Feminizmin politik öznesinde kimler var?

Gülnur Acar Savran

Son birkaç yıldır, kullandığımız feminist dilde “politik özne” kavramı giderek daha çok yer kaplamaya başladı. Foucault’nun ve onun izinde Butler’ın özneleşme ve tabilik arasında kurdukları sıkı bağlantı ve ‘özne’ye bu temelde yönelttikleri eleştiriye karşın kavramın böyle direnmesinin bir nedeni olmalı. Bunun, politik bir hareket olarak feminizmin, ya da Aksu Bora’nın çok sevdiğim ifadesiyle, bir “yatak odası siyaseti”[1] olarak “sağduyu”dan nasibini almamış olan feminizmin sesini bir nebze daha güçlü çıkarmaya başlamasıyla bir ilgisi olabilir mi? Bu kavrama en çok neyi anlatmak için ihtiyaç duyuyoruz; onu en çok hangi durumlarda kullanıyoruz?

 

Bu sorular üzerine düşünürken aslında kavrama farklı farklı anlamlar atfettiğimizi, belki de onu değişik vurgularla kullandığımızı fark ettim. Örneğin kimimiz feministlerin politik özne olmasından söz ediyor, kimimiz kadınların… Bazen ‘politik’ özne olarak feministlerden söz ederken, bazen ‘kolektif’ bir özne olarak kadınlara göndermede bulunabiliyoruz. Bütün bunlar aslında “politik özne” deyiminin farklı katmanları ya da düzlemleri olduğuna işaret ediyor. Kavram, bu değişik düzlemlerde çeşitli tartışmaların kaynağını oluşturuyor.
gulnur-yazi-oneriFeministlerin bir politik özne olmalarından başlayacak olursak. Bana kalırsa bu kullanımda en çok da feminizmi, ‘kadın sorunu’nu çözme girişimlerinden, kadın-erkek eşitliği konusunda çeşitli ‘çözüm önerileri’ geliştirmekten farklı bir yerde konumlandırmaya çalışıyoruz. Feminizmin politik bir hareket olduğunu, belli bir egemenlik ve iktidar ilişkisini hedef aldığını dile getiriyoruz. Böyle bakıldığında, feminizm, ‘kadın çalışması’ ya da benzeri bir tanımla, başka herhangi bir politik hareketin programına bir alt başlık olarak eklenemez.

Bunun yanı sıra, feministleri politik bir özne olarak tanımlamanın gerisinde, erkek egemenliğinin ya da toplumsal cinsiyet hiyerarşisinin, içinde yaşadığımız toplumda işgal ettiği konum da yatıyor: Patriyarka bu toplumun en temel kurucu dinamiklerinden birisi. Dolayısıyla da, bu egemenlik ilişkisine karşı çıkış, ancak köktenci ve bütünlüklü bir politikayla, yani başka politik hareketlerin ve öznelerin savundukları, genellikle cinsiyet körü olan ‘eşitlikçi’ ve ‘özgürlükçü’ politikaların en azından bu açıdan ötesine geçen bir perspektifle mümkün. Patriyarkal kapitalist toplumun ekonomi/politika, özel alan/kamusal alan türünden ikiliklerini aşan bir bakışla geliştirilmiş bir perspektifle… Feminist hareket böyle bir politik perspektifin kurucusu olduğu için de politik bir özne oluşturuyor.

Ne var ki, ‘politik bir özne olarak feministler’, kendi başına ele alındığında feminist mücadeleyi nitelendirmek için fazla durağan bir kavram. Kendi dışlarında konumlandırdıkları ve çeşitli sorunlar atfettikleri öteki kadınlar için çözüm getirmeye çalışan bilumum yardım kuruluşu, STK, proje ve siyasal gruptan farklı olarak, feministler, kadınlarla erkeklerin gerçek eşitliğinin sağlanmasının ve kadınların kurtuluşunun ancak kendi eserleri olacağını savunurlar. Feminizm, kadınlar için politika yaparken onlar adına politika yapmaya soyunmaz. Bu yüzden de, feminizmin asıl derdi, giderek daha çok sayıda kadının kendi kurtuluşunun öznesi haline gelmesidir. Ya da başka bir deyişle, giderek bütün kadınların kendilerini kolektif bir politik özne olarak kurmalarıdır. Kısacası, politik özne kavramını; feministlerden bütün kadınlara doğru genişletmek, kadınların kendilerini politik bir özne olarak kurmalarından söz etmek ve dinamik bir özneleşme süreci tasarlamak, kadınların kurtuluşu mücadelesini daha iyi anlatır.

Tam bu noktada feminizmin en başından beri yüzleşmek zorunda olduğu yapısal bir gerilimiyle karşı karşıya geliyoruz. Feminizm, bir yandan “biz kadınlar” diyerek politika yapmayı, kadınları feminist politikanın öznesi olarak öne sürmeyi beraberinde getiriyor. Buna karşılık hep bildiğimiz, söylediğimiz üzere, kadınların kendi içlerinde barındırdıkları çeşitli farklılıklar, onların kendilerinden farklı kadınlarla ortak bir ezilmeyi paylaştıklarını görmelerini zorlaştırıyor; çok farklı yerlerde konumlanmış olan kadınların hayatları arasında bu ortak ezilmeye dayalı bağlantılar olduğunun üstünü örtüyor. Bu bağlantıların kimini kavramak için bizzat patriyarkanın kadınları nasıl hiyerarşiler içinde konumlandırdığını görmek gerekiyor: Evli kadının evlilik cüzdanıyla seks işçisi/fahişenin vesikası arasındaki, kadınların bedenleri ve emekleri üzerindeki farklı denetim biçimleri arasındaki hiyerarşileri… Ancak bizatihi patriyarkanın kurduğu hiyerarşilerin yanı sıra, kadınların ait oldukları sınıf, ırk, etnisite, milliyetten kaynaklanan hiyerarşiler var. Ne var ki, bu iki kategoriyi birbirinden koparmak da pek mümkün değil: Toplumsal cinsiyet düzeninde işgal ettiğimiz konum her zaman ait olduğumuz sınıf, ırk, etnisite, milliyet tarafından dolayımlanıyor. Kürt anne olmakla Türk anne olmak, şirket yöneticisi ‘dul’ kadın olmakla ‘dul’ kadın işçi olmak farklı deneyimler. Yine de, babalık karşısında konumlandırıldığında, annelik ideolojisinin hem Kürt hem Türk kadınları nasıl denetlediğini; ya da hangi sınıftan olursa olsun erkeklerin ‘dul’ kadınlara nasıl sahiplik tasladığını görmek mümkün.

Bu kavramlaştırmada biraz ilerleyelim. Kendi içinde çok çeşitli farklılıklar içeren bir toplumsal grup olan kadınların kolektif bir politik özne olarak davranmaları mümkün mü, ya da nasıl mümkün? Kadınların bir egemenlik ilişkisinin ezilen tarafı olarak bir toplumsal grup oluşturması, kendiliğinden bir politik özne haline gelmelerini sağlamıyor. Bu düzlemde “biz kadınlar” demenin hep bir dışlayıcılığı var. Ancak bu ezilmişlik zemini üzerinde, feminist bilinç ve politika dolayımıyla, kadınların birbirinden farklılaşan dolaysız ihtiyaçlarını ortak çıkarlar, öfkelerini ortak bir isyan olarak kurmak mümkün. Başka türlü söyleyecek olursak, kadınlar kendiliğinden kız kardeş olmasalar da, feminizmin önünü açtığı bir kadın dayanışması kurabilirler: Kendi hayatlarından farklı hayatları olan kadınların durumuyla kendilerininki arasındaki bağlantıları anlayabilirler. Farklı kadınlık durumları, erkeklerin egemenliği karşısında, patriyarkal düzen içinde, birbirleriyle bağlantılı olarak kurulan ve birbirini pekiştiren konumlar. Tam da bu yüzden bu gerçekliğe ilişkin bir algı olan feminist bilinç mümkün ve birlikte, kolektif bir politik özne olarak davranmak bir imkan.

Bu anlatımla birlikte, politik özne etrafında dönen tartışmaların ilkine doğru bir açılım yapmış oluyoruz. Kadınların erkekler tarafından
gulnur-yazi-oneriezilmelerinin, bu nesnelliğin, onların kendilerini politik bir özne olarak kurmaları için bir potansiyel sunduğunu ileri sürmekle, bu imkanı paylaşılan politik ilkelerde (eşitlik/adalet) aramak arasındaki farka doğru… Her iki argüman da bu öznenin politik olarak kurulduğunu kabul ediyor; ama ilk durumda kadınların “negatif ortaklığı” onların neden/nasıl politik bir özne olarak davranabileceklerine ilişkin bir açıklama sunarken, ikinci durumda bunu açıklayan ilkeler/idealler.[2] Ya da şöyle söyleyebiliriz: Kadınların farklı ezilmişlik konumlarından kaynaklanan dolaysız ihtiyaçları arasında bağlantılar/köprüler kurarak bu ihtiyaçları ortaklaşılan çıkarlar biçiminde politikleştirebiliriz. Bunu yapabildiğimizde, politik özne oluşu, kadınların bedenleri ve emeklerine erkekler tarafından el konmasına karşı çıkışlarında temellendiriyoruz ve toplumsal ilişkileri bu doğrultuda dönüştürmeyi hedefliyoruz demektir. Buna karşılık, erkeklerle kadınlar arasındaki çıkar çatışmasında bir politik özne oluş imkanı bulamadığımızda, elimizde kalan yalnızca, eşitlik ve adalet gibi kimi evrensel ölçütler olacaktır.

Bu tartışma, tanımlara ilişkin akademik bir tartışma değil. Kadınların politik bir özne olarak davranmalarının imkanını salt politik ilke ve ideallerden türettiğimizde, bu öznenin içine bu ilkeleri benimseyen herkes, kadınların yanı sıra erkekler de girebilir.[3] Oysa bu birlikteliğin zemini kadınların nesnel konumlarından kaynaklanan dolaysız ihtiyaçlarıysa ve feminist bilinç bu dolaysız ihtiyaçlar arasında bağlantılar kurmak anlamına geliyorsa, bu özneye nesnel olarak ezen konumunda yer alan erkekler dahil değildir. Niyetleri, yaklaşımları, tahlilleri ne olursa olsun, nesnel konumları onları, kadınlar karşısında avantajlı, üstün, muktedir kılar. İradi bir çabayla bu çıkarlarından vazgeçen erkek ise pek az görülmüştür… Böyle bakıldığında, kendilerini bir politik özne olarak kurmuş olan kadınlar bir çatışmanın tarafıdırlar; politik olarak çatıştıkları erkeklerle aynı kolektif özne içinde yer almalarında en azından bir tuhaflık vardır.

Kolektif özneye kimlerin dahil olacağına ilişkin ikinci bir tartışma ise, feminist politikayı kadın/erkek ikili karşıtlığı üzerinden kurmanın ve feminizmin öznesini kadınlarla sınırlamanın heteroseksizm ve transfobiyi beslediği tezinden türüyor. Deniyor ki, patriyarkaya karşı çıkan, onu tehdit eden politikalarıyla gey, biseksüel, trans erkekler ve queer’ler de feminist öznenin bir parçasıdırlar. Bu özneyi kadınlarla sınırlamak özcülüktür, biyolojizmdir… Gey, biseksüel, trans olmanın kendisinin heteroseksist patriyarkayla çeliştiği doğru olmakla birlikte, patriyarka ikili toplumsal cinsiyet düzenini bir gerçeklik olarak kurmuştur. Bu toplumsal cinsiyet düzeninin maddi dayanakları, maddi bir direnci vardır. Üzerinden atlanamayacak bir dirençtir bu. Ancak içinden geçilerek, yani kadınlar üzerindeki erkek baskısını ve egemenliğini hedefine alan politikalarla aşılabilir, üstesinden gelinebilir. Kısacası, bu politikaların ekseninde erkek/kadın çatışması yer almak zorundadır.

Feminizmi, insan hakları, adalet, demokrasi mücadelesi türünden öznesi muğlak mücadelelerden ayıran, onu başlı başına politik bir hareket yapan, tam da iki toplumsal grup arasındaki iktidar ilişkisine ve çıkar çatışmasına yanıt olarak ortaya çıkmış olması. Bu gruplardan birisi politik mücadelesini örer ve kendini politik bir özne olarak kurarken karşı tarafın bu işin dışında kalması size de daha makul gelmiyor mu?

Bu yazı feminist politika dergisi Kış 2011- 9.sayı’da yayınlandı.


[1] Aksu Bora, “Çirkin Bir Nefret İdeolojisi Olarak Feminizm”, Amargi, sayı 10 (Güz 2008).

[2] Bu tartışma için bkz. Aksu Bora, “Feminizm: Sınırlar ve ihlâl imkânı”, Birikim sayı 184 – 185 (Ağustos-Eylül 2004); Aksu Bora/Gülnur Acar Savran, “Yeniden üretim üzerine” (söyleşi, Asena Günal), Birikim sayı 217 (Mayıs 2007)

[3] Nil Mutluer, “Feminizm Kimin İçin?”, Amargi sayı 4 (Bahar 2007).

Yorumlara kapalıdır.