Bu Bebeği Doğurmak İstemiyorum

 

Bu bebeği doğurmak istemiyorum.
Şunun şurasında bir hafta on günüm var doğurmama ama dünyaya gelsin istemiyorum artık.
Oğlan olursa yeniden aynı acıyı yaşamak, kız olursa, kızımın da benim yaşadığım acıları yaşayacak olmasına tahammülüm yok artık. İstemiyorum anladınız mı? İstemiyorum. ben bu bebeği doğurmak istemiyorum!

İki gün sonra on sekizine girecekti kuzum. Çok mu meraklıydı üç kuruş para için bu işi yapmaya! Geçim derdi, yoksulluk çökünce  hayatınıza ne yaparsınız,
çoluk çocuk, bir ucundan tutmak zorunda kalıyorsunuz  nafaka mücadelesinin.
Kuzum da ekmek peşindeydi arkadaşları gibi. Kimi okul masrafı, kimi bakmak zorunda olduğu kardeşleri, anası, babası için, kimisi yol parası kazanmak derdiyle düşüyordu yollara.
Bunu herkes biliyordu, köylü de devlet de, sen de, ben de. Sınır ticareti deniliyordu  adına,
devlet idare ediyordu Irak’tan kaçak mazot getirmemizi  bugüne kadar da  şimdi ne oldu.
Bu sabah aniden değişen ne? Ne günah işledi benim yavrum, bunu hak etmek için ne yaptı söyler misiniz?

Benim yavrum yok edildi. Ölüm değil bu imha edilme!

Çayı koyardım ocağa, demini alana kadar gelirdi kuzum. Yakındır sınır bizim buralara. Seslensen duyulur denir ya öyle işte.
Şöyle böyle dört kilometrelik mesafesi vardır Ortasu köyünün sınıra. Çayı koydum o sabah, çay demlendi, çay karardı, oğlan yok! Çay karardı, içim karardı, oğlan yok. Yüreğim kıpır kıpır, çay fokur fokur, oğlan yok! “Gelemiyoruz, yolu askerler kesmiş” haberi geliyor telefonla.
“Kesmiş” sözüyle elimi kesiyor peyniri kesmeye niyetlendiğim bıçak, yüreğime saplanıyor zıpkın gibi. Sofraya bölerek koyduğum ekmekler gibi bölük pörçük oluyorum. Çay fokur fokur, ekmekler bölük pörçük. Kan bulaşıyor kestiğim peynire. Uçak sesleri geliyor, gümbürtüler geliyor.

Yüreğimdeki yangın yüreğimdeki heyelanların  ölçüsü yok. Yıkılıyor sanki dünya.
Kıyametim kopuyor. Fokurdayan çay taşıyor, söndürüyor ocağı. Böldüğüm ekmekler kuruyor, yüreğim yanıyor. Çayın söndürdüğü ocakla beraber  umutlarım da sönüyor, kuruyan ekmeklerle kuruyor, kararıyorum. Ama umudunu yitirme, yitirmemelisin  diyorum kendime. Gelecek senin  kuzun  diyorum, öyle olsun, gelsin istiyorum, gelmeli diyorum, ne günahı var ki  diyorum. Gelmiyor, gelemiyor ama. Ben bu bebeği doğurmak istemiyorum işte  bu yüzden, tahammülüm yok yeniden yaşamaya bu sabahı. İmha edilecek bir beden, ya da imha edilecek bedenleri doğuracak bir canlı getirmek istemiyorum bu dünyaya. On sekizine girecekti yavrum iki gün sonra. Geçim derdine düşmüştü. Yaşıtlarının  çocuk sayıldığı kantarı yanlış tartan bu dünyada, omzuna yüklenen sorumlulukla çocukluğunu yıllar yıllar öncesinde bırakmıştı. Benim yavrum çocuk olabilmiş miydi ki hiç!

On birde gelen haberle yola çıkan amcası altıya kadar aramış kuzumun imha edilen bedenini. Benim kuzum ne yaptı size? Paramparça ettiğiniz, bu dünyada fazla saydığınız otuz dört günahsız ne yaptı size. Tozu dumana katıp yapılan bombardımanda ilk etapta imha edemediğiniz, iç kanaması olan  on üç bedeni ambulansları devreye sokmayıp imha yoluna gitmeniz hangi vicdana sığar? Yavrunuzun parmağı kanasa nereye kaçacağınızı bilemez, yüreğiniz sızım sızım apar topar hastanelere gidersiniz. Ne farkı var? Bu çocuklarda bizim yavrularımız değil mi? Bizim yüreğimiz sızlamaz mı?
Siz bizimde yüreğimizin olduğuna inanmıyor musunuz yoksa? Kaldı ki parmakları kanamadı sadece bu otuz dört yavrunun, bedenleri imha edildi tümüyle. Biz parmakları kanayınca yavrularımızın, öyle hastanelere koşmayız, kül basarız, toprak sararız, kimi zaman aldırış bile etmeyiz bu küçücük sıkıntılara. Kendiliğinden kurur gider yaramız. Ama bu öyle mi biz yavrularımızı yitirdik, günahsızdılar, suçsuzdular, ekmek peşindeydiler. Siz en ufak bir sıkıntınızda depresyonlara girer, psikologlara koşarsınız, aşamazsınız çoğunuz bize sorun gelmeyen sorunlarınızı. Sizin sıkıntı dediğiniz, sizi depresyona sürükleyen olayları biz fark etmeyiz bile. Yaşadığımız öyle olaylar vardır ki sıra gelmez sizin üzüldüklerinize,  üzülmemize, sizin sorun dediğinize sorun dememize. Biz acının ortasına doğarız, acılarla büyürüz, ufak tefek dikenler kanatmaz elimizi. Yavrularımızı yitirmişiz,
ruhumuzda derin  yaralar açılmış, müsaade edin biz de öfkelenelim. “Sorun” görelim bu yaşadıklarımızı. Kim ister yavrusu on sekizine basarken yok sayılsın yeryüzünden, yaşama hakkı alınsın elinden hunharca. Kim ister onca yok sayılmalara katlanırken üstüne üstlük bir de  yaşam hakkının yok sayılmasını. Siz ister miydiniz? Sizin günahsız kuzunuz imha edilse katlanabilir miydiniz buna?

Ben katlanamıyorum. Ki acılar içine doğmuşum, ötelenmek düşmüş payıma.
Ama depresyondayım, ama artık katlanamıyorum, ama artık yeter diyorum.
Ben bu çocuğu doğurmak istemiyorum bu yüzden. Benim yıllarımı verip gözüm gibi baktığım kuzularım bir anda kurban edilip, kurbanlık koyunun parasını öder gibi ödenecekse ücreti, ben bu kuzuyu, ya da kuzular doğuracak gülümü  getirmek istemiyorum dünyaya. Ben çocuk doğurmak istiyorum, hani  “üç çocuk doğurun” derken kastedilen çocuklarla aynı insan anatomisine sahip, iki eli, iki ayağı, yüreği, beyni ne bileyim işte ciğeri dalağı olan ama bunlara ilaveten, yaşama hakkı da  gasp edilmeyecek çocuk doğurmak istiyorum. Parası verilip de  kurban edilecek, hunharca imha edilecek  kuzular  değil!
S.Dilek Şentürk

* Bu yazıyı, Uludere’de 18 yaşında çocuğunu kaybetmiş hamile bir kadının, doğumu çok yakın olmasına rağmen  ‘doğurmak istemiyorum’ demesi ve her kervana gittiğinde sınırı geçtikten sonra gelen telefonla çayı ocağa koyup bekleyen kadının oğlunun bu kez gelememesi üzerine  yazdım.

Yorumlara kapalıdır.