Beyler birbirini ağırlar: Sol basında Gezi değerlendirmeleri

trabzon-photo-cacouli-beyefendiler-kabinet-foto__33513535_0Yoğurtçu Parkı Kadın forumlarının ilkinde, Gezi direnişi üzerine bir değerlendirme yapmış ve demiştik ki “Kadınlar olarak heryerdeydik, ama söz, yetki karar erkeklerdeydi”. Şimdilerde direniş, Gezi Parkı odağından uzaklaşmış olsa da farklı biçimlerde devam ediyor, edecek. “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” dedik ve  kadınlar olarak parklarda, mahalle komitelerinde yerimizi aldık. Peki mücadele devam ederken, kadınların konumunda bir dönüşüm gerçekleşiyor mu? Söz, yetki, karar noktasında artık kadınların daha etkin olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu soruya yanıt vermek için kapsamlı bir değerlendirme yapmak gerek. Ancak, sol/sosyalist basında Gezi direnişi üzerine yazan ‘fikir önderleri’ arasındaki kadın- erkek eşitsizliğini incelemek kısıtlı da olsa bu anlamda bize yardımcı oldu.

Bir dizi sol/sosyalist yayının, Gezi direnişi ile ilgili sayılarını inceledik. Yazılan yazıların kaçının erkekler, kaçının kadınlar tarafından yazıldığını üşenmeden oturup saydık. Sonucu açıklıyoruz: Praksis, Kaldıraç, Gezi Direnişi (derleme kitap), Agora Gezi broşürleri dizisi, Birikim, Onbirinci Tez (baskıda), Gelenek, Özgürlük Dünyası ve Teori ve Politika dergilerinde Gezi direnişi ile ilgili yaklaşık 136 farklı yazı yazılmış. Bu yazıların sadece 18’nin yazarı kadın. Bu yayınlar içerisinde Agora broşürleri dizisi, Gelenek ve Özgürlük Dünyası’nda ise tek bir kadın yazar dahi yok. Kendilerini ‘ekstradan’ tebrik ediyoruz.

Bu durum bize ne söylüyor? Herşeyden önce Türkiye’de sol/sosyalist düşünsel dünyanın aslında bir tür beyler klübü olduğunu söylemek yanlış olmaz. Şu durumda, genel anlamıyla Türkiye solunu yönlendiren iradenin erkekler olduğu da aşikar. Yine, bu durum, tarihi yazanların erkekler olduğunu bir kez daha gösteriyor. En azından kısa vadede. Böylece, erkeklerin düşüncelerini, değerlendirmelerini tek kıstas olarak görmeye devam ediyoruz. Gezi direnişine bakışımız onların gözünden şekilleniyor. Gezi, hafızamıza onların kalemi ile işliyor.

Kadınların direnişteki varlığı her bakımdan tescillenmiş, hatta kimilerine göre direniş, ‘kadınların isyanı’ adını almışken, düşünsel dünyadaki bu erkek egemen tahakküm aynı zamanda bir görmezden gelme çabası mı? Yoksa, kadınların direnişteki varlığını cinsiyete dayalı kalıplara hapsetmenin bir yolu mu? Tam da bunu işaret etmedi mi Ataol Behramoğlu Gazdan Adam festivalindeki sözleriyle, “isyana şiir, mizah ve kadınlar karışmışsa devrim olmuştur” Direnişin çiçekleri, fedakar anaları, cefakar bacıları kadınlar! Biz kadınlar bu cendereden sıyrılıp kendimizi nasıl tariflediğimizi keşfedebilecek miyiz acaba? Tüm bunlar özünde kadınlara karşı işleyen cinsiyetçi bir işbölümünün nüvelerini göstermiyor mu? Direnişin bazı alanlarında var olmamıza izin veriliyor, hatta bu konuda teşvik ediliyoruz, bazı alanlar ise bize kapalı.

Soracak olursanız yanıtları hazır: “Canım kadınlar yazmak istedi, biz ‘yok olmaz’ mı dedik?” ya da “O kadar ısrar ettik, bir kadın çıkmadı yazı yazacak”. Biz kadınlar biliriz; “yok olmaz” demenin binbir türlü yolu vardır. Evlilik ya da evliliğe benzer ilişkiler içerisinde çoçuklara biz baktığımız, yok evin alışverişiydi, faturasıydı, temizliğiydi, çocuğun okuluydu, dersleriydi diye uğraşıp didindiğimiz için yazı yazmaya pek vaktimiz kalmaz bizim. Boşansak dahi, ‘haftasonu babalığı’ yapmak dışında zaman ayırmaz beyfendiler kendi çocuklarına. Yaşlı anne babalarımızın bakımı da erkek kardeşlerin değil, bizim omzumuzdadır.

Yine, aynı evi paylaştığımız bir erkek sevdiceğimiz varsa; ve de eli kalem tutuyorsa, onun yazdıkları ya da yazmayı planladığı yazılar hep daha önemlidir. Ne vardır canım bir hafta on gün biz yapıversek ev işlerini, yemeği, alışverişi… Oysa ki hiç bitmez beyefendilerin yazma faaliyetleri. Bir de bakarız ki, bırak artık kalem oynatmayı okumaya bile zaman bulamayız iş yapıp yorulmaktan. Tek yok sayılmamız böyle de olmaz, bir de yazdıklarını okuruz beylerin. İmla düzeltmesinden, alıntıların türkçeleştirilmesine, sayfa formatının verilmesine kadar türlü işleri de biz yaparız. Ama adımız yazının teşekkür bölümünde geçmez. Büyük büyük beyefendi üstadlarından doğru dürüst bir geri dönüş bile almadıkları halde, yazısında minnetle teşekkür ederler kıymetli zamanları için. Yazıda bir teşekkürü bırakın, sözlü bir teşekkür bile etmez beyimiz bize. Zira hayatı paylaşırken teşekkür mü edilirmiş?

Hasbel kader yazı yazmak için zaman bulduğumuz ve gerekli becerileri edindiğimiz de olur elbette. Ancak evişlerinden bir şekilde yakayı kurtarsak dahi beyfendiler klübü, farklı yaklaşır bize. Erkekler gibi korunup, kollanmayız. Özgüvenimiz tavan yapana kadar şişirilmez. Tam aksine, kadın olduğumuz türlü çeşit vesilelerle hatırlatılır. İçten içe ciddiye alınmadığımızı biliriz çoğu zaman. Bu durum kimimizi öfkelendirir, kimimizin ise özgüvenini hırpalar. Elbette ki bu ortamda nice kadın, bir düşün insanı olarak erkekler kadar takdir görmez, cesaretlendirilmez, ve sonuçta da özgüven geliştirmesine izin verilmez. Bunun en iyi yöntemlerinden biri de beyfendiler klübünün genç kadınlara sunduğu biricik fırsat olan, ‘üstadların’ sevdiceği olmaktır çoğu zaman.

Yine, bu tür yayınlar için ilk akla gelen kişi genellikle bir erkektir. Aynı konuda çalışan kadınlar da olduğu akla gelmez çoğu zaman. “Bizim Ahmet, bizim Mehmet” yazar her daim o konuda. Dergiden dergiye dolaşır aynı Ahmetler, aynı Mehmetler. Ayşeler, Fatmalar ‘bizden’ değildir çünkü. Dergiye yazı teslim etmenin son tarihi de nedense hep geç kalan ‘mühim’ erkekler için ertelenir. Hatta derginin çıkışı bu yüzden gecikir. Ama okullar açıldığı için yazısını yetiştiremeyecek olan bir kadın için asla ertelenmez bu son teslim tarihi. Beyler birbirini ağırlar. Bir anda bir de bakmışsınız ki ‘mühim’ düşün insanı oluvermişlerdir. Düşünsel dünyamızın çoraklığının bir nedeni de bu güçlü cinsiyet ayrımcılığı olsa gerek.

Bu koşullar altında sorabilirsiniz,  “yazıp, çizecek olanlar erkekler değil de biz mi olacaktık?” Evet haklısınız. Ancak, kendi tarihimizi kendimiz yazmak, uçan sözlerimizi kalıcı hale getirmek ve daha da önemlisi birbirimize aktarmak durumundayız. Böylelikle kadınlar olarak bu direnişi kendi gözümüz ile değerlendirmek zorundayız. Bunun en kalıcı yollarından biri yazmak. Öyle ya da böyle yazmak. Yazma becerilerimizi geliştirmek ve kendimizde bu iddiayı görmek.

Sosyalist Feminist Kolektif olarak, Internet sayfamız tüm kadınlara açık. Gezi direnişi ile ilgili yazdıklarınızı, yazacaklarınızı bekliyoruz. Halen sizi yazı yazma konusunda yeterince cesaretlendiremediysek, pratik bazı önerilerimiz de var:

       Hiç kimse doğar doğmaz eline kalem alıp yazmaya başlamadı elbette. Herşey gibi yazı yazmak da öğrenilebilir birşey. Şimdi kitaplarını her yerde gördüğümüz birçok ünlü kadın yazar, yazmaya çok geç başladı. Hatta bu kişilerin büyük kısmı yüksek öğrenim de görmedi: Mesela Anja Meulenbelt ve Marilyn French. Yani yazmaya başlamak için ne yüksek öğrenimli olmamız gerekiyor ne de bu nedenlerle yazmayı ertelememiz.

       Hepimizin kendine göre bir yazı yazma biçimi var. Kimimiz yazıyı okuyanı her yazısında hafifçe gülümsetebilecekken, kimimiz daha ciddi bir üslupla yazabiliyor. Ancak kendi yolumuzu keşfedinceye kadar denemeliyiz ve hatalar yaparak öğrenebiliriz.

       Boş bir sayfanın karşısına oturmadan önce, ne yazabilirim diye düşünmek rahatlatıcı olabilir. Bazen not alabiliriz fikirlerimizi dolmuşta-otobüste, bazen de başka yazıları okurken belirir fikirler zihnimizde. Elbette herkesin kendi yöntemi olgunlaştıracaktır yazı yazma hevesini de.

       Yazımızı önce bir kağıttan okumak daha kolaydır sanki. Hem böylece yaptığımız hatalar varsa onları daha rahat görebiliriz bir bilgisayar ekranına göre. Hem de kağıtta olunca yanımızda taşıyabiliriz ilk bulduğumuz boşlukta okumak için.  

       Sesli okumak da kendi cümlelerimizi test etmek için iyi bir yöntem olabilir.

       Yazılarımızı bizden başka birinin okuması da ilk kez yazı yazan için de daha önce defalarca yazı yazmış birisi için de öyle önemli ki. Böylece arkadaşımız ya da arkadaşlarımızdan alacağımız eleştiriler, önerilerle yazımız daha da okunur olacaktır. Bu aşama ilk deneyimde moral bozucu olabilir. Hatta demek iyi yazamıyorum diyebiliriz kendi kendimize ama her söyleneni kabul etmek gerekmezken, düşüncelerimiz üzerinden bir kez daha geçip daha da netleştirebiliriz argümanlarımızı. Zamanla yazılarımızı düzenli paylaştığımız belirli arkadaşlarımız olduğunda heyecanlı bir bekleyişe döner onlardan gelecek öneriler.

       Belki de çoğu kadının yazdıklarını paylaşmaktan çekinmesine neden olan, yazılarını bir erkeğe okutmak zorunda olması. Oysa çevrenizde yazdıklarınızı okumaya hevesli ne çok kadın olduğunu farkedince üzerinizden kalkıverecek o erkek baskısı da.

       Yazıyı bitirdiğimizi düşündükten sonra, bir ya da iki gün ara verip, tekrar yazıya geri dönmek ve düzeltmeler yapmak çoğumuzun işine yarayabilir.

       İmkan varsa da yazma faaliyetimiz için ister herkes gece yattıktan sonra mutfak masası ya da başka bir masayı, eğer mümkünse de başkası tarafından kullanılmayan bir masayı, küçücük de olsa kendimizin yapsak ve çalışma mekanımıza dönüştürsek yazmak bir o kadar daha kolaylaşabilir.

       Son olarak, yazdıkça, deneyip yanıldıkça daha iyisini yapabileceğimiz için yazmaktan vazgeçmeden yazmaya devam etmeliyiz.

 

Yazılarınızı bekliyoruz: sosyalistfeministkolektif@gmail.com  

Yorumlara kapalıdır.