Şiddet yasa taslağı ve geldiğimiz nokta

Deniz Bayram

Kanun hükmünde kararname ile kurulduğu günden bu yana kadınlar, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı`nın adında, `kadının` adının olmamasına dair eleştirileri ile protestolarına devam ederken, yeni bakanlık, şiddete karşı yeni bir yasa taslağını gündeme getirdi. Görüyoruz ki, uluslararası alanda kadına yönelik şiddetten dolayı mahkum edilmiş ilk ülke olarak tarihe geçilmesi ve kadın cinayetleri ile şiddete dair çetele tutulması karşısında, bakanlığın ilk adımı yeni bir şiddet yasası yapmak yönünde oldu.
Yürürlükte olan 4320 sayılı yasa, elbetteki pek çok eksiklikleri olan yetersiz bir yasaydı ve 1998 yılından bu yana adı da dahil olmak üzere, kadın hareketinin eleştirdiği bir yasa olmuştu. Kadınlar, bu yasal yetersizlik ve uygulamanın, kadının şiddetten korunması ve şiddetin ortadan kaldırılması anlayışından uzak olması nedeni ile kendilerini şiddete karşı işlevsiz bir süreç içerisinde buluyorlardı. Bu süreç, her gün beş kadının öldürüldüğü bir gerçekliği karşımıza çıkardı.

Bu doğrultuda, yeni yasa ile şiddete karşı nasıl bir mücadele verileceği, tam da İstanbul Sözleşmesi`nin İstanbul`da imzaya açılmasının akabinde başlaması ile en önemli gündemimiz haline geldi. 236 kadın örgütünün oluşturuduğu ‘’Şiddete Son Platformu’’ tarafından hazırlanan ve İstanbul Sözleşmesi ve diğer uluslararası sözleşmeler referans alınarak hazırlanan yasa taslağı, bu süreçte `kadın örgütlerinin yasa taslağı` olarak bakanlığa sunuldu.
Bakanlık tarafından hazırlanan ve yapılan çalışmalarda ve basında, yasada yer alması planlanan elektronik takip sistemi, şiddet uygulayan erkeklerin rehabilite edilmesi gibi pek çok konu haber edildi. Ancak sorulması gereken soru, şiddet, patriyarkadan, erkek egemen bir sistemden beslenirken, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ve temelde bununla mücadele politikalarının yasaya ne denli yansıyacağı idi.

ŞİDDET YASA TASARISI `AMAÇ VE KAPSAMI`

Kadına yönelik şiddete karşı mücadele içerisinde dünya örneklerine baktığımızda, yasalar ya İspanya modelinde olduğu gibi bütün mevzuatı reforme eden, geniş kapsamlı ve `eşitlik` perspektifini yansıtan şiddet yasaları olarak ya da sadece ‘’uzaklaştırma-koruma kararı’’ yasaları olarak düzenleniyor. 4320 sayılı yasa, bu modellerden salt ‘’koruma kararına’’ ilişkin bir yasadır. Oysa ki, şiddet yasasında öncelikle, şiddetin özel dinamiklerinin göz önünde bulundurularak, eşitlik ekseninde düzenlemelerin yer alması asıldır. Bir şiddet yasası, işe bu nedenle fiili eşitsizlikleri, toplumsal cinsiyet rollerini tanımlamakla, amaç ve kapsamı ile temel ilkelerini bu doğrultuda hazırlamakla başlamalıdır.
Yeni yasanın tüm kadınları ve çocukları koruyan bir yasa olması kadınlar için çok önemliydi. Başbakanlık`a sunulması ile; ‘’yakın ilişki’’ ifadesinin çıkarılması sonrasında, kadın örgütleri olarak yaptığımız basın açıklamasında da ‘’canımız üzerinden pazarlık yapmayız’’ diyerek tüm kadınların yasa kapsamına alınmasından vazgeçmeyeceğimizi belirttik. Böylece, yasa taslağında, kadınların, çocukların , şiddet gören aile bireyleri ve tek taraflı ısrarlı takip mağdurları yasa kapsamına alındı. Tek taraflı ısrarlı takip mağdurlarının (stalking) yasa kapsamına alınması ile kadın ve erkek arasında hiçbir şekilde ilişki bulunmaması halinde de, ısrarlı takibe maruz kalan kadınların yasadan yararlanması mümkün oldu.

Yasanın amaç ve temel ilkeleri konusunda getirilen en önemli düzenleme, kanunun Türkiye`nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin de esas alınarak uygulanması hakkındaki hükmüdür. Zira, Anayasa 90. madde uyarınca temel hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda iç hukuk yasalarından da öncelikli uygulama alanına sahip olan uluslararası sözleşmelerin uygulamada neredeyse adının olmadığı bir gerçek. Böylece esasında zaten uygulanması gereken uluslararası sözleşmelere bu yasa lafzında düzenleme getirildi.

YASA TASARISININ ÖNGÖRDÜĞÜ UYGULAMA

Bakanlığın göreve geldiği tarihten bu yana, karşımıza pek çok taslak örneği geldi. Zaman zaman bütün bu örnekleri yeniden yorumlama ve üstüne yazıp çizmeyi bitiremeden yeni taslak metinleri karşımıza çıktı. Ancak, 10 Ocak 2012`de yayınlanan yeni taslak, bütünüyle bir sistem değişikliğini öngören farklı bir taslak olarak karşımıza çıktı. Bu taslağa göre, yargılama muhakemesi yapılması gereken ve ancak hakimin görevi olabilecek konuların, mülki amirlerin görev alanı olarak hazırlandığını gördük. Koruyucu ve önleyici tedbirlerden kadın açısından hayati önem taşıyan birçok hususun ve temel hak ve özgürlükler ile ilgili konuların yargı organlarının görev alanından çıkartılıp özellikle küçük yerlerde ‘’bağımsız olmayacağı’’ aşikar olan ve esasında siyasi otoriteler olan mülki amirlere verilmesi bu yasa kapsamında kabul edilemez bir olguydu. Bu konuya ilişkin olarak yaptığımız itirazlar öncelikli olarak dikkate alındı. Gelinen son noktada, taslakta, sadece kadının kolayca ulaşabilmesini sağlayan barınma yeri sağlanması, geçici yardım yapılması, acil durumlarda fiziki koruma sağlanması gibi kadını koruyucu ve yargılama muhakemesi gerektirmeyen hususların mülki amirler tarafından verilmesi, hakimlerin de diğer hususlarda ve esasta tüm konularda (mülki amirler tarafından verilen tedbirler hakkında da) karar alması düzenlendi. Bununla birlikte hakimlerin alacağı tedbirlerin sınırlı tutulması yerine uygun göreceği başkaca tedbirlere de hükmedebilmesi düzenlendi.

Şiddet halinde, özellikle akut durumlarda, şiddet uygulayanın derhal uzaklaştırılması ve kadının şiddet ortamından uzak kalmasının sağlanması konusunda kolluğun yetkilerinin arttırılması da yasaya girmiş oldu. Çünkü özellikle akut durumlarda, yetkili olmadığını ifade ederek herhangi bir işlemde bulunmayan kolluğun artık şiddet uygulayanı derhal uzaklaştırma, şiddetin önlenmesi ve şiddet uygulayan bireyin yaklaşmaması konusunda ilk aşamada yetkili olacak.
Bizler biliyoruz ki, hayati tehlikesi var olan öyle vakalar var ki, kadının içinde bulunduğu bu tehlikenin sonlandırılması için bazen, kimlik değiştirilmesi gibi gizlilik esasını alan tedbirlerin alınması zorunludur. Yasa taslağında da hayati tehlikenin mevcut olduğu şiddet olaylarında, Tanık Koruma Kanunu hükümleri uyarınca, kanunda belirtilen makamlar tarafından, kimlik ve ilgili olabilecek bilgi ve belgelerin değiştirilmesi mümkün olacak.

TEDBİR KARARINA UYULMAMASI HALİNDE NE OLACAK?

Şiddetin cezasızlık hali, şiddetin meşru görüldüğünün bir göstergesidir. Temelde verdiğimiz mücadele konularından biri de bu cezasızlık haline ilişkindir. Şiddetin uygulanması halinde, kadının şiddet ortamından derhal uzaklaştırılması sağlansa da, şiddet uygulayanın tedbir kararına uymaması halinde, bir tokatla başlayıp kadın cinayetlerine giden bir süreç var önümüzde. Bu nedenle tedbir kararlarına uyulmamasının bir yaptırımı olmaması, beraberinde şiddetin tekrarını, sürekliliğini getirmektedir.
4320 sayılı yasada, tedbir kararına aykırılık halinde verilecek hapis cezasının neredeyse uygulanabilirliği söz konusu değildi. Ceza dosyalarının açılması; verilen cezaların ertelenmesi, hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kısa süreli seçenek yaptırımlar gibi fiili olarak uygulanmayan bir hal teşkil ediyordu. Yani ‘’teoride yer alan ceza’’ esasında ‘’fiili bir cezasızlık’’ haline dönüşüyordu.

Yeni yasa tasarısında kadınlar özellikle, bu işlevsiz cezai kuruma işlerlik kazandırmak istediler. Süreç içerisinde Bakanlık tarafından düzenlenen taslakta ‘’zorlama hapsi’’ kavramı yasaya girdi. Ne var ki, taslağın 10 Ocak 2012 tarihinde yayınlanan halinde, erkeğin taahhüt etmesi halinde zorlama hapsinin uygulanmayacağına ilişkin düzenleme, esastan itiraz ettiğimiz bir konuydu. Yasanın caydırıcılık mekanizmasının, şiddet uygulayan erkeğin taahhüdüne bağlı tutulması itirazlarımızın temel noktasını oluşturdu. Böylece, ‘’taahhüt’’ şartı taslaktan çıkartıldı. Halihazırdaki düzenlemeye göre, tedbir kararına uymayan kişilerin ‘’fiili başka bir suç teşkil etse bile’’, üç günden on güne kadar zorlama hapsine, tedbir kararına uymamanın tekrarı halinde ise altı ayı geçmemek üzere on beş günden otuz güne kadar zorlama hapsinin uygulanması söz konusu olacak.
Yasa tasarısı tedbir kararlarının süresi bakımından da yeni bir düzenleme getirdi. Kadınların, tehlike esasının gözetilerek tedbir kararlarının gerektiğinde süresiz verilebilmesi talebine yer verildi. Uygulamada karşılaşılan en önemli sorunlardan biri, tedbir kararı için başvurulan mahkemelerin verdikleri yetkisizlik kararları idi. Kadınlar, bu süreçte, adli prosedür içerisinde ikincil mağduriyetlerle karşı karşı kalıyor ve tedbir kararının alınması gecikiyordu. Tasarının getirdiği yeni düzenlemede özel bir yetki usulü getirildi ve tedbir kararlarının en kolay ulaşılabilecek, aile mahkemesi, mülki amir ve kolluk tarafından alınacağı konusunda mutabık kalındı.

ŞİDDET YASASINA İLİŞKİN SÜREÇ İLE BİRLİKTE KADINLARIN MÜCADELESİ DEVAM EDİYOR

Yasa taslağında, olumlu olarak değerlendireceğimiz noktaların yanı sıra var olan eksiklikler konusunda kadınların mücadelesi önümüzdeki süreç içerisinde de devam ediyor.
Yasa taslağında, 7-24 çalışacak olan ve ‘’tek kapı’’ esasını benimseyen kadın merkezlerinin kurulmasını öngören düzenleme yeni bir yapılanma olarak karşımıza çıktı. Öngörülen bu merkezlerin yeni yapılar olarak karşımıza çıkması ve bu yeni yapılar üzerine çalışmaların devam ettiğini, yasada yer alan düzenlemenin geliştirilerek daha iyi bir şekilde formüle edilmesi gerektiğini vurgulamak gerekiyor. Çünkü, merkezlerin işlerliği, bu merkezlerde kadın örgütleri ile sağlanacak işbirliği, merkezlerin çalışma esaslarının kapsamlı düzenlenmesi konusunda kadın hareketinin talepleri devam ediyor.

Kadın örgütleri kadına yönelik şiddet davalarında ‘’taraftır’’ ve kadın örgütlerinin müdahilliğinin ve şiddet gören kadınlar ile yanyana olmamızın yasal olarak tanımlanması gerekmektedir. Şiddete ilişkin her türlü davada kadın örgütlerinin müdahilliğinin düzenlenmesi, sürecin en başından bu yana ısrarcı bir şekilde üzerinde durduğumuz bir konu oldu. Ne var ki, yasa taslağında bu husus ‘’davaya katılma’’ başlığı altında sadece bakanlığın müdahalesi, davaya katılması şeklinde düzenlendi.

Yasanın uygulayıcılarının, yasanın uygulanması bakımından şiddetin var olan meşruiyetinin elimine edilmesi için, kadının insan hakları, toplumsal cinsiyet, eşitlik konusunda eğitim almalarının uygulamada yaşanan sıkıntıları ortadan kaldırmak için önemli olduğunu defalarca dile getirdik. Bu eğitimler, basit bir şiddet eğitimi değil, gerçek anlamda, öğrenilmiş toplumsal cinsiyet rolleri, cinsiyet ayrımcılığı yasakları, kadının insan hakları ve eşitlik olgularına dayanmak zorundadır. Bu eğitimin, yasanın temel uygulayıcıları olarak karşımıza çıkan hakim ve savcılara verilmesinin de bu noktada önemi büyüktü. Her ne kadar mevcut yasada, kamu kurum ve kuruluşları, kamu kurumu niteliğindeki personel ve üyelerinin eğitimi düzenlenmiş olsa da hakim ve savcıların toplumsal cinsiyet eğitimi sürecine dahil edilmemeleri önemli bir eksiklik olarak karşımıza çıkıyor.

Son olarak, 15 Ocak`tan sonra yapılan çalışmaları da içeren yasa taslağının son hali, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü web sitesinde yayınlandı. Bundan sonraki süreçte, yasadaki olumlu noktalar nezdinde kazanımlarımızın kaybedilmemesi, eksikliklerin ise yeni formüller ile geliştirilmesi için mücadelemiz devam ediyor.
Kadına yönelik şiddetle mücadele politik bir mücadeledir. Şiddeti meşru gören bir anlayışın karşısında duran bir mücadeledir. Her gün beş kadının öldürdüğü bir ülkede, bu mücadele içerisinde sözümü kurarken Charlotte Bunch`un sözünü hatırlıyorum hep; “bir ulusal ya da etnik grup erkeklerin kadınları öldürdüğü veya sakatladığı oranda bir diğer gruba zarar verseydi bu durum olağanüstü hal ya da savaş ilanını gerektirirdi.“

Sözümüz yasal mücadeleye geldiğinde ise, perspektifi değiştirmek bu meşruiyet anlayışını ve eşitsizliği ortadan kaldırmak için bütün yasal düzen içerisinde; yeni şiddet yasasının yasalaşma sürecinden uygulanamasına kadar; anayasadan, iş kanununa, ceza kanuna kadar bütün mevzuata dair sözümüzün bitmediği bir noktada olduğumuzu vurgulamak gerekiyor.

Yorumlara kapalıdır.