“Ben de o balık gibi Diyarbakır’dan İstanbul’a düştüm”

hanimtosunSöyleşi: Nacide Berber

Hanım Tosun’un göç ve mücadele hikayesi uzun ve zorlu bir yol hikayesi. Feminist Politika’nın dosya konusu için Hanım’la bir araya geldik; paylaştığı hikayesi ve deneyimiyle biz de içimizde başka türlü yollar aldık… Bu memlekette alamadığımız yollar için de bir kere daha başımızı önümüze eğdik… Ama Hanım’ın hikayesi herkese olduğu gibi bize de güç verdi. Kendi deyimiyle ayakta kalmak, mücadeleye devam etmek ve anlattıkları üzerine ek hiçbir söze gerek olmadığı için hemen sözü kendisine veriyoruz. *

Belki girizgahı kolaylaştırsın diye ilk olarak hayat hikayenden başlayabiliriz; ne zaman, nerde doğdun, çocukluğun nasıl geçti?
Diyarbakır’ın Lice (Licok) ilçesinde, Çağındır köyünde dünyaya geldim. Dört kardeştik, sakin, normal bir hayatımız vardı 12 Eylül’e kadar. 12 Eylül’den önce evlendim, 16 yaşlarında falan. 12 Eylül’de kayınbabam aranıyordu. Köylere baskın, gözaltı filan 80 döneminde başladı. Amcam gözaltına alındı, 40 gün sonra serbest bırakıldı, yoğun işkenceye uğramıştı. Sonra abim gözaltına alındı. Böyle bir süreç başladı ve 90’lı yıllara kadar sürdü. Benim hikayem de aslında 90’lı yıllarda başladı. 90-91, bir seneye yakın eşim arandı ama köyden o yıllarda kimse gözaltına alınamıyordu. Köye ne kadar asker gelirse gelsin biz gözaltına alınan kimseyi onlara teslim etmiyorduk.
O zamana kadar sen hep köyde miydin?
Diyarbakır’a gidip geliyordum fakat köyde yaşıyorduk. Kayınbabam merkezde oturuyordu, çocukları okula gidiyordu. Ben Diyarbakır’a taşınmak istemiyordum. Köye 91’de iki gün üst üste baskın oldu; ilk gün kimseyi almadılar, ikinci gün 100 hanelik köye 5 bin asker geldi. Eşim gözaltına alındı, tutuklandı, ben 5 tane çocuğumla -en küçük daha 5 aylıktı, en büyük 13 yaşlarındaydı- kaldım. Köy işi yapmak, çocuklara bakmak, arada bir cezaevlerine gidip gelmek… Bir buçuk sene kadar eşim Diyarbakır cezaevinde kaldı, sonra Antep cezaevine gönderildi. Bir kadın olarak ve 5 tane çocukla birlikte, cezaevi yollarına düşmek benim için gerçekten çok zor bir süreçti. Birisi benimle gelsin Antep’e diye kaynıma, kayınbabama veya aileme gidiyorum; şimdi telefonlar ve çevrem var ama o zaman öyle bir şey de yoktu. Kimseyi tanımıyorum; hatta Diyarbakır’ın içinden minibüslerle gittiğin zaman ajanlık, koruculuk şeyinden kimseye güvenemiyorduk. Korkunç bir süreçti.
Tek başına mı gidiyordun cezaevine, çocuklar oluyor muydu yanında?
Tek başıma. Yazın tütün filan ekiyorduk, daha geç gidiyorduk ama kışta bir hafta gidiyordum, bir hafta gitmiyordum ama genelde tek başıma. Çocukları götürüp getiriyordum arada.
Ailede ya da çevrende sorun oluyor muydu tek başına gidip gelmen?                                                             İlk başta Diyarbakır’a kadar sorun. Fakat Antep’e bir kere küçük kaynımla gittim. “Gidip n’apıcaksın?” veya da “Sonra gidelim” diyorlardı. Bir gün dedim ben niye kendi başıma gitmiyorum ki? Gittim biletimi aldım, Antep yollarına düştüm. Türkçe bilmiyordum. Gece 12’de Diyarbakır’dan çıkıyor, ertesi gece 12’de Diyarbakır’da oluyorsun. Gittim, eşimle görüştüm, demedi “Niye yalnız geldin?”. Eşim beni biliyor, kaybolana kadar bana çok güven veriyordu. Yani o bana güç veriyordu, ben de ondan dolayı rahattım. “Niye kimse gelmedi?” diye sordu; ben de “Epeydir bekliyorum, kimse gelmedi, ben de mecbur çıktım geldim” dedim. Bir de maddi sıkıntılarımız vardı “Sen mümkün olduğu kadar gel ama borç vs. yapma” dedi. Bizim bir akraba kadın gelmiş, ben gelene kadar evde kalmasınlar diye çocukları evine götürmüş. Biz o zaman daha yeni Diyarbakır’a gelmiştik,93 başındaki Lice katliamından 40 gün sonra merkeze taşınmak zorunda kalmıştık. 

O göç nasıl oldu? Onu da galiba tek başına yapıyorsun?
Tabii tek başıma yaptım. Yeni gelmiştik, çevremiz de yoktu, küçük bir ev tutmuştuk. O akrabamız götürmüş çocukları. Geldim evde kimse yok, dedim herhalde çocuklar ordadır. Gittim baktım, kayınbabam, kayınlarım hepsi orda oturuyorlar. Sordular Fehmi nasıldı. Büyük kaynım bana dedi ki “Abim demedi mi niye tek başına geldin?” “Ben onun yanına gittim, niye desin ki?” diye sinirli bir şekilde cevap verdim, kimseden bir ses çıkmadı. Birkaç sefer daha kayınbabama söyledim; yine “Tek başına gitme, biz sonra birlikte gideriz” filan. Dil bilmesem de mantık şeyim vardı, artık tek başıma gidip gelmeye başladım. Sonrasında ortanca çocuğu götürdüm.
Köyden Diyarbakır’a nasıl oldu göç ettin peki Lice katliamı sonrası?
Biz yazda iş yapıyoruz, 6-7 ay sadece onu yiyoruz. Ben de tütünle uğraştığım için, tarlada işimi bitirdim, o zaman korucularla baskınlar çoktu, dedim Diyarbakır’a gideyim her şeyimi toptan alayım. Ama korucular köye araba bırakmıyordu. Cezaevine sarma sigara için 10 kilo, kendime de harçlık için tütün hazırladım, onu satıyoruz. O akşam başka bir köyden bir minibüs geldi. Adamdan rica ettim, “Yenge ben götürürüm.” dedi. 100 kilo arabanın arkasına koydu ama “Yarın sabah 6’da bizim köyde olman lazım” dedi. Büyük oğlanı yardım için kaldırdım, küçük oğlan küçüktür diye köyde bırakmıyorum. Kızlar, tek başına kalabiliyor diye bırakıyordum. Akşam babama da dedim “Ben yarın Fehmi’nin yanında gidiyorum. Çocuklar da yarın gelir sizde kalır.” Sabah 5’te üç tane erkek çocuğunu aldım, köyden çıkıyoruz. Bizimki dağlık alan, tepeler, ağaçlar; 10 metre gidiyorsun arkanda ne oluyor karanlıkta görmüyorsun. Korkuyoruz ama çaremiz yok o köye gitmek zorundayız. Film gibi bir şeydi; tepeyi çıktık. Tam o arada operasyonlar filan da var; tam o iki köyün arasında tepeye vardık gittiğimiz köyün arkasında bir ateş gördük, “Operasyon var, herhalde askerlerdir, korkmayın” dedim. Bizim üç köy ötede gezen bir deli adam var, baktık odur, Resül’dür. Onu geçtik, gittik arabaya oturduk. Tam Lice’nin asfalt kısmına girdik, panzerler böyle kafa kafaya asfaltta bekliyorlar. Diyarbakır’a vardık, herkes hücum etti arabanın önünde “Ne oluyor?” diye. Bizim bir şeyden haberimiz yoktu. Dediler Lice ateşe verildi. Haberler geliyor, şu kadar köyü ateşe verdiler diye ama sanki değişik bir şeyler var, bana karşı saklanıyor gibi fark ettim. Ben gene de yola çıktım.
Diyarbakır’dan Antep’e yola çıktın…
Evet, Lice yolu biz çıktıktan sonra kapandı, giriş çıkış üç gün yasaklandı. Eşim, onlar radyoda dinliyorlar ya, dedi “Ne oluyor?”, o arada babamın köyde şehit düştüğü haberini almış, beni haberdar etmedi. Ben köyden çıktığımda Lice’de olay çıkıyor ve Hazro’lu korucular Lice köylerine askerin emriyle baskın yapıyor. Bizim köyde çocukları dağda olanların evleri ateşe veriliyor. 10 ay önce abim bir çatışmada hayatını kaybetmişti. Babam da “Evimi ateşe vermeyin, yetim çocuklarım var.” diyor. O çatışmada gebermiş bir korucunun oğlu babamı ahırda kurşuna diziyor. Ama benim haberim yok. Akşam Antep’ten döndüm sabah erkenden kaynım geldi “Köye gidelim, eşim de ordadır, onu da alalım” Diye ısrar etti.
Kızlardan haber almış mıydın? İyiler mi, nasıllar diye?
Yok, hiç haber almadım ama ben diyorum, “iyilerdir, köyde ne olacak”… Sonra Lice yolunu tuttuk. Tam o noktada Diyarbakır’ın ilçesi Kocaköy’de panzerler yol kapatmış, kesinlikle geçiş yok. Kimlik kontrolü yaptılar; kaynım dedi “Köye gidiyoruz, çocuklarımız köyde”. Şoförün kimliğini aldılar; asker saydı sövdü, “Sen Hazro’lusun ne işin var o tarafta. Şu traktörlerin olduğu yönden gidebilirsiniz, diğer taraf yasak” dedi. O yoldan aşağı iniyorsun ve orda da korucular yolu kesiyor. Dedim ki “Ne olur biz dönelim senin başına da iş açmayalım.” Şoför içten bir şey söyledi o zaman orda jetonum düştü. Adam : “Yenge, onurlu, gururlu bir ölüm başım gözüm üstüne. Hiç kaçmıyoruz ölümden. Kim ne yapıyorsa yapsın biz gideceğiz. Benim canım sizden daha mı kıymetli” dedi. Duygusal konuştu. Öyle deyince bana bir şey oldu o anda. Köye gittik; eltimin annesi yukardan bana doğru geldi, dumanlar yükseliyor hala, evleri ateşe verilmiş. Onun da bir oğlu cezaevindeydi o zaman. Etrafıma bakınıyorum kimseyi göremiyorum, ben de ona doğru gittim: “Teyze, eviniz için çocuklarınızın başı sağ olsun” dedim. Bana baktı “Senin de başın sağ olsun, Allah babana rahmet eylesin” dedi. Ben şok geçirdim; daha iki gün önce babamla konuştum gittim. Hiç yüksek sesle ağlamadım o anda. Babama doğru gidiyorum, kimse evde yok. Yengem çocukları almış, koruculardan bir tarafa kaçmış, kardeşim bir tarafta. Geri döndüm kendi evime, kapısı açık ama kimse oralarda yok. Düşünebiliyor musun, bir insan ölüyor ve taziye şeyi kuramıyorsun; o korkudan, devletin korucularının baskısından taziye maziye yok. Benim çocuklarım yok ortada, kimse yok ve köyden hala dumanlar yükseliyor, kokular var. Bir şok geçirdim orda; sonra da “birisi bana bir şey anlatsın” diye bağırıp çağırdım. Orda olanlar anlattı, bu sefer de mezarlığın yolunu tuttum…
Hemen katliamın olduğu gün toprağa verilmiş mi?
Tabii tabii o gün toprağa verilmiş. Bizde öyle bir şey vardır, ölünü yerde bırakma diye. Ama toprağa verilecek, cenazeyi kaldıracak adam köyde bulunamıyor. Herkes saklanmış, kimse yok. Ne itfaiye var ne bir şey; kendi şeyinle su taşıyıp evleri söndüreceksin. Herkes kendi akrabasının evini söndürmeye çalışıyor. Benim iki kızım-biri dokuz biri on bir yaşında- eşimin amcasının çocukları -altı aylık ve dokuz-on yaşlarında iki çocuk- onlar dağlık alandan, diğer köye en az altı kilometre belki daha fazla yol yürümüşler.
Senin evini de ateşe vermişler mi?
Yok benimkini ikinci dönem yaktılar, sonra… Yani o zaman Filistin şeyi gündemdeydi; bir çocuk vuruldu bilmem ne. Bizim köyde olan olay da aynı Filistin gibiydi, çocukların gözleri önünde adamlar vuruluyor, evler ateşe veriliyor. O yıllar gerçekten korkunç yıllardı. Sonra insanlar birden bire göç etmeye başladılar çünkü bu insanlar ölümü göze alacaklar kalırlarsa… Ben de gideceğim ama babamın kırkı çıkmadı. Ben yalnız kaldım, benim yaşımda mahallede, o zaman çok gençtim, kimse kalmamıştı. Yaşlıları evlerine bırakıyor, gençler kaçıyor Diyarbakır’a. Ne ev bulabiliyorsun, durumumuz da yok. Ben dedim biraz daha kalayım. iki ay olmadı, babamın tam kırkı çıktı, kışın başıydı o zaman taşındık. Bir köy minibüsü tuttuk; yataklarımızı, tütünlerimizi aldık. Bir yandan dağdaki milisler diyor ki kaçmayın ama kimse kalmıyor. Ben de o zaman Diyarbakır’a göç ettim; bir ev tuttum. Fehmi’nin kırk gün cezası kala Antep’ten Ermenek cezaevine gönderildi. Ben, kaynım, eşimin amcası ve eltim, biz dört kişi gittik çıkacağı gün karşılamaya. İlk Mersin’e gittik, orda arkadaşlarımız vardı, orda kaldık. Ermenek’te bir otelde kaldık, sabah erkenden cezaevi kapısına gittik. Sonra Fehmi çıktı. Ortanca oğlumu götürmüştüm. Eşim üç yıldan fazla cezaevinde kaldı ve hiçbir kere açık görüşte görüşemedik. Fehmi dedi ki “Bu hangisidir?” Dedik “Bu Bahoz’dur”. Dedi “Niye Mazlum’u da getirmediniz?” Ben o zaman çok kötü oldum. Amcası dedi ki “Bir şey olmaz kardeşim şimdi gidersek görürsün.” Dedi ki “Ben eve gelmiyorum ki… Ben evde oturmak için dışarı çıkmıyorum. Bir siyasi kimliğim var, benim yolum ayrı, sizin ayrı, keşke onu da görebilseydim.” Benim o zaman dünyam yıkıldı; bu dedim siyasete tekrar başlayacak. Biz oradan geldik Mersin’de arkadaşımızda kaldık. O dedi “Ben gelmiyorum Diyarbakır’a.” O gelmeyince ben dedim “Ben de gitmiyorum. Sen nereye ben de oraya.” Biraz tartıştık. “Bizi düşünmüyorsan artık… Benim ne abim, ne babam var, kimsem yok” dedim. Diğerleri geri döndüler, ben bir hafta onunla kaldım. Baktım eve geleceği yok ben de aynı şeyi çocuklarıma yapmayayım dedim. Bir yandan bırakmak istiyorum, bir yandan biz hak hukuk şeyi yaparken çocuklarımı da böyle ortada bırakmak istemedim, geri döndüm. Eşim de bir yerden görev alıp İstanbul’a gitti. O arada kayınbabama yirmi gün içinde sürekli polisler gidiyor “Oğlun çıktı, nerededir?” diye. Onu aramaya başlayınca “eşi nerde, çocukları nerde”, adres sormalar başladı bu sefer… Kayınbabam birkaç sefer geldi; “Kızım ben diyorum onlar fındık toplamaya gitti ama birisi senin evini gösterir, bu sefer seni alıp sana kötü bir şeyler yaparlar, ben ne yapacağım?” En son baktım orada da bana huzur yok. Eşimin akrabaları vardı İstanbul’da, eşim de İstanbul’da görev yapıyor. Ben de burada bir ev tuttum İstanbul’da. Bir senenin içinde köyden Diyarbakır’a göç ettim, orda da yapamadım, hatta Diyarbakır’ın içinde de iki yere taşınmak zorunda kaldım.
Peki İstanbul’a geldiğin ilk anı hatırlıyor musun? Nasıl bir duyguydu İstanbul’a göç etmek senin için?
İstanbul’a taşınmadan bir-iki ay önce eşimin yanına gelmiştim ilk defa. Ben dedim burada bu insanlar nasıl yaşıyorlar? Bu kadar büyük bir şehirde nasıl becerebiliyorlar?
İlk gelişinde tek başına mıydın yine?
Diyarbakır’dan otobüsle tek başıma geldim. Oradan gelip burada yaşayacağımı hiç düşünmemiştim ama insan mecbur kalınca… İkinci gelişimde; Kartal arabanın arkasını doldurduğum eşya ile geldim. O yaz bizim köydeki evleri de ateşe verdiler, artık köye geri dönüş de kalmamıştı; ev olmayınca nereye gideceksin? Diyarbakır’da hava güzeldi; İstanbul’a indik hava yağmurlu, soğuk… Üstümüzde Diyarbakır kıyafetleri ile gelmişiz, burası kış gibi. Avcılar’da eşimin akrabalarının ayarladığı bir bodrum katına yerleştik. O zaman Avcılar’da kiralar çok pahalıydı, bizim bütçemizden fazlaydı. Eşimin akrabaları evden iki çekyat, bir küçük tüp götürmüş hazırlamış.
Kaç yıllarıydı? Gündelik hayatınız nasıl geçiyordu?
‘93 sonu ‘94 başında geldim. Yedi ay o bodrumda kaldık. Köyün havasından geldik bir bodrum katına indik; her gün başım ağrıyordu. Yaz gelince ev aradık, bulduk. Geldiğimizde kızım dördüncü sınıfı, oğlum beşinci sınıfı bitirmişti. Sözde köyde okula gitmişti ama onların da Türkçesi yoktu. Bakkala gittiklerinde sıkıntı yaşıyorduk. Bir gün hamur açacağım, çocuklara sordum “tirkeye ne deniyor?”, durup bakıyor çocuklar. Komşudan oklava isteyeceğiz ama oklavanın ismini bilmiyoruz. Benim bir komşum vardı Çankırılı: “Valla Hanım biliyorum senin için doludur ama konuşamıyoruz.” derdi. Yani biz birbirimize anlatamıyorduk.
İstanbul içinde nerelere gidip geliyordun?
İlk başta birkaç sefer Şirinevler’e gittik, bizim tanıdıklar vardı orda. Taksim, Aksaray gibi yerleri görmemiştim, daha yeni gelmiştik. Avcılar’da tanıdıklar, akrabalar vardı, mahalle içerisinde gidip geliyorduk. Zaten bir senemiz doldu, sonra da eşim kayboldu. Onun dışında eşim buradayken, bir iki kere onunla Beyazıt’a kadar gittim, onun işi vardı. Birkaç sefer Ataköy tarafında bir yerlere gitmiştik, cezaevinden çıkan bir arkadaşı vardı, onu görmeye. Bir gün Beyazıt’a birlikte gittik, onun işi vardı geri dönmeyecekti, sen git dedi. Ben dedim ki “Niye beni buraya kadar getirdin, şimdi de git diyorsun, ben nerden bileceğim?” O zaman Avcılar-Topkapı direkt minibüsler vardı. Dedi ki “Şuradan Beyazıt’tan tramvayla Topkapı’ya git, oradan minibüse bin.” Ben bilmediğimi söyledim; o da “Bugün bilmiyorsan yarın öğrenirsin” dedi. İki kere beni Beyazıt’ta bıraktı, tek başıma geri döndüm. Yani o bana bazı yerleri bilmem gerektiğini gösteriyordu ama benim jetonum düşmüyordu. Benim en çok aklıma gelen tekrar cezaevine gireceğiydi ama maalesef böyle olmadığını gördüm.
Peki Diyarbakır’a göçle İstanbul’a göç arasında nasıl bir fark hissetmiştin?
Tabii büyük bir fark vardı. Sen kendi evinden taşınıyorsun, mesela bir köşeden bir köşeye, ne kadar kolay oluyor. Evi karıştırıyorsun, biraz şey oluyor ama evin içindesin. Benim için ilk Diyarbakır da öyleydi. İlk taşındığımda, tabii ki köyümüzü bırakıp gelmişiz, çok zoruma gidiyordu ama İstanbul’un içine taşınmak, yabancı bir yere taşınmak ve dilini bilmemek, herkesin dönüp sana bakması, benim için korkunç bir şeydi. Ben sadece şunu düşünüyordum, acaba Diyarbakır’da ne zaman ortalık normale dönecek? Diyarbakır’ın içini değil köyü hayal ediyordum, ne zaman oraya gidip rahat dolaşacağız? Diyarbakır’ın içine dönecektim ama bugün mü yarın mı bilmiyordum. Benim için İstanbul’a taşınmak korkunç bir şeydi. Cesaret ister, güç ister, çevre ister. Maalesef ben bu üçünden de yoksundum. Ama eşim kaybolduktan sonra artık Diyarbakır’a geri dönmeme kararı aldım, burada yaşamaya devam ettim. Benim için İstanbul, hani bir balığı sudan dışarı atıyorsun ya, ben de o balık gibi Diyarbakır’dan İstanbul’a düştüm. Eşimden sonra Taksim’e gelip gitmek sorun oluyordu, yol parası bulamıyordum. Çocuklara biraz moral vermek açısından bir şey vermek istiyorsun, onları bir yere götürecek paran olmuyor. Benim sadece o dönemki arkadaşlarımın moral desteği ile ve İHD’den görüştüğüm birkaç arkadaşım vardı. Onlar canı gönülden bana manevi olarak destek oldular hep. Ben o dönem yalnızdım…

cumartesiinsanlariKaybolma sonrasında hukuksal süreçlerle de uğraşıyorsun. Devlet kurumlarına nasıl gidip geliyordun?

İlk başta hep tek başıma yaptım; sonra da İHD’ye geldim. Bir cesaret mi delilik mi; birçok karakola gittim. Gayrettepe’ye ne avukat ne bir şeyle gittim, avukat mavukat tanımıyorum İstanbul’da. Bir yandan bir şeyler yapmak istiyorum bir yandan da nasıl yapacağımı bilmiyorum. İHD’ye bir kere gittim, bir dilekçe verdim, bir daha uğramadım. Telefonum yok beni arasınlar. Kalkıyorum DGM’nin kapısına gidiyorum, günlerce bekliyorum, belki arkadaşlarından, tanıdıklarından birini görürüm diye. Gayrettepe’ye gidiyorum Yedikule’ye gönderiyorlar. Bizim halanın kızı vardı, bilmediğim yerlere mümkün olduğu kadar onu çağırıyordum.
Bu süreçler söylediğin gibi gerçekten çok zor süreçler ama bir taraftan seni güçlendirdiğini hissediyor muydun? Nasıl bir hissiyat içindeydin bütün bunları yaparken?
Ben kendime güvendiğim için veya da eşimin verdiği mücadeleden… Ben siyasete inandım ve bu kimi “Kürt sorunu” diyor da ben onu da demek istemiyorum; “kendimize sahip çıkmak” diyorum. Eşimin de gittiği yol doğru bir yoldu, onurlu bir mücadeleydi. Bütün Kürtler ve insanlık için verdiği mücadele ayakta tutuyordu beni. Benim yaşadığım o sıkıntılı, zor süreci başka bir kadın olsa pes ederdi, sağa sola da kayardı. Komşularım gelip “Şurada bir yardım var, Belediye’ye, Kaymakamlığa seni yazdıralım” diyorlardı. O sene çok sıkıntı yaşadım ama hiçbir zaman bir yerden bir yardım almadım. Kimseye derdini anlatamıyorsun, korkuyorsun bir yandan, polis evimi gözlüyor fark ediyorum. Defalarca telsiz sesi ile uyanıyorum. Biz o eve taşındık evin karşısına bir taksi durağı kuruldu. O evden çıktım, o taksi durağı oradan gitti, düşünebiliyor musun?
Cumartesi Anneleri/İnsanları eylemlerine katılma sürecin nasıl oldu? Hala her Cumartesi Avcılar’dan Taksim’e geliyorsun. İlk Taksim’e geldiğinde neler hissetmiştin, nasıl gelmiştin? Nasıl bir yolculuk yapıyordun ilk zamanlar ve şimdi?
İlk şöyle Taksim’e geldim; eşimin kaybolduğu akşamın ertesi gün. Kaynım, bir akraba üç kişi geldik, İHD’ye dilekçe verdik. Oradan geri dönerken Mis sokaktan aşağı indik, ben etrafıma baktım, bir dahaki sefere buraya gelirsem nasıl geleceğim. O kötü anda düşündüm bunu. Benim hala gözlerimin önünde, onun aşağısında olan MKM’nin yeri vardı, büyük harflerle tabelası vardı. Sonra da eltimle birlikte geldik.
 Cumartesi Anneleri/İnsanları’na ilk geldiğin günü hatırlıyor musun?
İlk geldiğim günü hatırlayamıyorum ama İHD’ye geldiğimde cumartesi niye gelmiyorsun, bir açıklama yapalım filan demişlerdi. Bir ayı dolmuştu, hiçbir haber yoktu Fehmi’den. Biz o zaman İHD’de basın toplantısı yaptık, sonra cumartesiye geldik. Bir yandan hatırlıyorum çünkü çocuklarımı getirmiştim. Sonra da cumartesiye artık her hafta geldim. Ama Taksim’e gelip gitmek beni mahvediyordu.
Taksim’e nasıl geliyorsun?
Avcılar’dan diret Taksim’e eski Belediye arabaları vardı, ona binip geliyordum, ayakta hep… Şimdi daha kolay. Kayıplar yeni gündemde olduğunda haftanın üç günü Taksim’deydim. Her gün farklı ülkelerden heyetler geliyordu, İHD’de toplantılar oluyordu. Basın açıklaması oluyordu cumartesi ile ilgili. İstanbul dışına, Ankara’ya filan programlar oluyordu. Kayıplar mücadelesinin içine düştüm. Bir yandan evim var, çocuklarım var… Gerçekten o yıllarda ben çok zor süreçler geçirdim.
Çocuklar geliyorlar mıydı yoksa yine daha çok tek başına mı gelip gidiyordun?
Çocuklar arada geliyordu. Onun sonrasında ‘96 Habitat döneminde bu sefer gözaltılar başladı. O sırada benim yakınlarım, aile filan “Yeter, o gitmiş, çocuklara bu şeyi yaşatma, evinde otur, onu geri getiremezsin” diyorlardı. Ben kendi kendime bir karar almıştım, kimse bana karışmasın diye. Ben ne yapıyorsam -biliyorum; eşimi geri getiremiyorum ama- kayıpları durdurabilirim veya benim gördüğüm acıyı bir daha kimse yaşamasın, benimki son olsun diye… Ben o niyetimle, fikrimle Galatasaray’ı bırakmak istemedim. Günlerce gözaltına alındım, alınırken çok kötü muamele gördük, aldığım raporlar vardı, gözaltındayken açılan davalar vardı. 98’de de yine baskılar oldu. Her şeye rağmen İstanbul’da olduğum müddetçe hiçbir zaman Galatasaray’dan vazgeçmedim. ‘99’da ara vermek zorunda kaldık; son açıklamamızı İHD içinde yaptık. Hiçbir zaman kayıplar mücadelesinden vazgeçmedim ama bunun bedelini de ağır ödedim; şu anda hastayım, o kötü günlerden… Ama ayaktayım…
Geriye dönüp bütün bu yaşadıklarına, göç hikayene bakınca sana nasıl geliyor? Sende nasıl etkileri oldu yaşadıklarının?
Ben evde otursaydım kafayı yerdim. Çünkü verdiğim mücadeleye inandığım için o beni ayakta tuttu. Beni ayakta tutan ikinci şey de şudur; benden çok daha kötü hikayesi olan insanlar vardı. Eşini, ailesini, çocuklarını kaybeden… Onlarca hikayemiz var böyle. İşte onlara rağmen biz ayaktayız…

* Bu röportajın kısa versiyonu Feminist Politika’nın 27. sayısında yayınlanmıştır.

Yorumlara kapalıdır.