Nasıl feminist oldum/Filiz Karakuş

 

alt Beşi kız yedi çocuklu bir ailenin sonuncusu olarak dünyaya gelmişim. Babam evin tartışılmaz tek söz sahibiydi. 1923 doğumlu annem liseyi bitirdikten sonra evlenmiş. Annem 56 yaşında yaşamını yitirene kadar tam zamanlı ev kadınlığı yaptı. Torunlar, akrabalar, her gün yirmiye yakın kişiye hizmet etti. Evimizde öğlen yenilen yemek akşam bayat kabul edilir, asla yenmezdi. Eğer yemek kalırsa onu da annem yerdi. Bütün çocukların üniversite okuması esas olduğundan ‘çocuklara’ ev işi yaptırılmazdı. Benim ev işlerine tek ‘katkım’, kendine ait parası olan annemin para ödülüyle merdivenleri ve bahçe girişini ara sıra yıkamaktı… Babam hem sever, hem döverdi. ‘Adil’ olsun diye birimiz bir ‘suç’ işlediğinde bazen annem de dahil hepimize bir fiske vururdu. Sonrasında kilitli dolabında sakladığı çikolatalardan dağıtıp gönlümüzü alır, bazen elini öptürür ve asla küsmemize izin vermezdi. O da çok çalışırdı. Ücretli çalışmanın yanı sıra kısmen şehrin dışında kalan evimize erzak alışverişi yapmak onun işiydi. Odunu, kömürü o çıkarır, sobaları boşaltıp her sabah beşte doldurup yakardı. Bahçeyi sulamayı, tavukları yemlemeyi de o yapardı.

Evimizde kız çocuklarına hava karardıktan sonra sokağa çıkma ve ergenlikten sonra erkeklerle arkadaşlık etme yasağı vardı. Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra 16 yaşında üniversiteye girdim ve devrimci faaliyetlere başladım. Sosyalist olmak ve mücadele çok keyifliydi. Kadın-erkek yoldaşlarımı çok seviyordum. Ancak hava kararmaya yakın yoldaşlarımı, akşama kalan devrimci görevlerimi bırakıp eve dönüyor olmak beni kahrediyordu. Benim ve aynı örgütte yer alan ablam da dahil başka kadınların bu kısıtlanmış yaşantısı dolayısıyla bir gün sorumlu erkek yoldaşlar (sorumlu kadın yoldaş yoktu) bizleri topladılar. Dediler ki: “sizlerin bir kısmı henüz demokratik devriminizi yapamamış, aileyle bağlarınızı koparamamışsınız. Ankaralı iki kadın yoldaşımız bu konuda size destek sunup, eğitim verecekler.” Çok haklıydılar. Demokratik devrimimi yapamamış olmamdan dolayı eziliyordum.

Ankaralı kadın yoldaşlarla birlikte Engels’in Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni kitabını okumaya başladık. Kitabı okudukça aydınlanıyor, iyi bir devrimci olmak için planlar yapıyordum. Ailemle bağlarımı asgariye indirmeliydim, hatta koparmalıydım. Benim “erkek arkadaşımla” (o zamanlar öyle derdik) ilişkim, Engels’in dediği gibi mülkiyet ilişkilerinden arınmış bir ilişki ve aşkımız da literatüre uygun “proleter aşk” olacaktı. Benim için burjuvazinin nikahı değil, erkek arkadaşımla birbirimize verdiğimiz söz yani devrim nikahı önemliydi.

Bu arada örgütümüz büyümüş, örgüt sorumluluklarını paylaşmak için bir ‘ara kademe’ sorumluları belirlenmesine karar verilmişti. Aynı konumda olduğumuz yoldaşlardan hepsi erkek üç kişi bizlerin de sorumlusu olarak belirlenmişti. Derneğin temizliği ve çay işi ciddi sorun olmaya başlamıştı. Yeni sorumlular bu işleri artık pek yapmak istemiyorlardı. Sonrasında bu sorunları da konuşmak üzere bir toplantı yaptık. Arkadaşlar elde temizlik bezi ve çay tepsisiyle sempatizan arkadaşlar üzerinde “otorite kuramayacaklarını” iddia ediyorlardı. Haklı bulmuştum söylediklerini. Ama ben çay demlemeyi veya temizlik yapmayı bilmiyordum. Ana evinde bu işleri yapmıyordum. Sonra uzlaştık. Çayı onlar yapacak, biz servis edecektik. Temizlik el ayak çekilince birlikte yapılacaktı.

Artık aile baskısına dayanamıyorduk. Bir gün ablamla kolkola girip evden kaçtık. Annemin derneğe gelip bizi ısrarla sorması üzerine 20-23 yaş arası sorumlu erkek yoldaşlarımız annemle haklarımız üzerine pazarlığa oturup bir uzlaşma sağladılar. Biz de demokratik devrime yaklaşmanın mutluluğuyla eve geri döndük.

18 yaşımda, sonradan evleneceğim adama gönül verdim. Onun ‘arkadaşlık teklifini’ kabul ettim. Ona verdiğim sözü kendime mühürledim. Devrim nikahı saydım. Hemen akabinde ‘birbirimizin olduk.’ Artık iyi günde kötü günde, sürgün de olsak, mahkum da olsak sadece birbirimizindik. O zamanların popüler devrimci kitaplarından Seni Halk Adına Ölüme Mahkum Ediyorum’daki Mitka Gribçeva gibi, mücadelemiz yüzünden yıllarca ayrı düşsek de birbirimize ruhen ve bedenen sadık kalacaktık.

Davetiyesiz, gelinliksiz, şekersiz, fotoğrafçısız bir nikah töreni yaptık ve birlikte yaşamaya başladık. Hemen fabrikaya girdim. Devrimci pozisyonlarımız gereği evliliğimizin ilk aylarında kocam çalışmıyordu. Bense bir tekstil fabrikasında günde 13,5 saat çalışıyordum. Cinselliğin etkisi olsa gerek, sistitten kurtulamıyor, vargel başından tuvalete koşarken sık sık altıma kaçırıyordum. 13,5 saatin sonunda sevişmeme hakkımın olduğunu bilmiyor, kocamın “o zaman neden evlendik?” serzenişine hak veriyordum.

Evde işbölümü yapmıştık. Yemek, ütü benim; temizlik ve bulaşık onun göreviydi. Kocam için sulu yemek çok önemliydi. İlla ki sulu yemek istiyordu. Oysa ben sulu yemek sevmiyor ve yapmayı bilmiyordum. Sularda yüzen barbunyalar, toprağı çözülmemiş ıspanaklar pişirdim. Yapmadığım, yapamadığım yemekler yüzünden çok kavgalar dövüşler yaptık. Hep kendimi suçlu hissettim. Aklıma hiçbir gün yemek ve bulaşık işbölümünün adil olmadığı gelmedi.

Genellikle tuvaletinde su ısıtarak banyo yaptığımız kötü evlerde yaşıyorduk. Az parayla yaşıyor olmak, kışın soba yakmamak bize sıkıntı yaratmıyordu. Her kadının yaşadığını ben de yaşıyordum. Kürtaj olmaya tek başına gitmek, paranın denetimini üzerinde bulunduramamak gibi. Sorunlarım vardı ama sorularım yok denecek kadar azdı. Üstelik yaşadığım aile kültürünün etkisiyle boşanmayı aklımdan bile geçirmiyordum. O dönemde sosyalistler de bu ahlak anlayışını sürdürüyorlardı.

12 Eylül darbesinin üçüncü yılında kocamla gözaltına alındık. Ben 45 gün sonra bırakıldım. Onu uzun yıllar sürecek hapis hayatı bekliyordu. Benim açımdan ise Mitka olma zamanıydı. Babamın beni yeniden düzene adapte etme tekliflerini ve cezaevindeki sevdiğime görüşe gitmeyi reddederek örgütüme ve mücadeleme döndüm.

Fabrikada çalışırken örgütümüze kazandırdığım arkadaşımın evine yerleştirdiler beni. Evlenmek üzereydi ve evlenince ben onlarda kalacaktım. Kına gecesi, düğün, ev eşyaları, bilezikler… Sürekli bir hazırlık vardı. Her şey üstüme üstüme geliyordu. Yeni evlilerin evine çıkmadan ve örgüte de haber vermeden kendime bir ev tuttum. Gecekondu mahallesinde tek başına yaşayan bir kadın olarak başıma tahmin edebileceğiniz her dert geldi. Sonra bir kadın arkadaş verdiler yanıma. Şehrin merkezine doğru bir yerde yeni bir ev tuttuk.

Aradan yedi ay geçtikten sonra üst üste yediğimiz polis operasyonları sonucu evimizi dağıtmak zorunda kalmıştık. Birlikte yaşayan bir çiftin yanında kalmaya başladım. Biz üçümüz de örgütün aynı birimindeydik. Erkek arkadaş, biz ücretli çalışmaya gittiğimizde sürekli Lenin okuyor ve 24 saatini proletarya davasına adamış profesyonel devrimciliğin önemini dilinden düşürmüyordu. Yazıyor ve yazıyordu. O dönemde bizim birimin profesyoneli de oydu. Ara sıra aklımdan “niye ben değilim” sorusu geçse de bunu hiç seslendiremedim.

85 yılının başlarıydı sanırım. Örgüt bir konferans hazırlığındaydı. Konferansa katılım delege usulüydü. İşte beni feminizmle buluşturan süreç bu konferans hazırlıkları sırasında başladı. Konferans öncesi gelen tartışma notlarından biri delege seçimine ilişkindi. Örgütün merkezinde yer alan bir erkek yoldaş yazdığı yazıda, delege seçiminde oy verme hakkı olan yoldaşlara, eşit konumda üyeler arasında öncelikle kadınlara oy vermelerini, onları delege olarak seçmelerini tavsiye ediyordu. Ben bu öneriyi bir hakaret olarak algıladım. Çok öfkelendim. Devrimcinin kadını erkeği olur muydu hiç? Bu öneriyi politik olarak yerle bir etmek için bir yazı yazmaya ve kendi fikrimi güçlendirmek için de bir dolu kitap okumaya karar verdim.

Marx, Engels, Bebel, Lenin kitaplarının dışında ilk olarak Şirin Tekeli’nin Kadınlar ve Siyasal Toplumsal Hayat, Juliet Mitchell ve Ann Oakley’in Kadın ve Eşitlik adlı kitaplarını okudum. İkinci kitapta kadınlar lehine ayrımcı uygulamalardan söz ediyordu: eşitler arasında kadına öncelikten değil; eşitsizler arasında lehte uygulamalardan. Sonra Somut sayfalarına, Yapıt dergilerine ulaştım. Okudukça çarpıldım. Yıllardır sınıf politikasıyla tahlil edemediklerimi fark ettim. Burada anlattığım ve anlatamadığım hayatımı gözden geçirdim. Annemi, cezaevindeki kocamı, örgüt ilişkilerimi düşündüm. Evliliğimi, cinselliği yaşama biçimimi, ailemle ilişkilerimi düşündüm… Her okuduğumda kendimi yeniden buldum. Gülnur’un Yapıt’taki yazısı benim yön bulmamı kolayladı. Artık feministtim. Bunu örgüt arkadaşlarıma da söyledim. Fakat hiç feminist tanımıyordum.

Sonrasında feminist politikayı severek ve isteyerek yaptım. Çünkü bana göre hayatımı/hayatımızı değiştirmenin anahtarı feminizmdeydi. Ancak uzun süren sevgililik ilişkilerimde, yaşadığım onca güzel şeyin yanında feminizmi gündelik pratiklerimde yeniden kurmakta hep zorlandım. Kocam cezaevinden çıktıktan sonra, feministlerin siyasi boşanma eyleminin ardından davayı yeniden açıp boşandık. Birlikte yaşamaya devam ettik. Bir çocuğumuz oldu. Ancak gördüm ki işin kerameti nikahsız olmakta değilmiş. Kocamdan ayrıldıktan sonra 10 yıl boyunca ayrı evlerde bir sevgililik ilişkisi yaşadım. Bunun bende yarattığı ezilme bedelinin ilkinden daha ağır olduğunu söyleyebilirim. Ancak yaşadığım her zorluğu yanımdaki kadınlarla ve kadınlar sayesinde aştım.

Ne demiş Stella: “Feminist olmak kadınları sevmektir: Kadınları keşfetmek, ortaya çıkarmak, anlamak, tanımak. Azınlık psikolojisinden sıyrılıp ezilen bir cinse ait olmanın gerektirdiği isyan ve dayanışmayı yüklenmektir.”

Bu yazı  feminist politika dergisi 7.sayıda yayınlandı.

 

Yorumlara kapalıdır.