Nasıl Feminist Oldum/İsmigül Şimşek

 

altBu başlık altında yazma fikri ilk ortaya çıktığında, aklıma gelen ilk soru “Bir kadın nasıl feminist olmaz?” olmuştu. Öyle ya, bir basit tanımıyla, kadınların erkekler tarafından sömürülmesine ve kurulu iktidar mekanizmaları altında ezilmesine dayanan bir sistemin(patriyarka) tasfiyesi anlamına gelen feminizme hangimizin ihtiyacı olmayabilirdi ki? Benim feminizm anlayışımın önerdiği üzere, bu sistematik ezilmenin biçimi ve miktarı, kadınların dahil oldukları ekonomik sisteme yahut aynı sistem (üretim araçlarının azınlığın elinde bulunduğu, sınıflara dayalı) içinde ekonomik sınıfa bağlı olarak değişiklik gösteriyorsa da; hiçbir kadın yoktur ki, patriyarkadan, farkında olarak ya da olmayarak zarar görmüş olmasın. Durum böyle olunca, belki adını bile koymadan, hepimiz, hayatımızın bir döneminde feminist bir isyanın içinde bulmuş olmalıyız kendimizi. Dolayısıyla, belki de başlığı oluşturan bu soru, en azından benim için, “nasıl farkettin feministleştiğini?” şeklinde daha doğru olacak. Çünkü, bugün hala önemsediğim başlıklar olan birkaç şey içinmiş bütün kavgam, henüz dünyayı yeni bilmeye başladığım yaşlarda, çocukluk dönemimde: cinsiyetçi işbölümü, şiddet, namus, kutsal aile…

Çocukluğumun bütün mutsuzluğu tam da bu isyanın nedenlerine dayanıyor: Birincil ve esas ağır olanı, babamın öncelikle ve yoğunlukla anneme, ama genel olarak evdeki herkese kesintisiz fiziksel ve psikolojik şiddet uyguluyor olmasıyken; ikincil olarak, bu sürekli şiddetin yarattığı terörün ardından geriye kalan minicik zamanlarda, minicik seslerle oluşturabildiğim mini gündeme sığdırabildiğim kadarıyla, benden üç yaş küçük olan erkek kardeşimle aramızdaki eşitsizlik vardı. Yedi yaşındayken, sabah-akşam yatağını toplayıp sermek için annem tarafından yeterince büyük bulunan benim, kardeşim neden yapmıyor soruma karşılık, onun henüz küçük olduğu cevabı verilirdi (tabii, sorulan sorulara cevabı konuşarak vermeyi bilen annem tarafından. Babam konuşarak cevap vermeyi bilmezdi). Zaman geçti, ben on yaşıma geldim, kardeşim yedi. Artık, benim önceden yatağımı topladığım yaşa geldiğine göre bunu annemden talep etmekte çok haklıydım! Elbette kimse ne kadar haklı olduğuma bakmadı, “sen de o yaşta toplamıyordun” demek daha kolaydı. Sinirden ağlamaklı olup, kardeşimle ortak odamızın kapısına yapıştırdığım kağıda kocaman, “bugün bilmem hangi tarih ve yatağımı kendim topluyorum, kardeşim henüz toplamıyor” yazmıştım. Sonunda anlaşılacağımı sanarak, bu arada her gün bunun kavgasını ederek, arada bir dayağını yiyerek geçti bir üç yıl daha… Bugün anneme sorsak, eminim o yaşta ben de zaten yatağımı toplamıyordum. Bugün anneme sorsak, anneannemleri ziyarete gittiğimiz Bulgaristan’daki köyümüzde, büyük kuzenim karşı köye giderken onunla gitmek istedim diye azarlanıp bir de üstelemenin cezası olarak elime süpürge tutuşturulmamış, bunun yanında kardeşime izin verilmemiştir. Bugün anneme sorsak, odamızın camından, kardeşimle ikimiz aşağıdaki “abilerle” sohbet ettiğimiz için ben dayak yememişimdir; çamaşırları asmaya evde iki bayan(!) varken bir erkek mi balkona çıkacak diyerek elime tutuşturmamıştır; ikimizi dışarıya oyun oynamaya çağıran ortak arkadaşlarımıza “İsmigül gelemeyecek, işi var, Ahmet’le oynayın” dememiştir… Çünkü o, tüm anneler gibi, çocuklarını çok sevmiş, ikisini birbirinden ayırmamıştır… Öyle gerektiği (!) için kız olanı çalıştırmış, hırpalamış, cezalandırmış; ama ikisini de aynı derecede sevmiştir… Zaten kızı da bunu anlayacak olgunlukta yetişmiştir…
Hayır efendim, kızınız hiçbir şeyi anlayacak olgunlukta yetişmedi! Tam da o zaman, ilk gençlik yıllarında, asi sayıldı, uyumsuz sayıldı, ergenlikte sayıldı; biraz daha büyüyünce eylem yapmaya başlayıp evde fazladan tek bir şeye dokunmayınca vicdansız sayıldı, artık ayrı evde yaşayan ve nefret ettiği babasının kızı sayıldı, anne düşmanı sayıldı… Artık, herkesin korkup nefret ettiği babanın içinde yaşamadığı ve otomatik olarak mutlu olunması gereken evdeki bütün huzursuzluğun kaynağı, işte belli: erkek kardeşiyle eşit haklar talep eden bir genç kadın!

Bu işin bir de kamusal alanda yaşanan yanı vardı elbet: çocukken okulda rehberlik dersinde yapılan mini tartışmalarda evliliğin ne kadar gereksiz olduğunu savununca alınan tepki; erkek arkadaşla öpüşüldüğünü tespit eden(!) lise yönetiminin anneye haber göndermesi (aaa, halbuki çok başarılı, akıllı bir kız!); giyilen etek dizleri örtmeyince otobüs yolculuğunu zindana çeviren, yiyecekmiş gibi bakan erkekler (hayır, hanzo-kıro falan değil, bildiğin erkek!), cık cık yapan teyzeler; daha önce bir başka kızı evlendi, eve “dul” döndü diye üzülen anneanne ve dededen olanları yıllarca gizleyen anne; annenin yediği sokak dayağının ardından gittiği karakolda “aileye karışamıyoruz” deyip geri gönderen devlet; yıllardır süregelen propaganda sonucu ikna edilen anneyle, babanın boşanması için edinilen uğraşa şahit olanların, bir yuvanın yıkılmasına nasıl sevinileceğini anlayamayan imalı cümleleri; bayramda ziyarete gidildiğinde niye böyle oldu diye hesap sormaya kalkan büyük hala, enişte; 19 yaşındayken Kürt sevgiliyle buluşuldu ve eve dokuzda gelindi diye, boşanılmış ve başka evde yaşayan, buna rağmen gelip kapının önünde bekleyen babadan yenen sokak dayağı; ardından çağrılan polise şikayetçi olduğunu anlatabilmek, resmen ikna edebilmek için (sanki davayı o açacak!) dökülen dil; karakoldaki bitmek bilmez sorgu ve “babandır, barışırsınız” zırvaları; sonunda adli tıpa rapor almaya giderken hala bağırıp yumruğunu sallayan babayla kızını aynı polis aracına, yan yana oturtan memur; camlarında oturup olanı biteni merakla izleyen ama sadece izleyen komşular; bir yandan yaşanırken, bir yandan çığlığını duymazdan gelen, önüne dikilince gözlerini kapayan anneyle tek kelime konuşulamayan cinsellik, doğum kontrol yöntemleri, sağlık taramaları, sosyal haklar…

İstanbul’a geldim, üniversiteye.. Yeni bir şehir, yeni bir hayat, yepyeni mücadele alanları… Sosyalist bir partinin gençlik örgütüne katıldım: demokratik, eşitlikçi, anti cinsiyetçi! Bir sene içinde bir kadın, genel başkan yardımcısının tacizine uğrayıp şikayetçi oluyor. Güveniyorum, burada her şey başka ya! Bizler, demokratik ve anti cinsiyetçi insanlar, süreç içinde ne gerekiyorsa öyle yapacak, bir taciz karşısında nasıl tutum alınırsa öyle davranacağız! Sonrası mı, koskoca bir düşkırıklığı!.. Düşkırıklığını uzun yaşamaya izin vermeyecek, çetin bir mücadele… Genç kadın evimizi basmalar, tehdit etmeler, yasaklamalar…

Yalanmış. Sosyalist hareket ne feministlere, ne kadınlara kucak açarmış. Erkeklerin ortak çıkarları, “örgütün yüksek çıkarları” adı altında, sapasağlam duruşuyla, dayanışmayla, azimle korunurmuş. Anlaşılan kadınlarla erkeklerin dayanışması, erkeklerden, erkekliklerini sorgulamaları talep edilmediği sürece mümkünmüş. Aslında hayatımızı karartan iki ayrı sistem varmış, tek düşman bellediğimiz kapitalizme karşı mücadeleyle çözülmüyormuş kadınların sorunları. Bitmeyecekmiş benim isyanım sosyalizm gelince.

Ben sadece sınıfların değil, cinsler arasında mağduriyet yaratan herhangi bir ayrımın da söz konusu olmadığı bir dünya düşlüyordum aslında; ama bunu ayrıca belirtmeye gerek olduğunu, erkeklerin sahip olduğu ayrıcalığın en vazgeçilmez olduğunu, hayatın bütün alanlarını doğrudan kestiğini, hem de bu sınıflı sistemle çok iyi anlaştığını bilmiyordum. Öte yandan, tüm bunların sistematik olduğunu bilen, çoktan adını koyan, on yıllardır mücadele eden, hayatın her alanına, dünyadaki tüm ilişki biçimlerine dair sözü olan kadınlar olduğunu bilmiyordum. Benim çocukluğumda yaşadıklarımın, sadece ev içinde verdiğim mücadele ve babamdan nefret edilerek çözülmeyeceğini, binlerce kadının aynısını yaşadığını, yaşanmasının önüne geçecek mekanizmaların oluşturulmadığını, bu sistematik ezme ezilmeye alternatif olarak kurulmaya çalışılan hayatın bütünlüklü bir programı olabileceğini bilmiyordum. Buna feminizm deniyormuş, ben de kendimi bildim bileli feministleşiyormuşum meğer…

Bu yazı feminist politika dergisi 4.sayıda yayınladı.

Yorumlara kapalıdır.