Şiddet değil, erkek şiddeti


meri-yazMeriç Eyüboğlu

Dört yanımızı ölümler, tecavüzler, tacizler, intiharlar kaplamış durumda. Şiddet üstümüze üstümüze geliyor, neredeyse hepimizde/tüm kadınlarda bir köşeye sıkışmışlık duygusu bırakmayı sürdürüyor.

“Şiddet” medyanın, pek çok sivil toplum kuruluşunun, siyasi partilerin, toplumun pek çok kesiminin de “ilgi odağı” haline geldi. Bu nedenle de son yıllarda kim tarafından uygulandığı (faili) ve mağduru belli olmayan bir soyut şiddet tasavvuru ile karşı karşıya kaldık. Kampanyalar birbirini izliyor ama öznesi kadınlar, faili erkekler değil, bütün toplum. Şiddeti yaratan, uygulayan, sürdüren erkeklere neredeyse söz söylenmiyor.

Oysa söz konusu olan şiddet değil, erkek şiddeti.

 

Şiddet evde, ailede, “sıcak yuva” da erkeklerin tekelinde. Bunu meşrulaştıran, buna kılıf olansa öncelikle AİLE. Bu yüzden kadınlar sadece ev içi şiddete, en azından yakın akrabaların bilgisi ve sessiz “onayı” ile yıllarca sistematik olarak uğruyor, hatta öldürülüyor.

Ama ‘kadına yönelik erkek şiddeti’ sadece evde, ailede yani özel alanda değil, yaşamın her alanında, çeşitli yüzlerle karşımıza çıkıyor. Bazen sevgilinin tecavüzü, eski bir kocanın “intikamı” olurken, bazen ustabaşının elle sarkıntılığı, siyasal bir partide “şef”in tacizi, arkadaşınla gittiğin bir kafede garsonların veya lise öğretmeninin tecavüzü olabiliyor…

Gözaltında veya cezaevinde “politik suçlu” ve Kürt kadın olmaksa; çoğu zaman erkek şiddetinin katmerlisini (devlet şiddeti ile de kol kola girerek) yaşamak demek.

Ama medya, yasalar, devlet büyüklerinin ağzından düşürmediği (soyut) şiddetin nedeni; ruhsal hastalık, kötülük, yoksulluk, en çok da eğitim eksikliği olarak izah ediliyor. Oysa erkek şiddetinin kökeninde patriyarka/erkek egemen sistem ve erkeklerin bundan sağladığı maddi çıkarlar yatıyor. Bu nedenle erkeklerin şiddetten vazgeçmesi bir eğitim sorunu değil, olsa olsa ayrıcalıklarının elinden alınması sorunu olabilir.

Bu nedenle erkek şiddetine karşı feminist mücadelenin yolu, sadece şiddeti farkettirmekten (moda deyimle farkındalık yaratmaktan) değil, illa ki yıkıcı ve radikal bir mücadeleden geçiyor. (Bu isyanın içinde “aile”ye ayrı bir yer açmalı ve her zamankinden daha çok ve yüksek sesle sorgulamalıyız diye düşünüyorum.)

Kadın cinayetlerine ilişkin yürüttüğümüz mücadele de, bu toplamın bir parçası olarak değerlendirilmeli.

 

Kadın cinayetleri politiktir

Adalet Bakanlığının istatistiklerine göre kadın cinayetleri 7 yılda yüzde bin 400 arttı. Anadolu Üniversitesinin 1998-2006 yılları arasını kapsayan çalışmasına göre ise 8 yılda, 5 bin 673 kadın intihar etti. İntiharların önemli bölümünün, erkek baskı ve şiddetinden kaynaklandığı düşünülünce, bir “tesadüfle” karşı karşıya olmadığımız ya da durumu ruhsal bozukluk veya eğitim eksikliği ile açıklayamayacağımız ortada.

Fotoğrafın bütününe bakınca, kadın cinayetlerinin aynı nedenden/aynı kökten kaynaklandığı görülüyor; erkekleri ve kadınları belirlediği toplumsal roller içine hapseden cinsiyetçi sistemden. Bu rollerden bizim payımıza bolca namus, edep, haya, vefakar eş, saçlarını süpürge eden anne… gibi şeyler düşüyor. Erkeklere ise daha çok delikanlılık, güçlülük, namus bekçiliği üçlemesine yaslanan “erkeklik”. Bu nedenle televizyon programına çıkıp şiddet gördüğünü söyleyen Birgül Işık’ı, “namusuna halel gelen” oğlu, tecavüze uğradığı için hamile kalan Kadriye Demirel’i abisi, boşanmak isteyen Ayşe Yılbaş’ı “kocası”, Pippa Bacca’yı beyaz gelinlikle otostop çeken yabancı bir kadın olduğu için, yoldan geçen herhangi biri…; hep aynı düstur nedeniyle öldürüyor; kadınların bedenleri ve hayatları, erkeklere aittir!

Bedenlerimizin ve hayatlarımızın tasarrufunu ‘namus’, “iffet”, aile, din, gelenek, yasa adına erkeklerin kullanımına sunan erkek egemen sistem nedeniyle; öldürülmek için, başkaca bir şeye hacet yok. Sadece kadın olmak yeterli. Bu nedenle kadın cinayetleri, hâlâ toplumun büyük bölümünde “kabul” görüyor, “meşru” ve “haklı” sayılıyor.

Yani kadın cinayetlerinin kökeninde de –tıpkı politik cinayetler olarak adlandırılan diğerlerinde olduğu gibi- bir “politika” var. Patriyarkanın esası/ sırtını yasladığı, “erkeklik politikası” var. Bu nedenle kadın cinayetleri, politik cinayetlerdir.

Kadın cinayetlerinin durması için yürütülecek mücadelenin ise erkek egemen/patriyarkal sistemle mücadeleden geçeceği malum. Ancak hiç kuşkusuz ki, bu iddia hemen şimdi yapılabilecekleri ertelemek anlamına gelmiyor.

Haksız tahrik indirimi de, hemen şimdi yapılabilecekler listesinde üstlerde yer alıyor. Çünkü kadın cinayetlerinde faillere verilen cezalar, Türk Ceza Kanunu’nun 29. maddesinde yer alan “haksız tahrik” düzenlemesinden hareketle, kırpılıyor, kuşa dönüşüyor. Bu nedenle haksız tahrik indirimine yönelik yürüttüğümüz mücadele, aynı zamanda cinsiyetçi sisteme karşı da mücadele demek.

“Haksız tahrik indirimi” aslında her eve lazım

Kanunun 29. maddesi; “Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet ve şiddetli elemin etkisi altında” suç işleyen kimseye verilecek cezanın indirilmesinden söz ediyor. Yani haksız tahrik nedeniyle cezanın hafifletilmesi için; mağdurun, hukuka aykırı bir davranışının bulunması, bu davranış nedeniyle saldırganın öfke veya üzüntü duyması ve bu hiddet ve şiddetin etkisi ile suç işlemesi gerekiyor.

Dolayısıyla Mahkemeler “haksız tahrik davalarında”; boşanmak isteyerek, çocuğun velayetini isteyerek, sevişmeyi reddederek, beyaz tayt giyerek, çantasında doğum kontrol hapı veya aşk şiirleri taşıyarak, alışveriş yaparak, izin almadan gezmeye giderek, cep telefonunda şüpheli mesajlar bulundurarak kadınların haksız bir davranış içinde bulunduğuna ve katilini bu haksız davranışları ile hiddet ve şiddete sürüklemiş olduğuna karar veriyor. Bu hiddet ve şiddet altında karısını, sevgilisini, kızını, kardeşini öldüren erkeklere verilen cezalar da indiriliyor (!).

Ama 20 yıl boyunca kocası tarafından her türlü şiddete maruz kalan bir kadının, bu adamı öldürmesi halinde, 29. madde işletilmiyor. Kanun metnine göre ölçü; “mağdurun (bu örnekte erkeğin), hukuka aykırı bir davranışının bulunması, bu davranış nedeniyle kadının öfke veya üzüntü duyması ve bu hiddet ve şiddetin etkisi ile suç işlemesi” değil miydi? Oysa Adana’da feministler ve feminist avukatlar tarafından takip edilen 2 ayrı davada, kocasını öldüren kadınlar için haksız tahrik indirimi uygulanmadı.

Fazla söze hacet yok; tahrik indirimleri bu ülke hukuk sisteminin ne kadar cinsiyetçi olduğunun en açık göstergesi.

Aksi halde sevişmeyi reddettiği için kocası tarafından oracıkta silahla vurularak öldürülen Ö.Y.’nin davasında; “Olay gecesi cinsel ilişki teklif ettiği eşi olan maktülenin, kendisini iteklemesi, yataktan düşürmesi ve hakaret etmesi sanık lehine haksız tahrik teşkil eder” diyerek, tahrik indirimini onayan Yargıtay 1 Ceza Dairesi’nin kararı nasıl anlaşılabilir?

Sadece yargı da değil; sistemin tümü, bir erkeği kurtarmak için harekete geçtiğinde, hastanelerden Adli Tıp Kurumu’na, yüksek yargıdan adalet teşkilatının tüm birimlerine kadar, siyasetçilerle de dahil olmak üzere, bütün mekanizmalar tüm gücüyle erkek saldırganı kurtarmak için işliyor.

Öldürüldükten sonraki “adalet” yetmez, yaşamak istiyoruz

Biz 29 maddenin değiştirilmesini değil, doğru ve adil uygulanmasını istiyoruz. Oysa kanun metninde yazmasa da, haksız tahrik erkeklerin uğradıkları “haksızlıklarla” ilgileniyor. Ve görüldüğü gibi, yaptığımız her şey erkeklerin “kanına” dokunabiliyor (!) Onlara karşı “haksızlık” olabiliyor. Bu nedenle aslında haksız tahrik indirimi=erkeklik indirimi anlamına geliyor.

Talebimiz belli; kadın cinayetlerinde, haksız tahrik indirimi uygulanmasın.

Uygulanmaması; belki Sevim Zarif, Ayşe Yılbaş, Pippa Baca, Satı Korkmak’da olduğu gibi caydırıcı bir etkiye yol açabilir, başka kadınların aramızdan ayrılmamasını sağlayabilir. Ama kaybettiklerimizi geri getirmeyecek, bunu biliyoruz. Bu nedenle kadınlar öldürüldükten sonraki “adalet” yetmiyor/yetmemeli, önemli olan kadınların yaşaması olmalı.

Oysa yaşarken de, aynı cinsiyetçi sistemle karşı karşıyayız. Güldünya, devletin koruması altındayken öldürülmedi mi? Karakola giden kadınlar, hâlâ gerisin geriye evlerine gönderilmiyor mu? Mahkemeler hâlâ erkeğin evden uzaklaştırma kararını, kılı kırk yararak vermiyor mu? Şikayet dilekçeleri hâlâ savcılıkların önünde işlem yapmak için bekletiliyor ve/veya işlem yapılmaksızın takipsizlik kararları ile sonuçlanmıyor mu?

Ama Kürt kadınlarının, Şemse Allak’ın cenazesine sahip çıkmasının, cenazesini kadınlar olarak kaldırmasının üzerinden geçen bunca yıl içinde değişenler de var. Bu başlangıç, kadın cinayetlerinde taraf olmanın da miladı oldu. Sonrasını irili ufaklı kampanyalar ile duyurma/ilan etme süreci, ardından da davaların takibi ile kadınlar adına “müdahil” olma izledi.

Bugün erkek şiddeti ve kadın cinayetleri; sadece hukuki (haksız tahrik vb) sınırlara zaptedilemeyecek kadar geniş ve politik bir mesele halini aldı. Daha uzun yıllar gündemimizi “işgal” edeceği görülüyor. Ama güçlenerek yürüyoruz ve her geçen gün, daha çok kadın şiddetin “kader”imiz olmadığını farkediyor.

 

 

Yorumlara kapalıdır.