Bilmek baska, gormek baska…/Uludere’den

img_1838Lale Bakırezer

Bildigimizi biliyorlardı ama bilmenin ve bilginin yeterli olmadığına çoktan kani getirmiş Uludere’li kurtler. Haklılardı, katliamın üzerinden bir aydan fazla zaman geçmesine karşın ancak yollara düşebilmiştik.

Haritada küçük ama askeri stratejide önemli bir yer şırnak/uludere. Tepelere konuşlandırılmış , kulelere benzeyen güvenlik karakollarının önünden geçerek ilerledik. Toplam iki defa güvenlik kontrolüne takıldık. Karla kaplı vadi ve sağlı sollu yamaçlara bakarken minibüsün penceresinden , biraz sonra kadınlarla nasıl yüzleşeceğimizi aklımdan geçirip derin bir iç sıkıntıyla birlikte telaşlandım.

Öyledir ya, yas evine gittiğinizde sizi nasıl bir duygu beklediğini bilir ve ona göre aklınız ve yüreğiniz hazırlık yapar istemsiz olarak. Coğrafi koşulların getirdiği her türlü zorluk anlaşılabilir de, ya devletin vatandaşına dar ettiği bu yaşamda, kadınlarla nasıl yüz yüze geleceğiz diye düşündüğümde iç sıkıntıyla derin bir nefes aldım. Taziyeye gittiğimiz aileler, daha önce çoğumuzun adını bilmediği, Gülyazı ve Ortasu köylerinin ikamet edenleri. 60’lara kadar Bejuh ismiyle kayıt altına alınmış köy. Ermenice olduğu yazılıyor bazı kaynaklarda. Kürtler ise Becu demiş, be-cuh kurtçede yersiz anlamına geliyor. Kaç kuşak yerleşik bir hayat yaşayan yerin isminin “yersiz” olması da manidar geldi bana. Ortasu ise ilk müslüman köylerden. İlk karşılaşma temsili bir karma grupla cami önünde gerçekleşti, caminin kapısıyla yolun arasından Robozik (robosky) deresi akıyor. Bunun için sanırım Robosky köyülüleri dendi bir çok anlatımda. Caminin kapısında ayakkabılarımızı çıkartıp içeri girdik. Hepimiz çok yas evini ziyaret etmişizdir hayatlarımızda. Çokca cenazeler kaldırmışızdır. Ama sanırım hiçbirimiz çoğu çocuk olan 34 resmi düşürmekten korkar gibi kavrayan kadın elleriyle karşılaşmamışızdır. Önce bu ellere takıldı bakışlarım, gözlerine baktığımda ne olacağını bilmenin tedirginliğiyle, sıranın başında duran ve gözlerine bakamadığım kadının boynuna sarıldım. Bu sarılma bir es, saniyelik bir kaçış gibiydi, geriye çekildiğimde sarıldığım kadının gözlerine baktım, hangimiz başlamıştık önce ağlamaya bilmiyorum ama ilk göz temasımla birlikte de gözyaşlarımız birbirine karıştı. O dakikadan sonra her bir kucaklaşma göz göze yapıldı. Başka türlüsü de mümkün değildi zaten. Türkçe bilenler oğullarının yaşını, nasıl yüreklerinin yandığını, geldiğimiz için memnun olduklarını söylüyorlardı. Kürtçe konuşanları ise anlamamanın verdiği eziklik ve panikle hemen yanıbaşında duran genç kadının gözüne bakarak ne dediğini söylemesini istiyorduk. Tercüme ediliyordu bir kaç söz hızlıca bizlere. Sonrasında benim konuştuğum erkeklerin hepsi türkçe biliyordu, ama kadınların genç olanları daha ziyade. Bir arkadaşımız yanımıza gelerek çabuk olmalıyız dedi…Hay allah yine mi, her seyin hiza endeksli istanbul aliskanliklarindan vaz gecmeyecek miyiz diye geçirdim aklımdan ve devam ettim önümdeki arkadaşların peşi sıra…son kucaklaşmadan sonra yere oturunca ve konuşmalara vakıf olunca anladım bu telaşın niye olduğunu; geç varmıştık köye ve karanlık basmıştı. karanlık bastığı için vazgeçtiğimiz, ama ailelerin bizimle çocuklarının mezarına gitme isteğinden dolayı bize de hız kazandırmak istemişlerdi. Bu arzuyu gerçekleştirememenin iç burukluğunu yaşadık hep birlikte ailelerin bu ziyarete verdiği önemi anlayınca. Belki baharda yeniden yollara düşeriz, o zaman bu paylaşma arzularını da yerine getiririz.

Biz 22 kadının hangi ailelerin yanında kalacağımızı bilmiyorduk. Şimdi evlere dağılacağız denildiğinde, her birimizin kolundan, elinden tutan onlarca kadın ve erkek doluştu yanıbaşımıza. Rastgele, gelir misin diye soranlara; evet geliriz dedik. Biz dört arkadaş aynı eve gittik. 16 yaşında ölen Yüksel Ürek’in ailesine misafir olduk. Kapıda çocuklar karşıladı bizi. İlk öğretimde okuyan Hayat’la sarıldık bu sefer, ardından Emine’nin eltileri sarıldı bize. Kadınlar telaşlı, mutfaktan çıkıp yanımıza geldiler, yemek için hazırlık yapıyorlardı. Sobanın yandığı büyük bir odada minderlerin üzerine çömeldik bir anda. Emine Ürek yanıbaşımıza, diğer tüm erkek akrabalar çoğunluğu yerel kıyafetler içinde karşı sıramıza oturdular. Sordukça anlattılar, sormadıkça sanki sessizlik araya girmesin, mesafe oluşmasın diye anlattılar… anlattılar. Birinin bitirdiği yerden diğeri devamla aldı sözü. Söz birliği etsen bu kadar aynı düşünce ve duyguları dile getiremezsin. Anlatımın tek bir ağızdan çıkıyor muş gibi söze dökülmesi, acının bu kadar ortak yaşanmış olmasına mı bağlıydı? Acının tekillikten çıkıp çoğul hale gelmesi ölenlerin sadece anne-babanın çocukları değil , birinin kardeşi, yeğeni, diğerinin torunu, olması fazlasıyla etkendi ama hepsi ortak bir iş kültürünü, “çıkar” birliğini de paylaşıyordu. Diğer ölenden bahsederken akraba değildik ama köylümüzdü, birlikte kaçağa giderdik dedi biri. Kaçakta herbiri kader arkadaşı, yol kardeşiydi. Toplam 5 saatlik yol boyunca birbirini gözetir, kollar birbirinin başına bir şey gelmemesi için yakın dururlardı. Zaten bu kadar yakın olmasalardı belki bombalardan kurtulan daha fazla kişi olurdu. Ama bu da kaçağın ruhuna aykırı. Bombalamadan 3 gün sonra başlamış kaçak yine, aynı tecrübeyle gidip geliyorlar. Bir taraftan yas tutuluyor bir taraftan ayakta kalmak, yaşamak için yine yollara düşüyorlar.

Gülyazı ve Ortasu’da “kaçak” sınır ticareti demekti. 16 yaşındaki çocukların, okul harçlığı için, kardeşini üniversite okutmak , nişan parasını biriktirebilmek , babalarının getirdiği para yetmediği veya hastalık, sakatlık gibi nedenlerle çalışamadıkları için ailelerinin geçimini üstlenmek zorunda kalmış çocukların işi demek “kaçak”. Öümle kol kola katır yüklemesi demek. Olaydan hemen sonra, bu coğrafyanın batı yakasında, kürt çocuklarının neden ölümle uyumak, ölümle çalışmak zorunda kalmasını sormak yerine, kaçak yasak değil mi? Niye gidiyorlar ki kaçağa diye sormayı reva görenler oldu. Ölenler arasında yaş hiyerarşisi yapmak ayıptır. Ama ölenlerin en küçüğü 12 yaşında, çoğunluğu ise 18 yaşın altında. Aileler sadece ölüme değil, büyümelerini göremeyecekleri çocuklarına ve onlarla birlikte ölen gelecek hayallerine de ağlıyorlar.

Dedelerimiz de bu işi yapardı , başka ne yapacaklardı, fabrika vardı da, işyeri açıldı da biz mi çalışmadık diyor Emine. Savaş çıktığından bu yana hayvancılıkta öldü, insanlar yaylalara çıkamıyor. Bizim yayla mayınla dösenmiş. burda yaşayan insanlar devletle herhangi bir çatışmaya girmemiş. Çocuklarımızı terorist sanıp vurduğunu söylüyor devlet yetkilileri. Peki çocuklarımız teroristi de katırlarımızda mı teröristi diye sorup, bakın şu görüntülere dediler. Cep telefonuyla kayıt altına alınmış, katırlara ateş edilmesi komutunu veren sesin ve askerlerin ateş etmeye başladığı anın görüntülerini gösterdiler bize. Katır diyip geçmeyin; bir katır 5-7 milyon arasında. Kolay mı bu parayı bulup yeni katır almak.
Devlet, komutanlar, asker de bilir bizim geçimimizin bu iş olduğunu. Bazen ses etmezler, bazen katırlara yüklü ne varsa alır, dua edin içeriye tıkmıyoruz sizi der giderler. Katırı olan komutan olduğunu öğrendik, bu arada, heralde köylülerin kendilerini en güvende hissettikleri zaman komutan katırıyla kaçağa çıktıkları zamandı.
Başbakan haberim yoktu diyor. Yalan söylüyor. İstihbaratı, polisin ordun emrin altinda nasıl haberin olmaz. Haberin yoksa, kandırmışlarsa seni yakala o zaman onları. Buralardan kaç yıldır akp oy çıkıyor artık bir daha tek oy alamaz. Başbakan’ın annesi öldü, 3 gün yas ilan etti, tamam acıdır, annesidir yapsın ama bizim gencecik çocuklarımız gitti, katırlarla kıyma oldular, bişiy demediler.
Evet kıyma oldular diye anlatıyorlar. Bir etyemez olarak kıyma kelimesi bana hayvan cinayetlerini hatırlatır, varsa sözlükte başka bir anlamı da bilmem. Kadinların, çocuklarının ölüm şeklini anlatmak için seçtikleri bu sözcük çocuk cinayetlerini bana hatırlatmak üzere hafızama kazındı. Bombardıman sonrasında çocuklarının ve katırların vücut parçaları birbirine karışmış, ayırt edilemez hale gelmiş. Halen bazı parçaların orada kaldığını düşünüp, baharla birlikte karın kalkmasını ve eksik kalan, gelmeyen parçalari bulacaklarını ve ölülerini vucut bütünlüğüne kavuşturacaklarını düşünüyorlar. Kanınız dondu değil mi?

Emine Ürek, uçakların sınıra doğru gittigini görmüş, olayın olacağını aklına getirememiş ama içine de bir korku salmış. Hemen aramış Yüksel’i. Nerdesiniz, gelin hemen demiş. Adem’de önümüzde asker var hala, yolu kesmişler ateş ediyorlar bu yüzden ilerliyemiyoruz demiş. Her zaman ararız dönüş saatini bildiğimiz için diyorlar. Çayı ateşe koyar demleninceye kadar da eve varmış olurlar. Ama bu defa öyle olmadı. İlk bombalama başladığında arkada ki bir grup katırların altına saklanmış korunmak için. Ama ikinci bombalamada parçalanmaktan kurtulamamışlar. Bir kısmı bombalamanın etkisiyle iç kanama geçirmiş. Hepsi aynı anda ölmedi, bir kısmı yaralanmıştı. Şayet zamanında kurtarma yapılsaydı bir çoğu şimdi hayatta olacaktı dediler. Yaralı olarak ölenlerin iç kanamadan olsa gerek kulaklarından, gözlerinden, ağzından kanlar gelmiş. Öylece görmüşler onları karların üzerinde yatarken.5 saat öylece karların üzerinde yattılar. Acı çeke çeke öldüklerini bilmeye yürek dayanır mı diyor.

Bu kadar acı bir olay yaşadık , bir bassağlığını çok gördü hükümet bize diyor sadece kürtçe konuşan ve Emine aracılığıyla konuştuğumuz Medine Ürek. Acımızı paylaşmayanların tazminatı ne yapalım. Avrupa insan hakları mahkemesine götüreceğiz davamızı, eğer olayı yapanları bulup cezalandırmazlarsa. Biz unutmayacağız bize yapılanları. Çocuğuma, onun da çocuğuna anlatacağım. Unutmayın diyeceğim. Kimse halkını bombalayamaz. Bitmeyeceğiz ve bitirmeyeceğiz bu meseleyi.

Sigarayı bırakma girişiminde bulunan ben bir sigara isteyip yan odaya geçtim. Evin erkeklerinden bir kaç kişi yalnız bırakmadı bizi. Yüksel’in babası Yüreğimizin içini açıp görseniz, ne kadar mutlu olduk buraya gelip bizimle kaldiğiniz için, bizimle görüştüğünüz için. Görmek başkadır, bilmek başkadır..dedi.

Yemek yemek için yere oturduğumuzda öncelik bizlerle birlikte erkeklere verilince hizmet edilenler kategorisinden siyrilmak için gösterdiğimiz gayret pek basarili oldu diyemeyeceğim. Ama çocukların hepsi, kadınların da bir kısmı sıkışarak yine sohpeti bol bir yemek yedik.

Çay faslına geçtiğimizde akrabaların diğer kısmı geldi. Hiç konuşmamışız gibi yeni baştan sorduk, anlattılar, sordular anlattık. Kalabalık yavaş yavaş evlerine çekilmek üzere izin istediğinde ben notlarımın bir kısmını temize çekmeye çalışıyordum. Ayrılırken; yazın gelin, buralar yemyeşil olur, meyvelerimiz çoktur, sizleri tekrar misafir etmekten çok memnun oluruz dediler. Baharda görüşmek dileği herkeste ağır basarak vedalaştık.

Yatma vaktinin geldiğini söyleyen Ürek ailesinin hazırladığı yataklı odaya geçtik. Gülfer, Hasbiye, Esen ve ben aynı odada, yerde yan yana dizilmiş yün yatak ve yorganların içine girdik. Sabah diğer evlerde kalan arkadaşlarımızla sabah 05:00’de caminin önünde buluşacaktık. Saatin sesiyle uyandığımızda bir kaç saat kestirmiştik. Yorganları üzerimizden atip, çar çabuk paltolarımızı giyip ev sahiplerimizin kaldığı odanın kapısını çaldık. Sabah vedalaşmak üzere sözleşmeseydik Ürek çiftini uyandırmayacaktık. Birlikte evden çıkarak camide bekleyen arkadaşlarımızla buluşmak üzerebuzların üzerinde kaymamak için yavaş yavaş dikkatli yürüyerek buluşma yerine geldi. Beklerken , böylece gün gözüyle etrafı daha dikkatli inceleme fırsatı da bulmuş olduk. Hepimiz bir saat içinde toplanmıştık ama sabah uyanamayan şoförümüzün sayesinde buz gibi soğuğu içimize çektik. İki saat gecikmeli olarak yola çıktığımızda herkes oturduğu koltuktan birbirine bildiklerini değil, gördüklerini anlatıyordu. Bir an 22 kişi aynı evde mi kaldık diye düşündüm. Ortak bir bellek edinmiştik.
Feministler , taraflarca çokca dillendirilen “analar ağlamasın” sözüne, kadınların, annelik kimliğiyle siyasallaştırılmasına karşı çıktılar, çıkmaya da devam ediyorlar. Erkeklerin egemen olduğu ve yapılandırdığı bu dünyada, yaşamak zorunda kaldığımız zorunlu rollerin bize hissetirdiği duyguyu yok saymadan bunu yaptılar.
Oğullarının biricik olduğu duygusuyla yaşayan çoğu kadın gibi Gülyazı ve Ortasu’lu kadınlar da daha fazla ağlamak istemiyorlar. Bizler de.

Yorumlara kapalıdır.