baskı ve şiddete maruz kaldığı her alanda verilecek bir mücadele olduğunu söyler bize. Ama bu mücadeleyi verirken asıl hedefimizin bir egemenlik sistemi olarak toplumsal cinsiyetin ortadan kalkması olduğunu unutmadan. Bunun anlamı, her talebimizde bu hedefin dolaysız bir biçimde içerilmesi değil, içinde yaşadığımız toplumsal ilişkilerden kaynaklanan, ayağı o toprağa basan taleplerimizin bu temel hedefin önünü kesmemesidir. Ya da şöyle söyleyebiliriz: Taleplerimiz doğal olarak bugünkü ihtiyaçlarımızdan kaynaklanır; ama bu ihtiyaçları doğuran toplumsal ilişkileri pekiştiren bir nitelik taşımamalarına özen göstermemiz kritik bir önem taşır. Söylediklerimi biraz daha somutlaştırabilmek için pozitif ayırımcılık anlayışını örnek olarak verebilirim. Pozitif ayırımcı önlemler gelecek toplum tasavvurunun bir parçası olarak değil, bunlara yol açan durum eşitliğe evrilinceye kadar geçerli olmaları tasarlanmış geçici önlemlerdir.  Örneğin son dönemde tartıştığımız, sosyal güvenlik düzenlemelerinde ve çalışma hayatında pozitif ayırımcılık, toplumsal cinsiyete göre yapılanmış ücretli emek/ücretsiz ev emeği ayırımını ve erkeklerin yaşam örüntülerine göre yapılanmış çalışma düzenini veri olarak alır. Bu hiyerarşiyi varsayar. Önerdiği önlemler, kadınların verili durumda ayakta kalmalarına, güçlendirilmelerine, “arayı kapatmalarına” yöneliktir. Dolayısıyla da ilk elde, durumun, hiyerarşinin kendisini dönüştürecek önlemler değildir bunlar. Bu noktada durulduğunda, kadınların ücretsiz ev emeği varlığını sürdürmeye devam eder ve ancak belirli sayıda kadının “erkek alanları”na girmeleri mümkün olur. Bu yüzden de taleplerin birbirini bütünleyici olmalarını gözetmek ve pozitif ayırımcılığın başka türden önlemlerle tamamlanmasına çalışmak önemlidir. Kadınların karşılıksız emeğinin sosyal güvencelerle tazmin edilmesi için ev kadınlarına sağlık güvencesi ve emeklilik hakkı, ücretli çalışan kadınlar içinse erken emeklilik ve cinsiyete dayalı yıpranma payı talep ettiğimizde, aslında kadınların ev kadınlığı ve annelik “rollerini” veri olarak alıyoruz demektir. Bunun böyle kalmaması için eşzamanlı olarak, kadınların istihdama katılmalarını kolaylaştıracak biçimde, “ailenin” bakım yükünü azaltacak, ucuz/bedava kreş, çocuk bakım merkezi ve bakım hizmeti satın almak için ödenek talep etmemiz gerekir. Ama bu da yetmez. Yine eşzamanlı olarak, erkekleri ev ve bakım işlerine çekecek talepler geliştirmek zorundayız: Erkekler için doğum izni ve yakınları hasta olduğunda ücretli izin, işgününün hem kadınlar hem erkekler için kısaltılması bu türden taleplerdir. Bu üç ayaktan biri eksik kaldığında, cinsiyetin toplumsal bir anlam taşımadığı toplum hedefimizin önünü tıkamış oluruz: Sadece kadınların istihdama katılımını kolaylaştıracak biçimde kreş, bakım hizmeti satın alacak ödenek vb. talep ettiğimizde, tam zamanlı ev kadınlarının karşılıksız emek harcamasında bir sorun yokmuşçasına, yine görünmezleştirmiş oluruz bu emeği. Sadece ev kadınlarının karşılıksız emeği için tazminat talep ettiğimizde bu emeği kalıcılaştırmış oluruz. Kendimizi sadece erkekleri ev ve bakım işlerine çekmeye yönelik politikalarla sınırladığımızda ise, kadınların bugün içinde bulundukları duruma duyarsız kalmış oluruz.

Kısacası, eşitleşme ve özgürleşme yolunda ileri sürdüğümüz taleplerin gelecek tasavvurumuzun dolaysız parçaları olması gerekmiyor, ama patriyarkaya ve erkek egemenliğine bütünlüklü bir bakışa dayanmaları gerekiyor. Aksi takdirde kendimizi cinsiyetsiz politikalar/farklılıkçı politikalar, soyut eşitlikçilik/farklılıkçılık ikilemlerinin iki kutbu arasında savrulur hâlde buluruz. Farklılıkçı/kimlikçi bir noktadan kadınların bugünkü konumlarını mutlaklaştırırken, soyut eşitlikçi bir noktadan ise bugünden geleceğe ulaşmanın somut adımlarının üzerinden atlamış oluruz.

(Tarihsel) maddeci bakış ve yeniden-üretim
Peki, kadınların kurtuluşu için gerçekleşmesi gereken dönüşümleri nereden yakalamak gerektiğini, bu dönüşümlerin ayrıcalıklı alanlarının emek, cinsellik/beden ve aile olduğunu bize söyleten ne? Kurtuluşumuzun yollarını buralarda aramak neden?

Kendi adıma bunun çok temel yöntemsel bir seçiş olduğunu söyleyebilirim. İnsanların toplumsal konumlarını, kimliklerini ve bilinçlerini esas olarak içinde bulundukları üretim ilişkilerinin, emek harcama biçimlerinin belirlediğine ilişkin maddeci bir yaklaşımın sonucu bu. Bütün toplumlarda insanlar hem ihtiyaçlarını karşılayacak şeyleri üretirler, hem de kendilerini ve insan soyunu üretir ve yeniden-üretirler. İçinde yaşadığımız modern/kapitalist patriyarkal  toplumda bu ikisi birbirinden ayrışmış durumda.  Bunlardan birisi, piyasaya yönelik olarak sürdürülen mal üretimi ya da toplumsal üretim; diğeri ise, genel olarak insan soyunun, daha özel olarak emekçi sınıflarda ise emekgücünün üretilmesine ve yeniden üretilmesine yönelik olarak sürdürülen özel üretim. Kadınların karşılıksız ev emeğinin esas alanı da burası.  Ya da başka türlü söyleyecek olursak, ev emeğine toplumun bütünü açısından baktığımızda, bu emeğin toplumsal anlamını ifade eden kavram yeniden-üretim. Bu kavram karşılıksız ev emeğinin toplumun bütünüyle bağlantısını kuruyor; karşılıksız ev emeğinin patriyarkal kapitalizmin örgütlenmesindeki kilit rolünü ortaya koyuyor: Kapitalizmde emekçi, kendi yeniden-üretimini sermayenin denetimi ve desteği dışında sürdüren “özgür” emekçi olduğu ölçüde, karşılıksız ev emeği kapitalizmin tarihsel önkoşullarından birisi. Ve hâlihazırda, bu düzenin, sınıflarıyla, ideolojisiyle, kaynakları kullanma biçimiyle yeniden-üretilmesinde çok önemli bir etken. Karşılıksız ev ve bakım emeği mülksüz (sermaye sahibi olmayan/emekgücünü satmak zorunda olan/ücret karşılığı çalışan) sınıflarda emekgücünü yeniden-üretirken, mülk sahibi sınıflarda soyun ve sınıfların yeniden-üretiminde belirleyici bir rol oynuyor. Başka bir deyişle, patriyarkal yeniden-üretim ilişkileri kapitalizmin gizli zemini ve onu yer yer daha örtük, yer yer de belirtik bir biçimde şekillendiren taban.

Kadınların harcadığı ev emeğinin karşılıksız emek olması, bu emeğe kocaları ve/ya da yakınları olan erkekler tarafından el konduğu anlamına geliyor. Bu el koyma bütün sınıflar için geçerli: Bütün sınıflarda erkekler tüketimleri için kadınlardan daha çok para harcıyor ve daha çok boş zamana sahip. Bunun da ötesinde, kadınların bu emeği sayesinde, daha iyi işlerde çalışıyor, politikaya, kültüre daha çok katılıyor, (sınıfına bağlı olarak) sermaye biriktiriyor. Kısacası, karşılıksız ev emeği harcıyor olmak, kadınların toplumsal/kamusal yaşamda basitçe erkeklerin gerisinde kalmaları anlamına gelmiyor. Bu el koyma, erkekleri kadınlar karşısında güçlendirirken, kadınları güçsüzleştiriyor.

İşte kapitalist patriyarkanın kritik yanı da kadınların karşılıksız emeğine erkekler tarafından el konması ve buna bağlı olarak istihdam alanında da bütün sınıflardan kadınların (sınıfına bağlı olarak) daha düşük ücretli, daha güvencesiz, daha az prestijli işlerde çalışmaları ve daha düşük konumlarda yer almaları. Patriyarkanın egemenleri olan erkekler kadınların emeğini hem özel alanda hem kamusal alanda denetliyor, özel alanda bu emeğe el koyuyor.

Kuşkusuz patriyarka, ya da daha özgül olarak kapitalist patriyarka kadınların emeğine el konmasından ibaret değil. Nitekim, kadınların bedenlerini emeklerinden tümüyle soyutlamanın çok kolay olmadığını fuhuş bize çok iyi anlatıyor. Ama bunun da ötesinde, kadınların cinselliklerinin erkekler tarafından denetlenmesi ve erkek cinselliğince şekillendirilmesi, yine doğurganlıklarının erkeklerce denetlenmesi, kadınların emeklerinin onları bağımlı kıldığı tek eşli heteroseksist aile yapısına işaret ediyor. Aileye bağımlı kılınan kadınların ne tür şiddet biçimlerine maruz kaldıkları ise hepimizin çok iyi bildiği bir şey. Doğurganlıkla cinselliğin, kadın ya da erkek olmakla kiminle sevişmemiz gerektiğinin böylesine iç içe geçmesi kuşkusuz “modern” çekirdek aileyle bağlantılı değil. Heteroseksizm tarih boyunca patriyarkanın temel payandalarından birini oluşturmuş. Ama bugün, içinde yaşadığımız toplumlarda, kadınların, bedenlerinin ve cinselliklerinin aile dışında da denetlenmesinde tek eşli heteroseksist evliliğin kritik önemini gösteren örneklerden sadece birini anacak olursak: Fuhuş bugün esas olarak aile ve evlilikle karşıtlığı içinde ve ona bağlı olarak kurulan bir şey. Fuhuştan “yararlanan” erkeklerin çoğu evli değil midir?

Yukarıda patriyarkal kapitalizmden ve kapitalist patriyarkadan söz ettim. Bu kavramlar iki tartışmayı gündeme getiriyor: Birincisi, kapitalizmin dinamikleriyle patriyarkanın dinamiklerinin birbirinden tümüyle soyutlanarak anlaşılamayacağını, birbiriyle çelişmediğini, birbirini yeniden-ürettiğini varsayıyor bu kavramlar. İkincisi, o zaman neden milliyetçi, militarist, ırkçı, heteroseksist, patriyarkal kapitalizm değil de, sadece patriyarkal kapitalizm?

Yeniden-üretimle bağlantılı olarak söylediklerimin ima ettiği gibi, patriyarka tarih boyunca şekil değiştirerek, farklı üretim tarzlarıyla eklemlenerek var olagelmiş. Patriyarkanın, temelinde başlıbaşına, apayrı bir üretim tarzı yatan bir sistem değil de, sınıf dinamikleri ve onların çerçevesini oluşturan üretim tarzlarıyla bağlantılı bir sistem olarak ele alınması, onun gücünden, öneminden, ağırlığından bir şey eksiltmez. Tersine erkek egemenliğinin, tarihteki bütün sınıf egemenliklerinden daha dirençli ve sürekli olduğunu, kadın emeğine tarih boyunca bütün üretim tarzlarında erkekler tarafından el konduğunu gösterir. Ancak, bugünkü özgül anlamıyla ev emeğinin kapitalizmle birlikte şekillendiğini görmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Aksi takdirde bu emeğin tahlili giderek soyutlaşır, tarih-dışılaşır. Böylesine genişleyen, genelleşen bir kavram ise açıklayıcı olmaktan çıkar. Ev emeğinin tarihsel özgüllüğünü kabul ettiğimizde, onun kendi içindeki somut farklılıkları kavramak da kolaylaşır. Ev emeğini böyle somutlaştırdığımızda, en azından ev dışında ücret karşılığı ya da kendi işinde çalışan kadınların emeğine el konmasıyla, tam zamanlı ev kadınlarının emeğine el konması arasındaki farkı da görebiliriz. Yukarıda, altbaşlıkta kullandığım “(tarihsel) maddeci” deyiminin varlık nedeni ev emeğini bu tarihselleştirme ve somutlaştırma kaygısı.

Bunun bir uzantısı da, kocaları tarafından emeklerine el konan kadınların başlıbaşına, ayrı bir sınıf oluşturmadıklarını savunmak. Doğrudur, ev kadınlarının sınıf aidiyetlerini kocalarının sınıfına göre belirlemekte bir sorun vardır: Özellikle burjuva erkeklerin karılarının kocalarından boşandığında sınıf değiştirdikleri sık sık görülen bir şeydir. Ama harcadıkları karşılıksız emeğin emekgücünü mü, insan soyunu ve burjuva ilişkilerini/ideolojisini mi yeniden ürettiğine ve kocaları tarafından emeklerinin tümüne mi, bir bölümüne mi el konduğuna bağlı olarak, kadınların kendi aralarında da önemli bölünmeler vardır. Bu yüzden, kadınların sınıf aidiyetini düşünürken iki ayrı sınıf sistemi  yerine Althusser’in “üst-belirlenme” kavramının yararlı olabileceğinin düşünüyorum: Kadınlar açısından sınıf çelişkisi toplumsal cinsiyet çelişkisi tarafından üst-belirlenir; kadınların sınıf aidiyeti basit bir sınıf aidiyetinin ötesinde bir karmaşıklık taşır.

İkinci tartışmaya gelecek olursak: Patriyarkal kapitalizm kavramı bir soruyu çağırıyor. Gerçekten de günümüzde karşı karşıya kaldığımız baskı ve egemenlik biçimleri sadece bu ikisinden ibaret olmadığına göre, kapitalizmin önüne sadece patriyarkal nitelendirmesini getirmek ne kadar tutarlı? O zaman toplumun birbiriyle eklemlenmiş daha çok sayıda alt sistemlerden oluştuğunu söyleyemez miyiz? Ben böyle bir “dizi”den söz edemeyeceğimiz, bu baskı ve egemenlik biçimlerinin tümünün aynı düzlemde yer almadığı kanısındayım. Bana kalırsa, günümüzde toplumları şekillendiren iki temel kurucu sistem var ve bunlar patriyarka ile kapitalizm. Irkçılık, milliyetçilik ve militarizmin, kapitalist üretim tarzıyla bağlantılı, bir ölçüde türev baskı biçimleri olduğunu düşünüyorum. Milliyetçilik ve militarizm daha özgül olarak ulus-devletin türevleriyken, ırkçılık biçim değiştirerek kapitalizmin tarihiyle örülmüş bir baskı biçimi. Heteroseksizm ise, patriyarkanın en önemli türevlerinden ve dayanaklarından birisi. Bunlar içinden patriyarka ve kapitalizme toplumun temel kurucu sistemleri olarak “ayrıcalıklı” bir konum atfetmek, diğer baskı biçimlerini küçümsemek anlamına gelmez; ama toplumları anlamaya ve tahlil etmeye çalışırken bu baskı biçimleri arasında bir sıra düzeni kurmak anlamına gelir.

“Kurtuluşçu” bir feminizm anti-kapitalist olmak zorunda

Kapitalizm tarihsel bir kuruluş olarak başından beri patriyarkal olmasına rağmen, kapitalizmin tarihindeki somut gelişmeler bağlamında patriyarka ile kapitalizm yer yer çelişebilir. Örneğin sosyal devletin gelişkin olduğu dönemde ve ülkelerde, kadınlar toplumsal kaynaklardan daha çok pay alabiliyorlardı; çocuk, yaşlı ve hasta bakımında kadınların karşılıksız emeğinden sosyal hizmetlere doğru bir kayış vardı; kadınlar formel işgücüne daha çok katılmaya başlamışlardı. Bütün bunlar kadınların karşılıksız ev ve bakım hizmetlerinden, yani kocalarından görece bağımsızlaşmaları, özgürleşmeleri demekti. Bu da kapitalizmin patriyarkayı yer yer aşındırdığı anlamına geliyordu. Aynı biçimde, bakım işlerinin ve ev işlerinin metalaşması, yiyecek, giyecek, mutfak sanayi ve teknolojisinin gelişimi de en azından ücreti bunu karşılamaya yeten kadınlar için göreli bir özgürleşme sağlıyordu. Ama bunun kapitalizm ile patriyarka arasında yapısal bir çelişkiye işaret etmediği, söz konusu eğilimin tersine dönmesiyle bir süre sonra açıkça ortaya çıktı.

Günümüzde patriyarka ile kapitalizmin işbirliğinin somut tezahürleri, tekil görünümleri çok daha fazla. Artık dünya ölçeğinde kapitalizmin patriyarkal olmayan bir kertesine rastlamak çok daha güç. Kapitalizm, önündeki yeni açılımları büyük bir bölümüyle patriyarkanın ona sunduğu olanaklarla, yani patriyarkal kapitalizm olduğu ölçüde oluşturuyor. Daha da önemlisi, patriyarkayı kullanırken, onun kendisine sunduğu bu olanaklardan yararlanırken erkek egemenliğini yeniden-üretiyor. Bu söylediğim doğruysa, o zaman kadınların kurutuluşu mücadelesinde yalnızca “ilk neden”e –patriyarkaya- karşı çıkmak yetmez; kadınların kurtuluşu için, onu yeniden-üreten kapitalizme de karşı çıkmak gerekir.

Öyleyse, küreselleşme ya da neoliberalizm evresinde kapitalizmin patriyarkadan yararlanırken onu nasıl yeniden-ürettiğine bazı somut örnekler üzerinden bakalım. Her şeyden önce, hep bildiğimiz gibi, sosyal devletin ve sosyal hizmetlerin çökertilmesi, kadınları çeşitli açılardan aileye bağımlı kılıyor, onların karşılıksız ev emeğini artırıyor. Kadınların ağırlıklı olarak istihdam edildiği bakım kurumlarının özelleştirilmesiyle birlikte kadınlar işsiz kalırken, bir yandan da çocukların, yaşlıların, hastaların bakımında onlara düşen pay katlanarak artıyor. Bunun yanı sıra, SSGSS yasasında da gördüğümüz üzere, bütün dünyada, erken emeklilik gibi, kadınlara tanınan ve karşılıksız emeklerinin tazminatı olarak toplumun onlara borcu olan kimi sosyal haklar geri çekiliyor. Kadınların aileye, kocaya, babaya, bağımlılıkları artıyor.

Bunun yanı sıra, patriyarkanın en zayıflar gibi göründüğü yerde, Batı’da meslek sahibi kadınların çalışma yaşamlarında da, kadın erkek eşitsizliği yeniden-üretiliyor: İşgücü piyasasının cinsiyete dayalı yapılanmasının/bölünmüşlüğünün olduğu gibi devam etmesi ve kadın emeğinin bu düzeyde de giderek esnekleştirilmesi, kadınlarla erkekler arasındaki (ücret düzeyleri, çalışma biçimleri, iş sözleşmeleri, iş saatleri açısından) derin uçurumun yeni biçimler altında sürmesine yol açıyor. Çalışma yaşamının cinsiyetçi yapısı kadınlarla erkekler arasında yeni eşitsizlik biçimlerine yol açıyor.

Ayrıca, üretimin kuralsızlaşması ve esnekleşmesiyle, yarım zamanlı, güvencesiz işlerin yaygınlaşmasıyla ücretli kadın emeği eğretileşiyor ve patriyarkal baskıya daha açık hâle geliyor. Ev-eksenli üretim, çağrı üzerine ya da geçici/kısa süreli sözleşmelerle vb sürdürülen esnek üretim ve kadınların akrabalık/mahalle ilişkileri dolayımıyla katıldıkları enformel üretim biçimleri patriyarka ile kapitalizmin birbirini nasıl beslediğinin çeşitli örnekleri. Kadınlar patriyarkal baskı altında oldukları için, emekleri, bedenleri ve kimlikleri kocalarının/babalarının denetiminde olduğu için bu tür işlere razı ediliyorlar. Bu ücretli işlere katılmak ise, onları aileye bağımlılıktan kurtarmıyor. Güvencesiz, parça başı/düşük ücretli; ev, aile, akrabalık, mahalle denetiminin sürdüğü bu işlerin kadınları özgürleştirdiğini söylemek çok güç. Hizmet sektörünün en alt basamakları türünden işlerde ise bu özgürleşmenin bedellerinin çok ağır olduğunu söylemek gerekiyor.

Kapitalizmin kadın emeğinin yapısal özgüllüğünden, yani ücretli emek/ücretsiz emek kıskacına sıkıştırılmışlığından yararlandığı bir başka durum serbest bölgeler. Kuralsızlaşmanın kaleleri olan bu bölgelerde, kadınlar bu kez de doğrudan kocalarının değilse de patronlarının onları kadın olarak baskı altında tutmalarıyla yüzleşmek zorunda kalıyorlar. Burada aileden bir ölçüde özgürleşmek söz konusu olsa bile, bu özgürleşmenin çelişik niteliği çok açık: Kadınlar özgürleşirken bir yandan da kötü çalışma koşulları, düşük ücret, güvencesizlik gibi koşullarla karşı karşıya kalıyor; bu kez yoksulluğa, bir başka şiddete, sert yaşam koşullarına teslim oluyorlar.

Yine bir başka örnek ise dış göçler. Neoliberal kapitalizmin yol açtığı, yasadışı ve ucuz emekgücünün dünyaya yayılması olgusu yine kadınların ağırlıkta olduğu bir süreç. Kadın göçünün bir ayağını uluslararası fuhuş ağları oluşturuyorsa, diğer ayağını da, bir yanıyla yine kadınların bedenlerine ve cinselliklerine dolaysız el konmasına dayanan bakıcılık/ev işçiliği sektörü oluşturuyor. Bildiğimiz gibi, ev ve bakım işlerinde istihdam edilen, özellikle de “kâğıtsız”, illegal çalışanlarla açıktan fuhuş sektöründe istihdam edilen kadınlar arasında bir geçişlilik var. Göç veren devletin döviz açıklarını kapatmak için, göç alan devletin ise sosyal güvenlik masraflarını üstlenmeyerek yararlandığı bu illegal emek havuzunu böyle tutmaya özel çaba gösteriyor devletler: Emperyalist ülkelerdeki ırkçı göçmen yasaları, kadın emeğinin bu biçimde eğreti, güvencesiz koşullarda istihdamını sürdürülmesini sağlıyor. Bu koşullarda çalışan kadınlar bir yandan evde kalan ailelerini beslemeye devam ederken bir yandan da erkek şiddetinin en çıplak biçimlerine maruz kalıyorlar. Yine bu kadınların ailelerinden özgürleşmeleri, onların kendilerini güvensiz, güvencesiz, şiddetle örülü bir yaşamın içinde bulmaları anlamına geliyor.

Öte yandan, kapitalizm giderek derinleşen yoksulluk karşısında sürdürelibilirliğini sağlamak için, kadınları yoksullukla mücadelenin baş aktörleri olarak tayin etmeye başladı. Kadınlara yönelik mikro krediler ve çeşitli yardımlar bunun bir örneği. Bu krediler kadınlara veriliyor çünkü kadınlar daha “disiplinli, çalışkan ve uysal, borçlarına daha sadık”. Böylece ailenin bakımının yanı sıra geçiminden de sorumlu kılınan kadınların iş yükü katlanıyor. Mikro kredi süreçlerinin kadınları özgürleştirip/özgürleştirmediği konusunda koskoca bir yazın gelişti. Çıkan sonuç, bu kadınların emekgücünün evet metalaştığı, çocuklarının eğitimi/giyimi/beslenmesi açısından evet bir yarar sağlandığı, ama bütün bunlar olurken kadınların hem karşılıksız, hem “karşılığı ödenen” çalışma yükü altında ezildiği: Mikro kredi anlaşmalarının kadınları ne kadar yoğun ve ağır bir çalışma düzenine mahkûm ettiği bu konudaki çalışmaların vardığı ortak sonuç.

Ve “Güney” ya da “üçüncü dünya” ülkelerinde tarım çökertiliyor. Tarım sektörü giderek küçülürken kentlere yığılan kadınlar ya enformel işlere giriyorlar ya da tam zamanlı ev kadını oluyorlar. Her iki durumda da bu kadınları nelerin beklediği açık: Ya güvencesiz, son derece düşük ücretli işler yüzünden aileden bağımsızlaşamamak, ya tam zamanlı ev kadınları olarak kocaya bağımlılık…

Aynen tarımın çökertilmesi gibi, bizim topraklardan bir başka örnek ise, patriyarkanın dini muhafazakârlık yüzüyle kapitalizmin işbirliğinin kadınları anneliğe, kocalarının karılığını yapmaya çağırması. Hiç bağdaşmayacağını düşünebileceğimiz, farklı felsefi kaynaklardan beslenen iki ideoloji bir araya gelerek, kadınlar için sosyal güvenliğin bireyselleştiği (dolayısıyla kadınların babalarına ve kocalarına bağımlı kılındığı) ve ahlâkın başköşeye yerleştirildiği, işsizliğin kol gezdiği, en az üç çocuklu bir dünya tasarlıyor. Yeni-muhafazakârlık kadınları bir kez daha aileye, yani şiddete, tecavüze, öldürülmeye mahkûm ediyor.

Bütün bunlar şunu söylüyor bize: Birincisi, kadınlar için ücretli emeğe katılmak her zaman aileden bağımsızlaşmak anlamına gelmiyor. İkincisi, patriyarkanın kapitalizmle tarihsel olarak eklemlenişinde kritik nokta kadınların karşılıksız ev ve bakım emeği, yani yeniden-üretim için yapılan üretim olsa da,  bu şekilde oluşmuş olan tarihsel bütün –patriyarkal kapitalizm- içinde, kadınlar kamusal alanda, çalışma dünyasında da erkek egemenliğiyle karşı karşıyalar. Bu baskı ve egemenliğin biçimi dönem dönem değişebilir ; daha ince ya da daha kaba görünümlere bürünebilir. Bugün bunun çıplak biçimlerinin katlanarak arttığı bir dönemdeyiz. Bugün kadınların kurtuluşu için mücadelenin anti-kapitalizmi de içermesi gerektiği, kanımca daha da bariz. Çünkü kadınlar üzerindeki patriyarkal baskı ve egemenlik giderek daha çok kapitalizm tarafından dolayımlanıyor ve kapitalizm patriyarkadan yararlandığı ölçüde, bazen yeni biçimler altında da olsa onu yeniden-üretiyor.

Neden sosyalist-feminizm?

Bu noktaya kadar, kadınların çok büyük bir bölümünün çıkarlarının/ihtiyaçlarının neden anti-kapitalist bir feminizmi gerektirdiğine ilişkin bir şeyler söylemeye çalıştım. Bunun, orta ve üst düzey meslek sahibi kadınlar da dâhil olmak üzere, kendisi sermaye sahibi olmayan bütün kadınlar için uzun vadede geçerli olduğu kanısındayım. Patriyarkal kapitalizmde yeniden-üretim alanı ve yeniden-üretim ilişkileri kadınların karşılıksız emeği üzerinden örgütlendiği için; ve bu, emeklerine erkekler tarafından el konmasının ötesinde, kadınların her alanda erkekler karşısında güçsüzleşmesi, kapitalizmin cinsiyetçi temeller üzerinde örgütlenmesi anlamına geldiği için böyle düşünüyorum.

Ancak kadınların kurtuluşu için sadece anti-kapitalist olmanın yetmediği bir nokta var. Feminizmi salt bir direniş hareketi olmaktan çıkarıp, bir politik alternatif olarak kurmak için bir gelecek perspektifine sahip olmanın gerektiğine inanıyorum. Bu, feminizmi güçlendirmek, onun sadece bir isyan, bir “muhalif hareket”ten öte bir gelecek tasavvuru olması anlamına gelecektir.

Peki,  feminizm kendi gelecek tasavvurunu kuramaz mı? Başka bir ideolojiye neden ihtiyacı olsun? Kuşkusuz kurabilir. O zaman, bir (tarihsel) maddeci olarak, böyle bir tasavvuru kurmanın ilk adımının, toplumsal kaynakların nasıl paylaşılacağı ve yeniden-üretimin nasıl örgütleneceğini belirlemek olduğunu söylemeliyim. İlkin, yeniden-üretimin, kadınların karşılıksız emeği ile değil de kadınların ve erkeklerin emekleriyle, toplumsal, komünal çeşitli biçimlerde sağlandığı bir toplum olmalı bu. Yine bu toplum, kadınların doğurganlıklarını, bedenlerini, cinselliklerini onların özgür tasarruflarına bırakmalı; kadınların ve erkeklerin seviştikleri insanların cinsiyetlerini belirleme hakkını kendinde bulmamalı. Öte yandan, çalışma yaşamının cinsiyete göre bölünmediği, ihtiyaçları başkaları tarafından karşılanan özerk erkek bireylere göre örgütlenmediği; kadın-erkek herkesin hem şeylerin üretimine hem insanların üretimi ve yeniden-üretimine katıldığı bir toplum olmalı bu. Bunların mümkün olması içinse, kaçınılmaz olarak, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ortadan kalkmış olmalı; kaynakların piyasanın dinamiklerine ve kâr esasına göre değil, iradi olarak, özgürce, insanların ihtiyaçlarına göre paylaşıldığı bir örgütlenme sağlanmalı; siyasal örgütlenme, o güne kadar ezilmiş bütün toplumsal grupların kendi ihtiyaçlarını özgürce belirleyip, bunların karşılanmasında söz sahibi olmalarına olanak tanımalı. Bu ilkeler demeti bana benim anladığım anlamda sosyalist bir toplumu anlatıyor. “Kurtuluşçu” bir feminizmin temel ilkeleriyle çelişmediği sürece ve şayet sınıfların ve hiyerarşik bir yapı olarak toplumsal cinsiyetin ortadan kalkmış olduğu böyle bir toplumu kadın-erkek herkes için istiyorsak, bu tasavvuru sosyalist olarak adlandırmanın ne sakıncası olabilir? Ya da adı farklı olan böyle bir toplum tasavvuru var mı?

Kuşkusuz bugünün feminist politikasından gelecek tasavvuruna böyle bir sıçrama yapmak mümkün değil: Günümüzün politika pratiğiyle gelecek arasında köprüler kurmak gerekiyor. Özgürleşme/kurtuluş ilişkisine dair söylediklerime ek olarak şunları söyleyebilirim: O güne kadar ezilmiş bir toplumsal grup olan kadınların, toplumun kaynak dağılımında ve başka “büyük” kararlarında toplumsal bir özne olarak söz sahibi olabilmesi için, kadınların feminist politika içinde ve feminist politika dolayımıyla bugünden kendilerini bir toplumsal özne olarak kurmaları çok önemli. Bununla neyi kast ediyorum?

Hep bildiğimiz gibi kadınlar patriyarka karşısında ortak bir ezilmişliği paylaşırlar. Ancak evli ya da bekâr, anne ya da çocuksuz, ev kadını ya da ev dışında çalışan kadın, “aile kadını” ya da fahişe … olduklarına göre ve sınıfları, milliyetleri, etnik grupları, yaşları, cinsel yönelimleri, ırkları … temelinde farklı kadınlık halleri yaşarlar ve bölünmüştürler. Günlük yaşamları onların siyasal önceliklerini ve tercihlerini farklılaştırır. Bana kalırsa feminist politikanın özü, bu farklı konumlar arasında köprüler kurarak, fahişe kadınla “aile kadını”nın, Türk kadınla Kürt kadının, meslek sahibi kadınla ev eksenli çalışan kadının, işçi kadınla tam zamanlı ev kadınının … ihtiyaçlarını politik düzlemde mümkün olduğunca ortak çıkarlar olarak kurmaktır. Bunun yolu, bu karşılıklı konumların birbirini pekiştirerek erkek egemenliğini nasıl beslediğini ortaya koymaktır. Örneğin fuhuş konusunda savunacağımız politikalar, gerçekten feminist bir bakışla yapıldığında okları erkeklere çevirerek ev kadınlarıyla fahişelerin ortak sözünü mümkün kılabilir; sosyal güvenlik konusunda karşılıksız ev emeğinden hareketle formüle edilecek talepler, ev kadınları, işçi kadınlar ve üst düzey meslek sahibi kadınlar arasında ortak çıkarlar kurmamızı sağlayabilir. Bunun ön koşulu, hiçbir kadının kurtulmuş olmadığını ve hiçbir kadınlık durumunun diğerinden daha değerli, ayrıcalıklı olmadığını görmemizi sağlayan feminist bilinçtir. Benim anladığım kadarıyla kadın dayanışması da zaten böyle bir şeydir. Bu ortak çıkarlar oluşturulduğu ölçüde kadınların feminist politika dolayımıyla bir toplumsal özne olarak kuruluşundan söz edebiliriz.

Bu çerçeve içinde, benim anladığım anlamıyla sosyalist feminizmin asıl amacı, kadınlar arasındaki bölünmeleri derinleştirici değil dayanışmacı politikalar oluşturabilmektir. İçinde yaşadığımız dönemde, neoliberal politikaların farklı katmanlardan kadınlar arasındaki bölünmeleri arttırdığı, kadınları çalışanlar olarak kendi adlarına karşı karşıya getirdiği, örneğin düşük ücretli, güvencesiz çalışan hizmet sektörü emekçileriyle üst düzey hizmet çalışanlarının kısa vadeli çıkarlarının yer yer çatışmasına yol açtığı söylenebilir. Böyle bir durumda, örneğin esnek, güvencesiz, eğreti çalışan kadınlara sosyal haklar sağlanması formel sektörde çalışan kadınların vergileriyle mümkün olacaksa, bu dayanışmayı feminist politika temelinde savunmamız gerekir. Keza AB politikaları az sayıda kadının görece yüksek düzey işlerde çalışmasını mümkün kılacak, buna karşılık çok sayıda kadının işsiz kalmasına yol açacaksa, bu kadınların işsiz kalmamaları için diğerlerinden dayanışma talep etmemiz, ya da işsiz kalacak olanları savunmamız gerekir. Kısacası, gelir ve konum açısından bir yeniden bölüşümü amaçlamak, ama bunu mümkün olduğunca “fedakârlık” beklediğimiz kadınlarla birlikte yapmanın yollarını aramak… Sosyalist feminizmi, bunun ötesinde, özel olarak dar anlamda işçi kadınlarla birlikte örgütlenmek, ya da herhangi bir kadın grubuna öncelik tanımak olarak anlamıyorum. Kadınlarla patriyarkaya karşı çıktıkları her alanda, isyan ettikleri her durumda dayanışma kurmak, hiç kuşkusuz feminist politikanın olmazsa olmazı.

Kurtuluşumuz ancak birlikte olacaksa, bence bunun yollarını bugünden aramaya başlamalıyız.
*        2008 tarihli bu yazı daha önce yayınlanmadı.    

Yorumlara kapalıdır.