Posts Tagged ‘kadın cinayetleri’

Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü’ne ayakkabılarımızla girdik

bskw0ewcuaq9ehb

Özgürcan Sunata

“Hele bir sor niye girdik?”
Hatta şöyle sor “Bunca zamandır niye girmediniz?”

Ahh kız kardeşim!.. Öyle bir memleket ki gündemleri hiç bitmez. Hep tarihi, kritik eşiklerdeyiz.

Bu kritik zamanlarda nedense biz kadınlar günde 3-5 ölüp gideriz. Cinayet haberlerimiz sadece gazetelerin 3. sayfalarında “vah vah” eşliğinde başlayan sohbetlerin özneleri olur. Sonrası hiç… Oysa kadın cinayetleri bizatihi politikanın konusudur.

Şimdi biz girdik, sallandırdık ya pankartımızı, meğer ne ayıp etmişiz! Sayın müdüre kalırsa suç işlemişiz. Daha neler, geç bile kaldık! İsyanımızı anlamak yerine “Çalışan kadınları darp ettiler” lafını ortaya atan bir badem bıyık için cevap vermeye değer mi bilemedim. Zaten sorumluların samimiyetine inansaydık niye gidelim değil mi? Sonuçta, ummadığımız bir açıklama olmadı bu da. Bilakis doğru yolda olduğumuzun sağlaması gibiydi.

Hani bunlar kaldırdılar ya Bakanlıktan “kadın” kelimesini… Yerine de “aile” yazdırdılar ya o tabelaya… O şeklen değil, bir zihniyetin geliyorum demesiydi. Her şey gün gibi ortadaydı.

Tıpkı şiddet gibi, çözümsüzlük geleceğini bağırıyordu bize.
Gördük bunu, söyledik, iplemediler. Biz yine 3-5 öldürülmeye devam ediyorduk.

Fakat unuttukları bir şey var ki ülkede feministler var, kadın hareketi var. Biz, onların samimiyetsizliğine, yalanlarına pabuç bırakmayacağız.

Güzel kız kardeşim, takmışlar, varsa yoksa “aile” diyorlar. Bence olup bitenlerden haberleri yok. Bu hayli güçlü bir tez olarak aklımın bir köşesinde…

Ailenin çözüm olmadığını söylemekten dilimizde tüy bitti. Ailenin değil, kadının korunması gerek, dedik. Bağırdık, çağırdık, yazdık bunları. Aramızdan Bakanlıkla görüşüp bunu bizzat söyleyenler de oldu, belki hatırlarsın!

Ve bugün, Bakanlığın önünde feminist kadınlar isyan ediyor! “Can güvenliğimiz yok. Sadece son 2 günde 6 kadın öldürülüyor. Ey ülkenin parlamenter rejimi!.. Acilen bırakın işinizi gücünüzü, toplayın meclisi, bunu bir masaya yatırın” diyor.

Görüyor, duyuyorsun ya kız kardeşim, biz kadınlar her gün en yakınımızdaki erkekler tarafından katlediliyoruz.

3 çocuk doğurmak istemedik diye, belki kürtaj olmak istedik diye, ev işi yapmak istemedik diye, başkasını sevdik diye… Bilirsin işte, sebepli-sebepsiz, bir bahaneyle öldürülüyoruz.

Ah kız kardeşim, en temel hakkımız olan “yaşam hakkı” elimizden alınıyor. Üstelik Hükümetin çok sevdiği, her derde dava gördüğü “kutsal aile” içinde… Ve onlar, Aile Bakanlığı, kadınları güvence altına almak için pratik adımları atmakla görevli, yetkili. Bu görevi yerine getirmediklerine dair bir sürü kanıt var elimizde. Kadından taraf olmadıklarına dair pek çok vaka gördük, müdahale etmediklerini gördük.

Onlar bu işi yapmaya niyetli değilse biz ne yapalım?

Söyle bana, ne yapalım? Adamları mı vuralım? Biz de silahlanalım mı?
Biz makul insanlarız nihayetinde. Çalışın, dedik. Engelleyin, dedik. Yasaları uygulayın, emrinizdeki yürütme organlarını ve diğer Bakanlıkları baskılayın, dedik. Ama ne çare!.. Hala her gün 3-5 ölüyoruz.

Ve artık tek bir kadının ölmesine bile tahammülümüz kalmadı.
İşte bunun için kadınlar bugün Bakanlığa ayakkabılarıyla girdi.

 

Bir Sevgililer Günü Fantezisi

anatomica-red-heartElif Can

Bugün en sevildiğimiz, çok sevildiğimiz gün! Bugün kalpli yastıkların, pelüş ayıcıkların – bazen de pelüş olmayanların –, kurutulmuş ve henüz ölmüş güllerin, simlerin, pembe ve kırmızı ambalajların, yürüyen merdivenlerine felç inmiş AVM’lerin günü!

“Acaba herhangi bir şey değişmiş midir?” diye erkenden kalkıp üç yıl önce bugün bana bahşedilen kahve makinesinden kahveler içtim kana kana. Ardından yine iki yıl önce bugün teslim aldığım tost makinesinde birkaç minik tostik yaptım kendime. Tost makinesi de kahve makinesi de kırmızı. Belli ki çok seviliyormuşum, ortada en az bir adet aşk varmış. Fakat kadir kıymet bilmemişim ve bugün elimde kala kala bu kırmızı, sıcak makineler kalmış.

Devamını Oku…

Karakollar kadın katillerini engellemiyor

mahmureİstanbul Feminist Kolektif Basın Açıklaması 21 Temmuz 2012 – Fatih Şehit Tevfik Fikret Karakolu

Cinayet sürecine  tanık olmayalım engel olalım.

Karakollar kadın katillerini engellemiyor.

 Kadınlar öldürülmeye devam ediyor. Boşanmak istemesi ya da evi terk etmesi , yemek yapmaması ya da hep aynı yemeği yapması, hiç konuşmaması ya da çok konuşması, sağa bakması, sola bakması… kadınların öldürülmeleri için kadın olmaları yetiyor.

Kadınlar artık kendilerine karşı yürütülen bu savaşın farkındalar. Her gün 5 kadın öldürülüyor, yüzlerce kadın sakat kalıyor, yaralanıyor, yüzbinlerce kadın şiddet görüyor.

Kadınlar artık güle oynaya evlendikleri, sevdikleri adamların şiddetlerini kader kabul etmiyorlar. Karşı koyuyorlar, çevrelerine duyuruyorlar, polise şikayet ediyorlar. Boşanıyorlar ve yeni bir hayat kurmaya çalışıyorlar. Her gün onlarca kadın şiddet sarmalından kurtulmak için adım atıyor. Atmaya devam edecek.

Ancak yine de her gün aramızdan birileri  canlarını yitiriyorlar. Yanı başımızdaki kadınlar kayıp gidiyorlar.

İstanbul’da da  geçen hafta aynı gün içinde 2 kadin cinayeti birden işlendi. Mahmure Karakule Fatih’te, Zahide Feyzioğlu ise K. Çekmece’de öldürüldüler. İki kadin da şiddet görüyorlardi. Mahallenin, karakolun, konu komşunun, polisin bundan haberi vardı. Ancak şiddetin bilinir olması canlarını kurtarmadı. Cinayet sürecine tanık olmaktan başka.

İstanbul Küçükçekmece’de, 4 çocuk annesi eşi Zahide Feyzioğlu eşi Çetin Fevzioğlu’ndan  bir hafta içinde iki kez dayak yedi. Eşinden korkan kadın  kaymakamlığa başvurup koruma aldı. Arkadaşının evinde kalan genç kadın tahminen çocuklarını görmek için gündüz saatlerinde kendi evine döndü. Ancak kapıyı açtığında karşısında eşini buldu. Çetin Feyzioğlu mutfaktan aldığı bıçakla Zahide’yi öldürdü.

İstanbul  Balat’ta 19 yaşındaki Mahmure Karakule kocası Zülfikar Bakır tarafından iki çocuğunun gözleri önünde 47 bıçak darbesiyle öldürüldü. Mahmure Bakır’ın akrabaları, kocasının kendisini öldüreceğini söyleyerek defalarca Fatih Polis Karakolu’na giden genç kadının kaale alınmadığını söylüyorlar. Son gidişinde polis memurları tarafından azarlanarak “ağza alınmayacak laflar” işittiği de söyleniyor. İddialara göre genç kadın, cinayet günü akşam saatlerinde hem hastaneye hem de karakola telefon ederek eşinin iyi durumda olmadığını, evden götürülmesini istemiş. Ambulans gelmiş, polis gelmemiş. Karakoldan gelen olmayınca da ambulanstaki yetkililer yardım edememişler.

Tıpkı Mahmure ve Zahide’ninkinde olduğu gibi artık kadın cinayetleri haberlerinin ayrılmaz bir parçası kadınların şiddetten korunmadığı..
‘savcılığın verdigi şiddetten koruma kararına rağmen’,
‘Şiddet gördüğü icin karakola başvurusu olmasına rağmen’, ‘sığınmaevinde kalıp bilinmeyen gerekçeyle (!) eve döndükten sonra’, ‘katil kocanın daha önce şiddet gösterdiği için uzaklaştırma kararı almasına rağmen’…. cümleleleri haberlerden eksik olmuyor.

Bakan Fatma Şahin tarafindan yaldızlı pakette sunulan yeni siddet yasasısının da kadınların can güvenliklerini korumaya katkısı olamadı. Kadınlar karakollara başvurdukları halde öldürülüyor.

Bugün buradayız!  Mahmure’nin katili Zülfikar Bakır’ı engellemeyen, gelen ihbar telefonlarını ciddiyetle değerlendirmeyen Fatih Şehit Tevfik Fikret Polis Merkezi önündeyiz!
Ve diyoruz ki mahmure’nin katledilmesinden siz de sorumlusunuz. Bu vesileyle tüm yetkililere tekrar seseleniyoruz. 14 yaşında çocuk gelin olan, sürekli şiddete maruz kalan Mahmure’nin ölümünden siz sorumlusunuz.

Kadınlara aile propagandası yapmak, anneliği dayatmak, kürtaj yaptırmalarını  engellemek, evliliğe teşvik ederek,  evlilik ve ailenin  kadınlar için ölüm, şiddet, baskı ve eşitsizlik yuvası olduğunun üstünü örtemezsiniz.

Herkese, öncelikle bütün kadınlara  sesleniyoruz. Çevrenizde, mahallenizde bir şiddet tanıklığı yaparsanız,  bu konuda bir şey yapmak için çabalayın. Unutmayın ki yanıbaşımızdaki birini kaybetmenin ağırlığı ömür boyu üzerimizde kalacak. Her gün şiddet yuvası aileden kurtulup hayatlarını kuran kadınlara bir yenisinin daha eklenmesi için dayanışmak ve karakolların ve devletin sorumsuzluklarını takip etmek için gücümüz birlikteliğimizde.

Zeynep Göçek davasına Mor Çatı adına müdahillik!

isyandayiz

Zeynep Göçek aramızdan biri. Cezaevinden izinli gelen kocası arafından öldürüldüğünde 37 yaşındaydı. Biri 12, biri 18 yaşında iki çocugu vardı. Hayatı zorluydu. Katili olacak adam ikinci kocasıydı. Kurtuluş’ta kapıcılık yapıyor hem evi geçindiriyor; hem de cezaevindeki kocasına yetişmeye çalışıyordu. Katili olacak adamla arasında 25 yaş fark vardı. Adam içerdeyken kadına baskı yapıyor. Paranoyalarıyla Zeynep’i taciz ediyordu. Bayram iznine geldiğinde Zeynep’in kızkardeşinin yanında bayramın birinci günü için 3 gün sonrası için ‘kim öle; kim kala’ demisti. Devamını Oku…

Polisiyeleşmeden…

Ayşe Toksöz

Ocak 2009. Ben İstanbul’daydım. Canan da öyle. Dilek Eskişehir’deydi, Çiğdem Ordu’da.

Ocak 2010. Ben bu yazıyı yazıyorum, Canan Akbulut, Dilek Özer ve Çiğdem Bayram artık aramızda değil. Basının diliyle “arkalarında soru işaretleri bırakarak” gittiler. Yanlış anlamayın, bu bir edebi kalıp. Yoksa basının soru sormaya niyeti yok. Daha doğrusu, sordukları sorular “İntihar mı etti, öldürüldü mü? Bunalımda mıydı? Cinnet mi geçirdi? Kocasının başka kadınlarla ilişkisi var mıydı?” türünden.

Ben bu soruları sormak istemiyorum. Duymamış olanlar için kısaca Canan’dan, Çiğdem’den ve Dilek’ten bahsedeyim. Sonra da neden bu soruları sormak istemediğimden, neden cevaplarını merak etmediğimden.

Canan geçtiğimiz Nisan ayında Mor Çatı’ya başvurmuş, eşinden şiddet gördüğünü söyleyerek yardım istemiş. Korkusundan polise ya da savcılığa başvurmamış. 27 Temmuz’da balkondan düşerek (atarak ya da atılarak) öldüğünde, Mor Çatı’nın psikoloğuyla görüşmelerine devam ediyormuş. Mor Çatı’nın ve diğer feministlerin takipçisi olduğu dava süreci sonunda mahkeme, olayın intihar olduğuna hükmedip Canan’a dayak attığını itiraf eden kocasını serbest bıraktı.

Dilek, ‘Elveda Hayat’ başlıklı bir mektup yazmış 10 Ekim’de, iki çocuğunu yanına alarak, Porsuk Çayı’na atlamadan önce. Resmi makamlar intihar nedenini araştıradursun, medya kocasıyla nikahsız yaşamasını, adamın hapse giriş çıkışlarını, Dilek’in olası sevgililerini, küçük çocuğun babasının kimliğini diline dolamış bile…

Çiğdem’in kocası ise “işsiz-güçsüz” değil; “kerli-ferli” takımındanmış besbelli; komşular ne Çiğdem’in dayak yediğini duyduklarında araya girebiliyorlarmış, ne de, Çiğdem’in 5 Kasım’da balkondan düşerek (yine atarak ya da atılarak) ölmesinin ardından ifade verdikleri sırada mahalle muhtarının olay yerindeki tehdikar varlığına itiraz edebilmişler. Çiğdem morga götürüldüğü sırada, annesinin ölümüne tanık olan, ama varlığı savcı tarafından dikkate alınmayan oğluyla bir-iki saat ilgilenmişler yalnızca. Savcı, tanık konumundaki çocuğun velayetini, Çiğdem’i dövdüğü yönünde ifadesi olduğu halde, karakoldan serbest bırakılan babaya verdi.

Sadece bu hikayeleri alt alta yazmak bile “İntihar mı? Cinayet mi?” sorusunu duymak bile istemeyişimi açıklamıyor mu? Nedir bu hikayelerden öğrendiğimiz?

Kocan seni istediği kadar dövsün, etraftaki herkes bunu görsün, bilsin, hatta adam karakolda/mahkemede bunu itiraf etsin. Sen polise başvurmadıysan hiçbir hükmü yok. Başvursaydın da resmi makamların arabuluculuğuyla kocana geri dönmek zorunda kalacaktın ya, olsun. Bunun da hükmü yok.

Resmi makamların gözünde, insan olarak varlığının, yaşayışının, duygularının da hükmü yok. Nitekim, Çiğdem’in davasına bakan savcı, kocasının Çiğdem’i aldattığı yönündeki ifadelere, “Aldatmak suç değildir, erkek adam aldatır” gibi cevaplar verebiliyor. Bunun, savcının kötü bir adam olmasıyla falan ilgisi yok; bütün mesele diğer adamın bir an önce bu işten yakayı sıyırmasının sağlanması.

Toplumun nezdinde ise, attığın her adımın hükmü var. Ablasının kızını evlat edindiği sonradan anlaşılan (!) Dilek’in ölümünün ardından medya, “İkinci çocuğu kocası hapisteyken doğdu, yoksa başkasından mıydı” minvalinde döktürdü. Öyle ya, ya sevgilisi var(dıy)sa? O zaman her şey mübah olacaktı herhalde?

Bir de senin ne yaşadığını herkes zaten biliyordur, açıklamaları her zaman kolaydır: Bunalımdasındır, kıskançlık krizidir, psikolojik tedavi görüyorsundur (Canan’ın kocası herhalde Mor Çatı’nın psikoloğunu kastediyor!), ikinci çocuğu doğurdaktan sonra bunalıma girmişsindir – Dilek aslında doğum yapmamış ya, neyse…

Ha bir de, yaşamının da bir değeri yok. Artık adalet duygumuzu herhangi bir biçimde korumaktan aciz kalmış hukuk sistemi; cinayet olduğu aşikar olan vakalarda bile katilleri cezalandırmakta gönülsüz davranırken, “intihar mı, cinayet mi?” kuşkusunun olduğu durumlarda baştan savma bir olay yeri inceleme ve sorgulamanın ardından intihar hükmüne varma eğiliminde.

Bu hikayelerin bize düşündürdüğü, tek tek kadınların hikayelerinin önemli olmadığı, tüm kadın intiharlarının cinayet olduğu olmamalı elbette. Kadın intiharlarının tercih mi, yoksa kadınlara dayatılan, şiddet döngüsünden kurtulmak için ellerinde bırakılan son çare mi olduğu sorusunun geçersizliği de değil. Kadınlar olarak her birimizin hayatının ne derece şiddetle malul olduğunu; buna izin veren erkek egemen sistem içinde hayatlarımızın tekilliğinin nasıl silinip istatistiklere hapsolduğunu, öteki uçta ise nasıl magazinleştirilip, polisiye öyküye çevrilip “malzeme” haline getirildiğini görebilmek belki de.

Çünkü “intihar mı, cinayet mi?” sorusuyla adli birer vakaya indirgenen kadın ölümleri, esasında politiktir.

Babaların meydanı

cemre-yazsb

Cemre Baytok

Münevver Karabulut’un öldürüldüğü 3 Mart 2009’dan, Cem Garipoğlu’nun 17 Eylül’de yakalanmasına kadar geçen uzun süre boyunca kamuoyu uzun zamandır olmadığı kadar genç bir kadının öldürülmesiyle ilgilendi. Feministler olarak kadına yönelik şiddeti ve cinayetleri kamuoyuna bu kadar duyurduğumuz bir dönemde, nasıl oldu da bu sefer, Münevver’in öldürülmesi tekil bir olaymış gibi öne çıkabildi ve birçoklarının kendilerini söz sahibi hissettikleri bir hâl aldı? Münevver üzerinden nasıl oldu da farklı egemenlik konumlarından beliriveren “babalar” Münevver’i “sahiplendiler”?

Türkiye’de birçok genç kadın benzer şiddet yöntemleriyle öldürüyor fakat babalar ortalığa dökülmüyor. Ne peki burada istisnai olan? Münevver Bahçeşehir’de öldürüldü, bedeni Etiler’de bulundu. Karabulut ailesi orta sınıf, Garipoğlu ailesi ise üst sınıf bir aileydi. Münevver ve Cem sevgililerdi. Bu durumun kendisi, sıradanlaştırılmış kadın cinayeti haberlerinin aksine bu genç kadının öldürülmesine öncelikle pornografik bir değer kattı. Pornografik değer, haber değeri demekti, yani takip edilebilir, izi sürülebilir haber. Bazı şiddet yöntemlerini bulunduğumuz toplumun dinamikleri içerisinde kanıksarız. Münevver’in öldürülmesi, medya aracılığıyla kanıksanma olanağını sunmadı. Münevver’in veya tüm kadınların mücadelesi adına değil ama. 3.sayfalarda yer alması ve göz ardı edilmesi alışılagelmiş olayların aksine, Münevver’in öldürülmesi görünür bir söz alanı açtı. Kadına yönelik şiddeti takip etme yolunun kadına bir kez daha şiddet uygulamaktan geçtiği bir söz alanı.

İşte böylece babalar meydana döküldü. Münevver’in öldürülmesinin üzerinden aile ve ahlâk algıları konuşulmaya başlandı. Başbakan ahlâki erozyon sebebiyle ya davulcuya ya zurnacıya kaçacak olan kızların başlarına böyle şeylerin gelebileceğini söyledi. Emniyet müdürü, Karabulut ailesinin kızlarına sahip çıkmadığını (yani sahip olmadığını) bildirdi. Bir gazeteci, “insanlara dokunan gazeteciliğin” unutulduğunu, bulunduğu medya grubunun baba Süreyya Karabulut’un yerine bu işi takip edeceğini ilan etti. Bir başka gazeteci, köy kızının aşırı serbestleşmesini olaydaki asıl felaket olarak yorumladı. Cem Garipoğlu’nun amcası, Cem’in babası olmadığı için cinayetle alakasının kurulamayacağını açıkladı. Tüm bunların yanında, Süreyya Karabulut da birçok yerde hem bunlara karşı çıktı, hem de kendisinin nasıl bir baba, kızının da nasıl “öyle” olmadığını anlatmaya çalıştı. Eksik baba Süreyya Karabulut, nihayet, takipçi medya grubunun başkanı tarafından saçmaladığı gerekçesiyle babalıktan çıkarıldı ve yerine Fatih Altaylı geçti, artık Münevver’in babası oydu.

Yine o dönemde, aylar sonra hâlâ katili yakalayamamış olan polis, cinayeti çözmeyi namus meselesi yaptığını duyurdu. Kamuoyu bir yandan erkeklerin kadın cinayeti vesilesiyle aile ve ahlâk üzerine birbirlerine konuşmalarına maruz kalırken, cinayetin sebebini merak etmeyi de ihmal etmedi. Pornografik değer bir kez daha üredi: Münevver, Garipoğlu ailesine dair bir sır mı biliyordu, Cem’in alkol sorunu mu vardı, olay bir cinnet cinayeti miydi? Günlükler, MSN yazışmaları ortaya saçıldı. Neticede, Cem yakalandıktan sonra gazetelerde iddianamede cinayetin nedenine dair tek bir kelime geçmedi, bu sefer de nedeni değil cinayetin nasıl işlendiği değer etti. Zira Cem Garipoğlu’nun Münevver’den başkaca da haber değeri vardı ve bu, yakalandıktan sonra an an görüntülenmesiyle çeşitlendi. Fakat bu, başka bir yazının konusu ve ben babaların sözüne geri dönmek istiyorum.

Cem Garipoğlu yargılanıyor, ama ondan önce babası cinayeti beraber işledikleri gerekçesiyle tutuklandı. Mehmet Nida Garipoğlu nedense tüm bu babalık tartışmasından nasiplenmedi, aile ahlâkıyla bağlantılandırılmadı. Süreyya Karabulut ise, eksik babadan, psikologlara havale edilen, kızının ölümünden para hesapları yapan ahlâkı noksan babaya dönüştü.

Bu olaydan geriye kalan, yine kadın cinayetlerine yönelik bir tepki olmadı. Genç bir kadının bu şekilde öldürülmesinin aslında hiç de münferit bir olay olmadığı konuşulmadı. Kadına yönelik şiddetin gündeme gelmesi, bazıları için kadını bir kez daha aile içinde tanımlamaya ve ikincilleştirmeye yaradı. 7 aya yakın süren yakalanma sürecinde, aile söyleminin farklı konumlardan erkekler tarafından tekrar üretilmesi erkek şiddetini olağanlaştırırken kadınları yine evlerine, babalarının veya kocalarının yanına çağırdı.

Feministler ise, Münevver’den sonra olduğu gibi, erkek egemenliğine her kesimden kadının maruz kaldığını iddia ederek kadın cinayetlerine ve babaların sözlerine karşı çıkmayı sürdürüyor. Kadın cinayetlerinde dahi, babaların yani erkeklerin sahiplendikleri kamuoyunu reddederek kadınların sesini yükseltmeye devam ediyor.

Davaları takip ederken…

sb1Yaklaşık iki yıldır mahkemelerde yan yanayız. Katilleri, ölen, yaralanan, tecavüze uğrayan kadınları, ailelerini, feministleri, hissettiklerimizi, biriktirdiklerimizi oturup konuşalım, paylaşalım dedik. Yerimiz ancak bu kadarına izin verdi ama aslında daha o kadar çok şey var ki…

Funda: Nerden başlayalım bilemiyorum ama bu süreci hep birlikte yaşadık. Dosya konumuz “Kadın Cinayetleri politiktir” olunca, bu süreç boyunca neler yaşadık konuşalım diye düşündük.

Selin: Kişisel hislerimden başlayabilirim aslında. Hepimiz 2. derece travma yaşıyoruz diye düşünüyorum. Bu davaların benim psikolojime etkileri epeyce ağır oldu. Kendimi uzak tutmaya çalışıyorum ve yardım da alıyorum zaten. Çok istesem de bazen duruşmalar gitmiyorum. Kesinlikle kendimi iyi hissetmiyorum ve sakin kalamıyorum, adamlara vurmak istiyorum mesela, saldırmak istiyorum abuk sabuk konuştuklarında. Sadece dosyalarda değil, başka yerlerde de birikiyor bu tepki içimde. Bu çok büyük bir problem ve adeta bir savaş! Kadınlar canlarını kurtarmaya çalışıyorlar. Savaşta bizim de güçlü olmamız gerekiyor ve bazen gücümüz azalıyor diye düşünüyorum.

Devamını Oku…

Alkış bekleyen katiller: Nefret cinayetleri üzerine

kadin-cinayetleriHülya Sur / Pembsiyah Üçgen Aktivisti

Nefret suçları, bir kişinin, cinsel yöneliminden, cinsiyetinden, ırkından, dininden, dilinden, renginden, bedensel sakatlığından, yaşından ya da fiziksel görünümden dolayı, ona karşı duyulan önyargı ve nefret duygusu ile işlenen suçlardır. Nefret suçları, nefret söylemlerinin yarattığı düşmanlık atmosferinde gerçekleştirilir. Nefret söylemlerinin zeminiyse, kuşkusuz ayrımcılık ideolojileridir.

Devamını Oku…