Yağlı süngerden spirale

dogum-kontrolİlkbahar Atılgan 

Öteden beri bedenimiz ve kimliğimiz üzerinden elini çekmeyen patriyarka, “Nasıl kontrol edebilirim ve sömürebilirim?” sorusunun karşılığını her an üretti. Moda, kozmetik gibi alanlarla, bu alanların geliştirilmesiyle kontrolü ve sömürüyü kolaylaştırdı. Görünmez kıldı. 

Bedenimizin en önemli özelliği doğurganlığımızdır. Tıp alanında yapılan çalışmalar sayesinde patriyarkanın doğurganlığımız üzerindeki eli, kontrolü daha çok sağlıyor. Aristo’dan Hipokrat’a ve Soranus’a kadar birçok bilim insanı hamileliğin önlenmesine dair çalışmalar yapmışlar.

Savaşlarda ve üretimde kullanılacak insana duyulan ihtiyaca göre doğur(ma)mak geleneklerle, yasal düzenlemelerle kontrol altına alınmış. Bazen düşük yapmak, kürtaj gibi hamileliği sonlandıran biçimlere izin verilmiş bazen ağır cezalarla bunların önüne geçilmiş. Bekaret kemeri, kadın sünneti gibi ilkel yöntemlerle hem doğur(ma)mak hem de kadının cinselliği özgürce yaşaması engellenir.

Eski Çin’de kadınlar hamile kalmamak için vajina içine civa zerk ediyorlardı ve erken yaşta ölüyorlardı. Eski Mısır’da yağa batırılmış süngerle vajina yolunu tıkıyorlardı. Hamile kalmanın, çocuk doğurmanın veya düşürmenin tüm riskini taşıyanlar onlardı. 19.yüzyılın ikinci yarısından sonra teknolojik gelişmelere paralel olarak ve daha sistemli biçimde doğum kontrol yöntemleri çeşitlendi. Ancak bu yöntemlerin yüzde doksanı bedenimiz üzerinden geliştirildi. Peki neden? Bunun nedeninin kadın bedeninin erkek bedenine göre dıştan müdahaleye daha uygun olması olduğunu söyleyebiliriz. Peki bunun üstünü azıcık kazıyıversek önümüze başka nedenler çıkar mı acaba?

Doğum kontrol yöntemlerinin çeşitlenmesi ile cinselliği “özgürce”, “sınırsızca” yaşamaya başladık. Ancak bu durum patriyarkanın kadınlara verdiği bir sus payı olsa gerek;  ya da bazen ortaya çıkarılanın istenmeyen yan etkisi gibi bir şey belki de. Spiral gibi bir cismi içimizde taşımaktan, her gün unutulmaması gereken hapı almaktan, krem, köpük, fitil gibi maddelerin kullanımından dolayı çeşitli rahatsızlıklar yaşarız. Aşırı şişmanlarız ya da zayıflarız. Mizacımız değişir; sinirli bir ruh haline sahip oluruz, elimizin titremesine, içimizin bulanmasına engel olamayız. Olmadık yerlerimiz tüylenir. Adette düzensizlikler yaşamaya başlarız. Uzun süre korunma bazen kısırlığa neden olur. Ama istenmeyen hamilelikleri yaşamaktan, bıçak altına yatarak kürtaj olmaktan kurtuluruz. Tüm bu yöntemlerin bedenimize ve ruhumuza getirdiği yük istenmeyen hamileliğe ya da kürtaja göre devede kulak elbette. Hatta bu yöntemlerden bazılarının kullanımının çeşitli kanser türlerini önlediği açıklanırken bazı kanser türlerini de tetiklediği her nedense gizlenir. Bu tür açıklamaları okurken “Neden erkekler için doğum kontrol araçları üretilmez ki!” diye düşünmekten kendimi alamam.

Üzerimize giydirilen rollere ait giysiler, kontrolü derinleştirir. Ne zaman  “ucuz” emeğe ihtiyaç duyulsa patriyarkanın eli devreye girer. Kadın, aile-ev ortamından sokağa, iş yerlerine çekilir. Harıl harıl politikalar üretilir. İşte bunlardan bir tanesidir doğurmamızın kontrol altına alınması ile ilgili yapılan çalışmalar. Bunun için az çocuğa sahip olmanın önemi anlatılır. Doğum kontrol araçlarının üretimi arttırılır. Ulaşabilirliği kolaylaştırılır. Ücreti düşürülerek rahat alımı sağlanır. Çünkü çalışan kadının hamile kalması işverene artı yük demektir. Doğum izni, emzirme izni, kreş, çocuk bakım odası gibi şartların yerine getirilmesi demektir. En önemlisi ise hamile kadının iş verimini düşüreceğinin hesaplanmasıdır. Bugün bir iş yerine yapılan başvurularda “ne zaman anne olmayı düşünüyorsunuz?” sorusu iş olsun diye sorulmaz.

Gerekli görüldüğünde işten ilk çıkarılanlar, sokaktan ilk uzaklaştırılanlar,  eve ilk gönderilenler kadınlardır. Çünkü erkek egemen sistem kendisini koruyabilmek için en alt tabakadaki erkeği asgari ölçüde korur, ev içindeki otoritesini sarsmamaya özen gösterir. Kadının emeğine ihtiyaç duyulmadığında kadın-ev ilişkisi pekiştirilir. Kadının ev içi emeği görünmezdir çünkü. Hamile kalınmasının önü açılır. Bu yüzden de doğum kontrolünü sağlayan araçların üretimi düşürülür, ücretleri yükseltilir, ulaşımı zorlaştırılır. 

Emeğimizin kontrolünü sağlayan doğum kontrol yöntemleri bizi  “koruyor” ve “özgürleştiriyor” olsa da erkeğin bedenini kontrol etmesinin önünü açmıyor. Erkek, cinselliği keyfince, sorumsuzca, bencilce, hoyratça yaşamaya devam ediyor. Cinsellik erkek lehine daha çok metalaştırılıyor; mekandan, zamandan ve duygudan koparılıyor.

Hamile kalırsam ya da kalamazsam korkusu ile yaşanacak tüm sıkıntı, sömürü ve patriyarkanın bedenimiz üzerindeki işgali son bulmalıdır. Erkeklerin de kullanacakları doğum kontrol yöntemlerinin geliştirilmesi ve kullanımının yayınlaştırılması önemlidir. Öyleyse ilk önce en yakınımızdaki erkeklere  yüzümüzü çevirsek mi!!!

Bu yazı Feminist Politika’nın 2. sayısında yayınlanmıştır. 

 

 

Yorumlara kapalıdır.