Bizim Sosyalist Feminizmimiz Üzerine

Ece ve Filiz

Birikim dergisinin Ağustos – Eylül 2009 sayısı, Türkiye’de sol üzerine genel bir değerlendirme yapmayı amaçlamış. Feministlerin değerlendirmelerinin de yer aldığı “Cinsiyet Belası” başlıklı dosya içerisinde, Asena’nın Gülnur ile yaptığı söyleşinin yanı sıra, Aksu’nun da bir yazısına yer verilmiş. Aksu’nun yazısı solun erkek halleri üzerine, çoğuna bizim de katıldığımız tahlilleri içeriyor ve Sosyalist Feminist Kolektif ‘e (SFK) dair bir takım eleştiri ve kaygılarla da sona eriyor. Aksu’nun  yazısındaki kimi değerlendirmeler vesilesiyle biz de yanlış anlaşılmaların önüne geçmek için kendimizi daha açık ifade etmemiz gerektiğini fark ettik. Sosyalist feminizmin, en azından bizim kast ettiğimiz anlamıyla kavranmasının ve tartışmanın daha gerçekçi bir zemine taşınmasının, hem sosyalist feministler olarak politikalarımızın zayıf, çelişkili yanlarını açığa çıkarmak, hem de kendi durduğumuz zemin ile birlikte feminist hareketin bütününü güçlendirmek açısından faydalı olacağına inanıyoruz.

Öncelikle, sosyalist feministler olarak “sosyalizm ile ne yapacağız?” sorusuna  verdiğimiz yanıt üzerinde duralım.  Aksu, bizim “sosyalizmi, gelecek tahayyülü olmadığını düşündü(ğümüz) feminizme bu tahayyülü verecek bir politika ve düşünce olarak gör(düğümüzü)” belirtiyor. Sıkça referans yaptığı Başlarken metnini, feministlere hitaben yazıdığımız ve bu nedenle feminist politikanın niteliğini tartışma amacı taşıdığımız için, bu metinde”Nasıl bir feminizm?”sorusuna yanıt  arıyoruz:

“Patriyarka varlığını, kapitalizmle eklemlenmiş bir biçim altında sürdürmekte. Bir üretim tarzı olarak kapitalizm tarihsel olarak patriyarka ile işbirliği temeli üzerinde kurulmuş ve günümüzde patriyarka ile kapitalizm birbirini şekillendiriyor. Bu yüzden, tutarlı, kadınların somut yaşamlarını gerçekten değiştirebilecek, yani  kurtuluş perspektifini taşıyan bir feminizm anti-kapitalist olmak zorunda.

Başlarken metnimizde uzun uzun, kadın kurtuluşu perspektifine dayanan bir feminizmin anti-kapitalist olması gerekliliği üzerinde durduktan sonra “…kadınlara bir gelecek perspektifi sunmak açısından, sosyalist feminizm bize kaçınılmaz geliyor” diyoruz. Çünkü, kapitalist sistem içinde feminist tahayyüllerimizin gerçekleşmesi mümkün değil. Biz bu tahayüllerimizin bütünüyle gerçekleşmesi için gerekli zemin ve olanakları bize sunacak yegâne toplum biçimi olarak sosyalist toplumu görüyoruz. Ancak  sosyalist sistem ve sosyalizm kadınların kurtuluşunu kendiliğinden sağlamaz.

Farklı bir biçimde söylersek, Aksu’nun iddia ettiği gibi “sosyalizm ve feminizm arasında hem teorik, hem de politik köprüler atma” amacı taşımıyoruz. Bu nokta, tam da geçtiğimiz Mart ayında Mesele dergisindeki söyleşide[2] farklı arkadaşların ve Birikim‘in arka sayfalarında Gülnur’un değindiği gibi, sosyalist feminizmin “sosyalizm + feminizm” olarak görülmemesi gerektiği ile doğrudan ilgili. Feminizmin bir gelecek tahayyülü olmadığı varsayımıyla, eksiği kapatacak biçimde ele almıyoruz sosyalizmi. Başlarken metninde, feminizmin gelecek tahayyülünü ayrıntılı bir biçimde anlattıktan sonra, bu tahayyülün gerçekleşmesinin zemini olarak sosyalizme işaret ediyoruz.

Kadınların karşılıksız ev ve bakım emeğinin ortadan kalkması; kadınların ve erkeklerin ev ve bakım işlerini gerek ev içinde gerekse kamusal yapılarda paylaşması; bütün kadınların ve erkeklerin hem ev ve bakım işlerine hem toplumsal üretime katılması; cinsiyete göre bölünmüş toplumsal üretimin ortadan kalkması; kadınlar için ücretli/karşılıksız emek döngüsünün kırılması; doğurganlığın ve erkek cinselliğinin tanımladığı cinsellik biçiminin ötesine geçilmesi; heteroseksizmin aşılması için ne yasal eşitlik, ne uluslararası sözleşmeler, ne de istihdam paketleri yeter. Kadınların kurtuluşu ancak, devrimci bir dönüşümle, yani emek/üretim, cinsellik/beden ve aile alanlarındaki bütünsel altüst oluşlarla mümkün olabilir.”

İkinci konu, Türkiye’de sosyalistlerin fazlasıyla savunmacı olan konumlarının bir sonucu olarak politik tahlil dilinin sürekli bir “açık kapatma, eksik onarma”  dili haline gelmiş olması ve sosyalist feministler olarak bu durumu feminist politikaya taşıdığımız endişesi. Aksu’nun işaret ettiği bu sınırlandırıcı analiz dilinin son yıllarda bütün toplumsal muhalefeti sık sık rüzgârına aldığını söyleyebiliriz. Biz bugün feminist analiz ve faaliyetleri sınırlandıran dilin, sosyalistlerin savunmacı dilinden ziyade,  feminizmi isyan ve direniş hareketi olmaktan çıkaracak bir “uzlaşma” dili olduğunu düşünüyoruz. Bu dil ise, feminizmi bir sivil toplum faaliyetine hapseden ve kadınların kurtuluşunu, devlet-sermaye-sivil toplum işbirliğine (üçlü ortaklık) sıkıştıran anlayıştan devralınıyor.  Yine feminist harekete taşınan bir başka eğilim ise, bizim de önemsediğimiz farklılıkları gözetme konusunu, farklılıkları sabitleme olarak ele alma eğilimi. Böyle olduğunda, feminist analizlerimizi yapar ve faaliyetimizi kurarken, kendi zeminimizi gözetmeyi bir kenara bırakmak kolayca düşebileceğimiz bir tuzak.

Aksu’nun eleştirdiği yerden soruyu sormaya çalışırsak, solun eleştirdiğimiz politika biçimlerini feminizme taşıma ihtimali neden sadece sosyalist feministlerle birlikte artıyor? 80’li yıllardan beri Türkiye’de feminist politika içerisinde aktif olan pek çok kadının geçmişinde ciddi bir sosyalist örgütlülük deneyimi yatıyor. 90’lar ve sonrasında ÖDP, pek çok feministin politika yapma biçiminde etkili oldu. Kürt hareketi de feministlerin politika yapma biçimini etkileyen önemli unsurlardan biri. Henüz sosyalist feminist oluşuma dair ortada hiçbir iz yokken, 2000’li yılların başından beri ortak mücadelenin zemini olan kampanya ve platformlarda, bağımsızlık yerine (feministler arasında dahi) örgütsel temelde temsil ilkesinin ikame edilmesi ve karma örgütlerin feminist örgütlerle eşit düzeyde söz sahibi olmasının sorumluluğu sadece sosyalist feministlere mi ait? Kadın örgütlerinin oluşturduğu platformlarda kararların alınış biçimlerine ilişkin sorunlar ortaya çıkmasının ve “temsiliyet”in yaygınlaşmamasının sorumluluğu  örgütlenmesini tamamlamadığı için bu platformların  destekçisi konumunda olan sosyalist feministlere ait olabilir mi?

Hal böyleyken sosyalist feministlerin feminizminden neden kaygı duyuluyor? Biz bu soruyu çok önemsiyoruz. Belli ki kendimizi net bir şekilde anlatma güçlüğü çekiyoruz. Bize düşen kendimizi anlatmak, daha açık ifade etmek.  Feministler arası ilişkilerimizi güçlendirmek.  Ancak feminist yol arkadaşlarımızdan da feminizmimizin başındaki sosyalist kelimesi dolayısıyla bizlerin hem sosyalizm hem feminizm yapmaya ve feminizmimizi sosyalizme bağlamaya çalıştığımız önyargısına kapılmadan, bizi anlamaya çalışmalarını bekliyoruz. Bizler Sosyalist Feminist Kolektif’te  sadece feminist politika yapmak için biraraya geldik . Bizi biraraya getiren zemin feminizm.

Başlarken metninde sistem dışı feminizme dair çok önemli bir vurguya yer veriliyor: “Devletten, erkeklerden ve sermayeden bağımsız bir feminizm“. Metnin başında uzunca izah edildiği gibi, günümüzde feminizm, yıkıcı, köktenci, devrimci özünden hızla uzaklaştırılarak bizim patriyarkal kapitalizm olarak adlandırdığımız sistemin içerisine çekiliyor. Bizler bu durumun dışında kalabilmenin koşulunu, devletten ve resmi ideolojinin dayattığı çağdaşlaşma söylemlerinden, muhalif örgütlerin erkek egemen yapısının tahakkümünden ve gerek ulusal, gerekse uluslararası sermaye çevrelerinin feminist sözü kendi çıkarlarıyla uyumlulaştırma projelerinden bağımsız kalmak olarak gördük. Bunun anlamı, Aksu’nun yazısında ileri sürdüğü gibi hukuksal değişimler için mücadele verilmeyeceği değil. Hatta SFK olarak kendimize bir isim koyduğumuzdan itibaren sürekli takip ettiğimiz taciz, tecavüz ve kadın cinayeti davaları da bizlerin bu tür mücadele alanlarını terk etmeye değil, bilakis sahiplenmeye yönelik bir politika yürüttüğümüzü göstermez mi? Ancak hukuksal mücadele içinde yer almakla birlikte, hukuksal kazanımların ulaşacağı ve çarpacağı sınırları göz ardı etmiyoruz.  Ayrıca kadınların ezilmesinin sosyal devletin çöküşü ile, militarizm, milliyetçilik ve Kürt sorununun bastırılması ile ilişkisini göz ardı ettiğimizde bu sınırların daha çok daralacağını düşünüyoruz. İşte bu yüzden  anayasa değişikliği söz konusu olduğunda, sadece sosyalist feministler olarak değil, “sistem dışı” olarak gördüğümüz tüm diğer feministlerle birlikte, şimdi ayrıntılarına giremeyeceğimiz sistem karşıtı köşe taşları üzerinden farklı bir söz söyledik. Novamed, SSGSS, Vesikalılar kampanyalarında da yaptığımız buydu.

Bugün itibariyle özellikle erken kapitalistleşen ülkelerde feminist politikanın ne denli II. dalganın ruhundan kopartıldığı ve sistemin kendi sınırlılıkları içerisine hapsedildiğini görüyoruz. Bu ülkelerde yürütülen feminist politikanın kadınların tamamının kurtuluşunu hedeflemediği ve sistemi karşısına alan kadınları kapsamadığı ortada. Böyle olunca da kadınların hatırı sayılır büyüklükte bir kesimi için sol, sosyalist, çevreci, sendikal yapılardan farklı bir seçenek kalmıyor ve bu kadınlar feminist politikanın tamamen dışında kalıyor. Sosyalist feministler olarak bizlerin gerek sistem dışı feminizmi önemsememiz, gerekse bu yönde örgütlenmemizin feminizme ciddi bir alan açtığını da göz ardı edemeyiz. Öte yandan somut politikalarımıza bakıldığında bugün itibariyle sistem dışı diğer feministlerden farklı bir yerde durmadığımız da söylenebilir. Hatta kimi zaman sistem dışılığımızın sözden öteye gitmediği de doğrudur. Bu değerlendirmeye katılıyoruz.  Feminist tahayüllerimizi gerçekleştirme yolunda   gündelik kazanımlara sırt çevirmenin lüksünü hiçbir feminist örgütün taşımaması gerektiğini düşünüyoruz.  Ancak  kadınların hak kazanımlarını genişletmenin,  “aileyi demokratikleştirmenin” ve  erkek egemenliğini aşındırmanın ,  sistematik  erkek egemenliğini ortadan kaldırma ütopyamızı unutturmasına izin vermeden bugünkü taleplerle gelecek tahayyülümüz arasında köprüler kurmanın gerektiğine inanıyoruz. Arayışımız burada.

Gerek kendimizi sosyalist feminist olarak tanımlamamız, gerekse “sistem dışı” feminizmi çok daha fazla önemsiyor oluşumuz, kendimize bir tür “ahlaki güvenlik hattı” çizme kaygısından kaynaklanmıyor. Kadınların kurtuluşu mücadelesinin, sermayenin fon örgütlerinin verdiği irili ufaklı bütçelerle yapılan söyleşi, atölye, panel vb. etkinliklerle, Türkiye’de sermaye birikimi sürecine kadınların gerek karşılıksız ev emeği, gerekse ucuz işgücü olarak eklemlenmelerine göz yumularak, çok sınırlı sayıda feministin yürüttüğü ve örgütlenme çabasının hepten gözden düştüğü bir feminist politika ile ya da “özgürlük, eşitlik, adalet” türünden bizce muğlak tanımlarla yürütülemeyeceğine yürekten inanıyoruz. Bizler feminist harekette giderek zayıflayan ve çok politik bir mesele olan kadın dayanışmasını, politikanın özveriye dayandığı bir durumu yaşatmaya/ gerçekleştirmeye çalışıyoruz.  Ayrıca bugün politik gerekçelerle fon almayı reddederek faaliyet sürdürmeye çalışan ender feminist gruplardan biri olarak, fonla yapılan kimi faaliyetleri, üçlü uzlaşmadan çıkacak kimi kazanımları da desteklemekten imtina etmiyoruz.

Son söz yerine;

Biz Aksu’nun bizle ilgili değerlendirmesini Birikim Dergisi   yerine Amargi ya da Feminist Politika dergisinde  okumak isterdik. Feministlerin birbirlerinin politikalarına yönelik eleştiri ve değerlendirmelerini kendi yayın organlarında yapmaları bize halen doğru bir yöntem olarak görünüyor. Bu anlamda gerek Feminist Politika dergisinin sayfalarını, gerekse http://www.sosyalistfeministkolektif.orgadresli web sayfasını her zaman bu tür tartışmalar için değerlendirelim diyoruz.

Yorumlara kapalıdır.