“Parçaların Ötesinde”: Ben bir sosyalist feministim. Aynı zamanda radikal feminist de olabilir miyim?

sfCYNTHIA COCKBURN – 17 Mayıs 2013 (Çeviri: Tuğba Özcan, Çiğdem G.D.)


Yeniden basılan Beyond The Fragments* kitabının yazarları, solun bölünmüşlüğüne çare arayışlarına feminist bir yaklaşım getiriyorlar. Sermayenin kadın sömürüsünü kuvvetle vurguluyorlar. Peki, ataerkilliğe itirazları yok mu?

İlk kez 1979’da yayınlanan Beyond The Fragments (BTF), solu parçalayan gerilimlerin çözümü sorununa feminist bir yaklaşım geliştiren; sol görüşlere sahip çeşitli parti, eğilim, grup ve bağımsızları üretken bir diyalog ve birliğe teşvik eden ikonik bir kitap oldu. Şimdi ise Merlin Press, kitabın güncel şartlara uyarlanmış yeni basımını yaptı. 3 Mayıs’ta BTF yenilenmiş hali ile, bölünmüş solu bir araya getirmek için feminist düsturlarının 2013’te neden hala geçerli olduğunu kitabın haklı saygınlığa sahip yazarları Sheila Rowbotham, Lynne Segal ve Hilary Wainwright’tan dinleme olanağına eriştiğimiz kalabalık bir toplantıda tanıtıldı.

 

Kitabın geçerliliği şüphe götürmez. İlk yayımlanmasından bu yana geçen 34 yıl içerisinde; Margaret Thatcher Downing Street’e** adım attı; neo-liberal serbest piyasa kapitalizmi küresel bir dalga halinde yükseldi ve batan bankalar, kemer sıkma politikaları ve yükselen işsizlik ile seyreden son yıllardaki krizinde, tutarlı bir sosyalist alternatif her zamankinden daha da gerekli – ve daha zor kurgulanabilir – bir hale geldi… İşte bu nedenle konuşmalarını dinlemeye bu kadar fazla kişi gelip, indirimli ve imzalı kitaplarını aldılar. Ve bu nedenle Sheila, Lynne ve Hilary’nin ekledikleri orijinal kitaba giriş niteliğindeki yeni bölümleri memnuniyetle karşılıyoruz.

BTF sosyalist feminizm için paradigmatik olmuştur. Yeni kitabın eskisi ile aynı olan alt başlığı Feminism and the making of socialism (Feminizm ve Sosyalizmin Oluşturulması) şeklinde. Ancak, kendimi hem sosyalist feminist hem de radikal feminist olarak tanımlayıp, herhangi birinden vazgeçmeyi kabul etmiyorken bu proje beni biraz parçalanmış ve kendi halime terk edilmiş bırakıyor. Yazarları, sosyalizm kavramı bünyesindeki zengin çeşitliliğe kucak açarken , feminizm için ise sadece güçsüzleştirilmiş bir örneği öne çıkarıyorlar. Ne yazık ki, sol içindeki bölünmeleri iyileştirme gibi önemli bir girişimde bulunurlarken, antikapitalist ve aynı zamanda anti patriyarkal olan feministleri marjinalleştirmeleri ihtimali söz konusu.

Kitabın her iki basımında da ilk ve en önemli vurgu, feminist örgütlenme biçiminin bir beceri olarak sol hareketlere aktarılması üzerine. Kitabın ilk baskısında aktarıldığı üzere; kadın hareketinin icat ettiği bilinç yükseltme gruplarında kadınlar kendi deneyimlerini paylaşıp, bu deneyimlerden öğrenip, politikalarını bu deneyimler üzerine inşa ettiler. Liderlik olmaksızın, eşitlikle ve karşılıklı saygıyla, yatay olarak örgütlendik. Hiç bir dogma, “hat” veya öncü beklentisi/iddiası yoktu. İstediğimiz dünyayı önceleyen, bu dünyayı oluşturmak için seçtiğimiz araçların istediğimiz dünyayı görülebilir kıldığı bir mücadeleydi bizimkisi. Geçmişte baskıda olduğu gibi yenisinde de yazarların değerli hedefi; feminist metodolojiyi sol içerisine taşımak, böylece “solun organize olma yöntemlerine etki ederek, katılan herkesi yaratıcılığa cesaretlendiren forumlar ile hem özerklik hem de birliğin geliştirilmesini sağlamak”tır.

Buraya kadar her şey yolunda. BTF’nin ikinci ve aynı derecede önemli amacı, kadınların sorunlarını solun gündemine dahil etmektir. Fakat ele alınanlar; kadınların düşük ve eşitsiz ücretlendirilmesi, karşılıksız ev emeği, tüketiciler olarak güdümlenişleri, devlet hizmetlerinin müşterileri olarak konumlandırılmaları; üretimin kapitalist biçiminden doğan sömürü ve baskılar olarak çerçevelenebilecek, nerdeyse hepsi ekonomik sorunlar. Kadınların hayatlarındaki anne, kız çocuğu, eş, kız kardeş ve erkeklere evsel ve cinsel hizmet verenler olarak yaşadıkları sorunlar, neredeyse hiç konu edilmemiş. ‘Kadına yönelik şiddet’ diğer bahsedilen sorunlarla aynı şekilde kapitalist ilişkilerden doğuyormuş gibi; nadiren ve üstelik ekonomik sorunların arasında anılmış. Bahsedilen şiddetin erkek şiddeti olduğu, erkeklerin kadınları bir cins olarak sistemik kontrol altına almalarının ciddi bir yöntemi olduğu biraz olsun açıklanmamış. Egemenlik kurmanın en önemli ve en eski toplumsal yapısı olarak patriyarkaya pek nadir atıfta bulunulmuş; tanıtımdaki tartışmalarda da bahsi pek az geçti.

1988’de yazdığım, BFT’nin 1979 baskısı ve üç yazarın bu zaman aralığında çıkan diğer çalışmalar üzerine makalemde; örneklerle açıkladıkları sosyalist feminizmin fazlasıyla “kendini kültürel olarak baskılayan indirgenmiş bir feminizm; sol ile anlaşmasını solun kendi –‘farklılık’, beden politikaları, cinsiyet ve hisleri dışlayan- referans ifadeleri ile yapmayı kabul eden bir feminizm” idi. Kadınlar sosyalizm alanına kendilerini silahsızlandırarak, feminist eleştirilerinin en kuvvetli parçalarını gönüllüce kapıda bırakarak giriyorlar gibime geliyordu. Kitabın yeniden basımı, değişiklik olmadığını gösteriyor.

BTF-1 ilk yayınlandığında, ben de Shelia, Lynne ve Hilary gibi feminist, sendikal ve sol toplumsal mücadeleler içerisindeydim. Ancak çalışmalarıma feminist araştırmacı ve barış hareketleri aktivisti olarak devam ettim. Militarizmi incelemek beni, kaçınılmaz bir şekilde, sınıf ve ırka dayalı güç ilişkilerinin toplumsal cinsiyete dayalı ataerkil güç ilişkileri ile ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiş olduğunu daha açık algılamaya götürmüştü.

Çok farklı savaş bölgelerinde birlikte çalıştığım antimilitarist feministlerden bütüncül feminizmi öğrendim. İçinde bulundukarı durumda, savaş ile yüz yüze gelmenin sonucunda kazandıkları muhakeme yeteneği; onları antikapitalist, milliyetçilik karşıtı ve uluslarüstü feminist yapmıştı. Ama asıl önemlisi aynı zamanda bu durum onları beden politikalarını ile uğraşan radikal feministler de yapmıştı. Savaşın dolaysız nedenleri çoğunlukla ekonomik ve bölgeseldir, ancak bedensel bir deneyim ve eril şiddetin çeşitli biçimlerinin bir ispatı dışında bir şey değildir.

BTF-2 de BTF-1 gibi, feminist analizin bu sonraki görüşlerini benimsemek bir yana, ele almıyor bile. Gerçekten de ‘radikal’ feminizme açık bir mesafede duruyor (bkz. BTF-2).

Yine de bu şekilde sınıflandırılan feminist talepler; yararlı bir şekilde biz sosyalist feministlerin kadınların yaşamları ve fırsatlarını çirkinleştiren şeyin temel halindeki tek bir grup güç ilişkisinden fazlası olduğunu hatırlamamıza yol açabilir.

Bu ayın başlarında gerçekleşen, Londra’daki birçok sosyalist feminist kadın ve bir kaç solcu erkeğin katıldığı BTF tanıtım toplantısı ile Türkiye’den Sosyalist Feminist Kolektif tarafından uzun sayılamayacak bir süre önce organize edilen bir konferansı karşılaştırmak öğretici olabilir. Konferansta sunulan bildirilerden ve tartışmalardan oluşan bir kitap, “Ücretli-Ücretsiz Emek Kıskacında Kadın”, henüz yayımlandı. Konferansa gelen iki yüzü aşkın kadının çoğunun dikkatini çeken şey, ana konuşmacılardan birinin Heidi Hartman oluşu idi. Hartmann dünya genelindeki sosyalist feministler tarafından; kapitalist üretim tarzı ile ataerkil cinsiyet/toplumsal cinsiyetin düzeninin karşılıklı biçimlenmesinin ilk ve saygı uyandıran analizi (‘ikili sistemler teorisi’) ile bilinir. İlginçtir, Hartman bu konuşmasında, önceden analizinde erkek şiddeti ile ilgili yeterli dikkati göstermemiş olmasından dolayı üzüntüsünü dile getirdi.

İstanbul’daki bu tartışmada sosyalist feministler tarafından dile getirilen düşüncelerin çoğu BTF tanıtımını takiben yapılan; ağırlıklı olarak erkeklerce ve çoğunlukla feminizm değil, sol eğilimli ya da sol hakkında müdahalelerde bulunulan tartışmadaki düşüncelerle çarpıcı biçimde zıtlıklar taşıyordu. Örneğin; Yasemin Özgün Türkiye’deki sosyalist feminizmin tutumlarını şöyle aktarıyordu ;“Baştan beri kadın emeği gündemimizde. Ancak kadın emeği konusunu asla beden politikasından ayrı düşünmedik ve tüm feminist konuları bir bütünün parçaları olarak ele aldık”. Konuşmadaki aktarımına göre, “Erkeklerden Alacaklıyız” isimli bir kampanya başlatmışlar. “Erkekler, kadınların temizlik, yiyecek hazırlama, yaşlı ve en önemlisi çocuk bakımını gerçekleştirmeleri dolayısı ile maddi çıkar elde ediyorlar” diye açıklıyordu. Bununla birlikte yazıları ve düşünceleri açısından Marksist bir perspektife sahip olan Ece Kocabıçak “feminist politikanın radikalliğinin kapitalizm karşıtlığı değil patriyarka karşıtlığından kaynaklandığını” vurgulamıştı.

Meriç Eyüboğlu ve Gülnur Acar Savran Türkiye’deki kadın cinayetlerindeki ürkütücü artışa (dokuz yılda %1400) dikkat çektiler. Bunun kapitalizm ve patriyarkanın ortak etkisi olduğunu açık bir şekilde analiz ettiler. Meriç’e göre ekonomik değişiklikler daha çok kadına bağımsız gelir sağladıkça, kadınlar erkeklere daha az itaat ediyorlar. Buna paralel olarak bazı erkeklerin işsizlik yüzünden hemcinsleri arasındaki hiyerarşik konumlarını kaybetmelerinin yol açtığı kırgınlıkları da kadına yönelik şiddetin artış sebeplerinden biri. Gülnur, Türk kadınlarının hem neoliberal hem de aileyi savunan muhafazakar politikalar dolayısıyla çifte baskı altında olduklarını ileri sürüyor. Serpil Kemalbay ise Türk kadınlarının kapitalin çok yönlü ve çok boyutlu bir sömürü sistemi haline geldiği evrilmiş bir patriyarka-kapitalizm işbirliğine tanıklık ettiklerini savunuyor. Bu yüzden kadın düşmanlığındaki artış, hem kapitalist gelişmelerin hem de erkek gücünün feminist eleştirisinin toplumsal etkilerinin incelenmesini gerektiriyor.

Aksine, yazarlarının şüpheye yer bırakmayan feminizmine rağmen “Parçaların Ötesinde”nin söyleminin sunduğu fikre göre, eğer kadınlar kapitalist sınıf ilişkileri dışında bir ezilme hissederlerse; bu sabit sistemsel bir güç dolayısıyla değil, erkeklerin birey olarak uygunsuz davranışlarından kaynaklanmaktadır. Antikapitalist kavgada kadınların özel ihtiyaçlarına gösterilecek duyarlılık ve erkek yoldaşların daha kibar davranmalarının her şeyin yoluna girmesi için yeterli olacağı savunulmaktadır. İstanbul’dan Serpil’in sözlerine başvurmak istiyorum: “Hem kapitalizm hem de erkekler tarafından ağır şekilde ezilmekte olduğumuzun bilincindeyiz. Erkeklere ve kapitalizme karşı bütünsel bir bakış açısına ihtiyacımız var”. Sistematik bir analiz yapmak neden sadece üretim biçimi konusunda kabul edilebilir olup, cinsiyet-toplumsal cinsiyet düzeninde kabul edilemez olsun ki?

Açıkça anti-patriyarkal olan, feminist hak taleplerini destekleyecek ve Dorothy Smith’in kullanışlı deyişi ile “iktidar ilişkileri” içerisinde erkeklerin payını irdeleyecek, erkeklerin kendi içlerinde hızlı ve etkin bir şekilde örgütlenmelerine de ihtiyacımız olduğunu eklemeliyim.

BTF vizyonu “vatandaşların tüm toplum genelinde, politik ve ekonomik olarak yatay bağlantılar geliştirmeleri ve böylece demokratik toplumsal değişim için parlamento dışında halk gücünün kaynaklarının oluşturulması…” (BTF2). Evet,destekliyorum! Solun fraksiyonları olarak –anarşistler, komünistler, Troçkistler, emek savunucuları, sendikalar, aktivist gruplar, Dünya Sosyal Forumu hareketi, İşgal et, ‘los indignados’, ve daha birçokları- bir araya gelip, egemen sınıf ve egemen cinsiyet hegemonyasını ortadan kaldıracak yeni bir ortak aklı geliştirmek için hayal kurmalı ve bunun için çalışmalıyız. Ancak BTF projesi, önemli feminist grupları ağın dışına atarak bu şansı elinden kaçırıyor.

İngiltere’deki genç feministler (büyümekte olan bir hareketten söz ediyoruz) bugün neoliberal kapitalizmin hayatlarını ve tüm olasılıkları çürüttüğünden hiç şüphe duymuyorlar. Yine de sadece çok küçük bir kısmı kendilerine “sosyalist” diyor. Bunun sebebi Lynne Segal’in belirttiği gibi (BTF 2) “bir zamanlar tüm dünyaca ünlü olan sosyalizm sözünün yaygın bir şekilde kötüye kullanılmış olması” olabilir. Yeni nesli taze bir aktivizm aşamasına savuran şey; kendinden emin ve umutlu bir şekilde büyüyüp sonunda da erkek otoritesine, erkeklerin dik bakışlarına, eril şiddete ve son kertede patriyarkal olması dışında ihtimal olmayan kapitalist üretim tarzının metalaştırmasına maruz bırakılmış olduklarını keşfetmeleri olabilir. Bu daha genç feministlerin yoldaşlarının ağzından “eril tahakküm” ya da “patriyarka” sözcükleri asla çıkmayacaksa, solun onların uğraşlarına cevap verebilecek ve enerjilerinin filizlenmesi için uygun bir ortam olabileceğine nasıl güvensinler ki? “Parçaların ötesinde” bir düzlemde birleşecek bir hareketin; hem karma yapıları hem de sadece kadınlardan oluşan örgütleri ile çok çeşitli feminizmleri bünyesinde barındırarak; pornodan kemer sıkmaya, homofobiden göçmen haklarına her şeyle, birbiriyle iç içe geçeçecek biçimde ilgilenmesi zorunludur.

Bu amacı geliştirmekle ilgilenen tüm kadınları, bağımsız sosyalist ve radikal feministler olarak örgütleyicisi olduğumuz 25 Kasım 2013 tarihindeki Londra’da Feminizm Konferansı’nın alışılmadık ancak samimi atmosferinde gerçekleşecek atölyemize davet ediyoruz.

* Original adı “Beyond the Fragments: Feminism and the Making of Socialism” olan kitap 1984’te Türkçe’ye Emel Çetin Özgül tarafından “Feminizm, Sosyalizm ve Eylemde Birlik” adıyla çevrilmiş. 1.Baskı; Ocak 1984, İstanbul, Kent Basımevi (çv.)

** Downing Street, Londra’dadır. İki yüz yılı aşkın bir süredir en üst düzey İngiliz Kabine bakanlarının resmi konutlarının yer aldığı adrestir. (çv.)

*** Yazı boyunca “Parçaların Ötesinde” (Beyond the Fragments) BTF olarak kısaltılarak kullanılmış, çeviride de aynı kullanıma devam edildi.

 

İngilizce asıl metin: http://www.opendemocracy.net/5050/cynthia-cockburn/“beyond-fragments”-i’m-socialist-feminist-can-i-be-radical-feminist-too

 

 

Yorumlara kapalıdır.