Feminist Bir Anneler Günü Değerlendirmesi

ykf-agZeynep Kurtuluş Korkman

Anneliğin sahtekarca yüceltildiği (“anneler kutsaldır” ve “cennet annelerin ayakları altındadır”) ve bu yüceltmenin tüketime yönlendirildiği (“anneler gününü kutlamanın ve annenize verdiğiniz değeri göstermenin doğru yolu, mutfak eşyaları ve kozmetik ürünleri hediye etmektir”) bir ortamda, feministlerin anneler günü eleştirisi de bu yüceltmenin ve onun aldığı ticari formun ifşa edilmesine yöneldi.

 

Örneğin Yoğurtçu Kadın Forumu’nun “Kadınlığı anneliğe, anneliği mutfak robotluğuna sıkıştırmanın günü mü olur?” sloganı yada İstanbul Feminist Kolektif’in “Annelere Hediyeler” başlıklı görseli, alışılagelmiş anneler günü hediyelerini eleştirerek ve alternatif anneler günü hediyeleri önererek, annelerin arzu ve ihtiyaçlarının yeni bir mikserle mutfakta daha verimli iş yapmak yada yeni bir kozmetikle kocasına daha genç, güzel görünmek değil; tek başına bir tatille evden ve ev işlerinden uzaklaşmak, savunma sporları kursu ve mor iğne ile şiddet ve tacizden kendini korumak olduğunu hatırlattı. Böylece feministler hem kadının anneliğe indirgenmesine, hem kadınların yaşadığı şiddet ve sömürü ortamını örten kutsal annelik masalına, hem de anneliğin patriyarkal değer(siz)leştirilmesinin kapitalist değere tahvil edilmesine isyan etti.

 

Feminist duruşu anneliğin dayatılmasının, yüceltilmesinin, ve metalaştırılmasının eleştirisiyle sınırlı bırakmak, anneliğe dair türlü farklı deneyim ve ihtiyaçları, arzu ve duyguları dışlar.

Ben bu feminist eleştiriye ve onun yaratıcılık ve espriyle ifade ettiklerine gönülden katılıyor ve çok değer veriyorum. Bu feminist duruş, anneliğin patriyarkal ve kapitalist değer(siz)leştirilmesini reddederken, bize anneliğin feminist değerlen(diril)mesinin penceresini açıyor ve bu pencereden eleştirinin ötesine geçerek anneliğe yeniden bakmak ve yeniden değerlendirmek, hatta feminizm üzerinden anneliği kutlamak için bir fırsat sunuyor. Bununla birlikte, feminizmin anneliğe dair sözünün bu eleştiriyle sınırlı olmadığını hissediyorum. Feminist duruşu anneliğin dayatılmasının, yüceltilmesinin, ve metalaştırılmasının eleştirisiyle sınırlı bırakmak, anneliğe dair türlü farklı deneyim ve ihtiyaçları, arzu ve duyguları dışlar. Dahası anneliğe dair feminist sözü bu eleştiri ile sınırlı bırakmak, bu eleştirinin altında yatan ve benim de paylaştığım belli bir sınıfsal ve etnik ayrıcalık konumu da gizleyebilir.

ifk-agBu feminist eleştiriyi şekillendirdiğini hissettiğim ve benim de paylaştığım bir iktidar ve ayrıcalık var. Bu sözümün çıkış noktası, örneğin İFK posterinin espri olarak tatil gibi pahalı hediye önerisi içermesi değil, bu olsa olsa bir semptom. Ne de olsa koca bir reklam endüstrisi de çoğunluğun satın alamayacağı hediyeleri kitlelere önermekten kaçınmıyor, keza reklamların esas işlevi, tekil bir ürünü satmaktan öte, belli tüketim davranış ve değerlerinin genele yayılması. Bu fonksiyonu feminizm de tersten değerlendirebilir elbette. Nitekim bu poster de hediye alma davranışını içselleştirmiş kitleleri hazırlıksız yakalama gücünü kullanıyor. Bu siyasi taktiğin bedeli olarak da poster orta sınıf tüketici terbiyesi almış kitlelere yöneliyor, anneler günü hediyesi alabilmenin ya da almayı arzu etmenin varsaydığı sınıfsal pozisyonun ötesinde kalan, tüketim toplumuna marjinalleştirilmiş yoksulları dışarıda bırakıyor.

 

Onlar “doğurup doğurup sokağa salmak,” devlete yük olmak, ülkeyi ele geçirmeye çalışmak, toplumun ahlakını bozmak gibi suçlarla itham ediliyorlar.

Daha da önemlisi, Yoğurtçu Kadın Forumu ve İFK’nın dile getirdiği feminist eleştiri, annelik rolünün kadınlara dayatılmasına ve anneliğin yüceltilmesine karşı çıkıyor. Elbette bu eleştiri son derece geçerli, hele de kalkınmacı ekonominin aile planlaması modelinin modasının geçtiği ve başbakanın üç çocuk diye tutturduğu, kürtajın fiili olarak yasaklandığı, hamilelerin “takip” ve “ihbar” edildiği bir ülkede. Ancak şunu da hatırlamak gerekiyor ki bu ülkede herkesin anneliği eşit değerde değil, her kadın anneliğe teşvik edilmiyor, ve her annelik yüceltilmiyor. Örneğin Kürt kadınların, yoksul kadınların, eşcinsel kadınların, transların, bekar kadınların anneliği, sorumsuzluk, bencillik, bölücülük ve ahlaksızlık olarak değerlendiriliyor. Onlar “doğurup doğurup sokağa salmak,” devlete yük olmak, ülkeyi ele geçirmeye çalışmak, toplumun ahlakını bozmak gibi suçlarla itham ediliyorlar. Yani anneliğine değer verilen ve yüceltilenler, temel olarak heteroseksüel, evli, orta sınıf, beyaz Türk kadınlar. Bir başka deyişle, annelik patriyarkal ve kapitalist çıkarlar doğrultusunda bir değer olarak mobilize edilir ve (bilhassa ayrıcalıklı) kadınlara pazarlanırken, belli bir anneliği tüketecek ayrıcalığa sahip olmayan kadınlar zorunlu sterilizasyon, doğum kontrolü dayatması, annelik kapasitelerinin aşağılanması ve annelik arzularının ve biçimlerinin suçlaştırılması ile karşılaşabiliyor. Üstelik annelik dayatmasının ve annelik rolüne ittirilmenin sonuçları, sınıfsal ayrıcalığa sahip kadınlar tarafından sıklıkla göçmen de olan bakıcı kadın işçiler çalıştırmak yoluyla, kısmen hafifletilebiliyor. Öte yandan evinin hanımı olarak tam zamanlı çocuk bakmak, ev dışında çalışmanın güvencesiz ucuz işçilik demek olduğu kadınlar için tercih edilir olabiliyor. Dolayısıyla feminizmin annelik eleştirisi, yalnızca anneliğin yüceltilmesi ve dayatılmasına değil, (bilhassa annelik ayrıcalıksız kadınlarda vücut bulduğunda açığa çıkan) anneliğin aşağılanmasına ve annelik hakkının tanınmamasına da dair olmalı.

 

Feminist eleştirinin farklı mecralardan bize öğrettiği şu ki; hem erkek egemenliği, hem de kapitalizm aslında anneliği değersizleştirmeye dayanıyor.

Dahası her ne kadar annelik patriyarkal ve kapitalist değerlere tahvil ediliyor olsa da, feminist eleştirinin farklı mecralardan bize öğrettiği şu ki; hem erkek egemenliği, hem de kapitalizm aslında anneliği değersizleştirmeye dayanıyor. Burada annelikten kastım, hem biyolojik bir fonksiyon olarak üremek, yani hamilelik ve doğum, hem de daha önemli olan, uzun süreli ve yoğun bakıma muhtaç insan yavrusunu hayatta tutmak, büyütmek, ve günümüz toplumuna bağımsız ve üretken bir birey olarak kabul edileceği vakte kadar ihtiyaçlarını karşılamak, yani insan hayatını (yeniden) üretmek. Bu anlamda annelik, yeniden üretim emeği ya da bakım emeği olarak kavramsallaştırılan, bireyin türlü ihtiyaçlarının giderilerek, onun kapitalist emek piyasasına hazırlanması sürecine denk düşüyor. Kapitalizmle patriyarkanın ortaklaştığı yerde, bu yeniden üretim süreci aileye ve kadına yükleniyor. Bu sürecin yaratıcı ve üretici değeri ekonomik anlamda inkar ediliyor, bu sürecin gerektirdiği emek annelik ve karılık rolleri içinde doğallaştırılıyor ve değersizleştiriliyor.

Kutsal annelik masalının ifşası, kadınlardan bu emeğin annelik adına bedava ve gönüllü olarak elde edilmesine çelme takıyor. Genelde “aile ve iş yaşamını uyumlulaştırmak” olarak anılan, işlevi kapitalizm ve patriyarkayı uyumlulaştırmak olan türlü devlet politikalarının ifşası da, yeniden üretim emeğinin devlet gözetiminde sömürüsünü gözler önüne seriyor. -Bu konuda Sosyalist Feminist Kolektif’in analizleri var.- Anneliğin bu feminist eleştirisi, annelik miti arkasına saklanan emek sömürüsü sürecini teşhir ederek, anneliğin doğallaştırmasını ve değersizleştirilmesini gözler önüne seriyor.

 

Anneliğin patriyarkal ve kapitalist değer(siz)leştirilmesinin feminist eleştirisini geride bırakmadan, anneliğin feminist yeniden değerlen(diril)meşini nasıl başlatabiliriz?

Bu ayrıcalık ve emek perspektifinden annelik eleştirisine feminist bir bakışla devam ederek, anneliği yeniden değerlendirmek mümkün ve gerekli diye düşünüyorum. Hiç şüphe yok ki toplumun kendini yeniden üretmesinin, hayatın gün be gün ve kuşak be kuşak sürmesinin, sadece kapitalizm ve patriyarka gibi kuşatıcı, sömürücü ve baskıcı sistemlerin değil, feminist hareket gibi eleştirel ve özgürlükçü oluşumlarının da varlığının ve sürmesinin temel koşulu, annelik. Feminizmin annelik eleştirisi, bugün bildiğimiz şekliyle anneliğin eleştirisini içermekle birlikte, anneliğin külliyen reddini gerektirmiyor. Elbette burada annelikten kastım, toplumsal cinsiyet, akrabalık, yasalar, vs. ile dar ve dışlayıcı bir biçimde tanımlanmış bir posizyon değil. Sınıf, etnisite, cinsel yönelim, medeni hal gibi türlü kategorilerin makbul tarafında kalanlara tanınan bir ayrıcalık hiç değil. Aklımdaki, çocuk yaratma, bakma, ve büyütmenin feministlerce yeniden değerlendirilmesi ve hatta feminist bir değer olarak, kolektif bir şekilde yeniden düşünülmesi.Yine aklımdaki, anneme ve anneliğe dair güçlendirici ve özgürleştirici hislerim ve deneyimlerim. Aklımda bunlarla, sözümü sorularla bitirmek istiyorum.

Kadın bedeninin yaşam yaratıcı kapasitesini, kadınlığı biyolojik bir kadere indirgemeden yeniden düşünebilir miyiz? Annelik rolüne sıkıştırılmayı, anneliği fazla bedensel, fazla kadınsı bir deneyim olarak küçümsemeden ya da annelik rolünden sıyrılma arzusunun ve gücünün sınıfsal ve etnik boyutlarını atlamadan, nasıl eleştirebiliriz? Anneliğin patriyarkal ve kapitalist değer(siz)leştirilmesinin feminist eleştirisini geride bırakmadan, anneliğin feminist yeniden değerlen(diril)meşini nasıl başlatabiliriz? Anneliği, annelik emeği veren türlü çeşitli insanları dışlayıcı ve sömürücü olmayan bir şekilde, nasıl yeniden kurabiliriz?

 

Not: Bu yazı, onu yazmam için beni teşvik eden ve beni (bir feminist olarak) büyüten annem Fatma Mefkure Budak’a ve annelik emekleriyle beni besleyen tüm kadın ve erkeklere bir anneler günü hediyesidir.

 

 

Yorumlara kapalıdır.