Söyleşi: ‘Erkeklerden Alacaklıyız Kampanyası’

Ağuştos 2011 (Ekmek ve Özgürlük Sayı 10)

E&Ö: Erkeklerden alacaklıyız kampanyası ile başlayalım. Nasıl doğdu bu fikir? Kastedilen nedir? Kadınlar nasıl tahsil edecekler alacaklarını?

Gülnur: O zor iş, onun cevabı henüz yok.

“Erkeklerden alacaklıyız” nasıl doğdu? Sosyal politika konusunda ‘feminist açıdan sosyal politikaya nasıl yaklaşırız, feminist sosyal hak talepleri nasıl geliştirilebilir’ diye tartışırken şöyle bir şey çıktı: Sosyal politika genel olarak kadınlarla erkekler arasındaki çelişkileri, çıkar çatışmasını bir biçimde yumuşatmaya ya da arada tampon oluşturmaya yönelik politikalar demeti aslında. Nasıl ki emekle sermaye arasındaki ilişkide de sosyal politika devletin araya girmesiyle ve işçi sınıfına bir takım destekler sunmasıyla işçi sınıfının sermayeyle yüzmesini biraz erteleyen, çelişkiyi biraz yumuşatan bir politikaysa aynı şey kadınlar ve erkekler için de geçerli. Yani örneğin bugün AB ülkelerindeki aile ve iş yaşamı uyumlulaştırma politikalarına baktığımızda -bir tür sosyal politika örneği olarak- orada da esas murat edilen ev içindeki cinsiyetçi işbölümünü çok fazla zorlamadan (çünkü zorlayamıyor da, erkeklerin direnci o kadar yüksek ki bu konuda) kadınların istihdama katılmasını sağlamak. Bunu da kadınla erkeğin ev içinde çatışmasını bir biçimde erteleyerek yapıyor. Yani, kadınları esnek çalışmaya teşvik ederek, erkeklere ebeveyn izni vererek, kadınların dışarıdaki ücretli çalışma koşullarını öyle düzenleyerek ki kadın yine evde emek harcayabilsin… Böyle bir genel yaklaşım sosyal politika. İşte bunları tartışırken, şöyle düşündük: Bir yandan biz sosyal politikanın bu tampon oluşturma işlevini biliyoruz ama bir yandan da vazgeçemeyiz. Sosyal hak taleplerini bir tarafa atamayız. Erkeklerden alacaklıyız en başta “biz bir takım sosyal hak talepleri geliştirirken bu alacağımızı unutmuyoruz” fikrinden doğdu. Biraz daha açayım: sosyal hak taleplerini sonuç olarak kime hitaben geliştirildiği belli: ya devlet ya da sermaye. Ancak cinsiyetçi iş bölümü çerçevesi içinde düşünecek olursak, erkekler, her sınıfın kendi erkekleri, bu taleplerden bir biçimde muaf oluyor. Örneğin, devlet, kadınlara annelik ödeneği vererek, erkeğin harcamadığı emeği/zamanı kadınlara nakit olarak vermiş oluyor. Kadın, hakkı olan, harcadığı emek zamanını erkekten almamış oluyor. Paylaşımcı bir düzen olsaydı, kadının ve erkeğin yarı yarıya paylaşacağı bu iş yerine devlet araya giriyor. Erkeğin vermesi gereken emek zamanının karşılığını para olarak veriyor. Bu sadece şematik bir örnekti.

 

Bu “alacaklıyız” fikri böyle doğdu. Biz kadınları güçlendirecek, kadınların ücretli emeğe katılımını mümkün kılacak ve ev içinde, aile ilişkileri içinde güçlenerek, gerektiğinde boşanma talep edecek hale gelebilmelerini mümkün kılacak hak talepleri de geliştiriyoruz. Ama son tahlilde bütün bunlar kendi başlarına kadınların kurtuluşunu getirecek şeyler değil. Bunun esas kilit noktası, cinsiyetçi işbölümünün ortadan kalkması, diye düşünüyoruz. İşte bu yüzden de erkeklerden alacaklıyız, broşürünün ilk bölümünde, tamamen bu cinsiyetçi işbölümünü alt-üst etme yönelik bir dizi (talep değil) dayatma sıraladık: Biz gazete okurken erkekler çocukların yemeklerini versin; okuldan onlar alsın çocukları; kursa onlar götürsün; hastayken işten izin alıp onlar baksın gibi… Erkeklerden borcumuzu tahsil edene kadar, bu işleri biz yapmayalım onlar yapsın anlamında, bir isyan manifestosu oldu ilk bölüm.

İkinci ve üçüncü bölümler ise sosyal hak talebi olarak nitelendirilebilecek şeyler. İkinci bölümü sermayeye, üçüncü ise devlete yönelik talepler. SFK (sosyalist feminist kolektif) olarak bizim tahlilimizde kadın emeği, temel bir yer tutuyor. Ücretli ve ücretsiz kadın emeğinin, kadınların harcadığı iki emek türünün, onları bir çıkmaza ya da kıskaca soktuğunu tahlil ediyoruz. Dolayısıyla da, bu kıskacın gevşetilmesi ya da kıskacı gevşetecek talepler geliştirmek, bizim politikamızın ana eksenlerinden birini oluşturuyor. Bu yüzden de “erkeklerden alacaklıyız”, uzun vadede yapacağımız işlerin bir nevi üst başlığı. Şimdilik oldukça kısmi şeyler geliştirebildik. Dediğim gibi kadını evde güçlendirecek ev kadınlarına emeklilik hakkı, karşılıksız ev emeğinin karşılığı olarak hesaplanacak nafaka türünden talepler; kadını ücretli iş gücüne dâhil edebilecek, kreş ve her türden kamusal bakım hizmeti, işgücü piyasasında kota, pozitif ayrımcılık, meslek içi eğitimde kota ya da işgücü piyasasında eşdeğer işe eşit ücret gibi talepler… Bunlar sonuçta bizim altüst etmek istediğimiz işbölümüne doğrudan değen şeyler değil. O tahsilâtı nasıl sağlayacağımızı daha henüz çözmedik, bunu geliştirmek önümüzdeki yılların işi diye düşünüyorum.

E&Ö: “Erkeklerden alacaklıyız”, içinde sadece hayata dokunan bir isyan barındırmıyor, aynı zamanda diğer feminist örgütlerin politikalarıyla SFK’nınki arasındaki farkı da ortaya koyuyor gibi… Kadınlara söylenen sözler mi var burada aslında?

Gülnur: Sermayeden ve devletten de “alacaklıyız” diyor broşür, ama biz sonradan aramızda tartıştık, o bölümleri “talep ediyoruz” diye değiştirdik. Çünkü alacaklı olmak, çok uzun vadeli ve çok kökten bir şey ifade ediyor. Halbuki burada devlete ve sermayeye yönelik olarak, bir biçimde klasik anlamda sosyal hak talepleri ileri sürüyoruz. Hatta bu yüzden İngilizce versiyonunda bunu değiştirdik. Çünkü alacaklı olacaksak eğer, sermayeden çok daha fazla şey alacaklıyız.

E&Ö: Alacaklıyız bana tarihsel bir şey de çağrıştırıyor.

Gülnur: Aynı zamanda çok uzun geleceğe yönelik de bir şey. Bu bağlamda bizim özellikle üzerinde durduğumuz, vurgulamaya çalıştığımız şey, ‘her ne pahasına olursa olsun, kadın istihdam edilsin’ fikrinde olmadığımız. Şimdi tabii bu işsizlik ve kriz koşullarında kadın-erkek çalışanlara ne dayatsalar, ne esneklik ve güvencesizlik dayatsalar kabul ediliyor. Ama biz bu alanda feminist politika yaparken, kadınların esnek ve güvencesiz koşullarda çalışmaya sürülüşünü ifşa etmek istiyoruz. Buna karşı çıkıyoruz. Bu tabii sosyal politika alanına tam girmiyor ama istihdam konusunda hep bu kaydı getirerek bazı taleplerde bulunuyoruz. Bunun yanı sıra belki bizi başka açıdan ayrıştıran bir şey, eşitlik perspektifi. Mesela kadın emeği konusunda en yaygın olarak politika üreten KEİG (Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi); Onların, genel olarak oldukça eşitlikçi hatta biraz soyut eşitlikçi bir perspektifleri var. Örneğin ebeveyn izni istiyorlar, oysa biz devredilemez babalık izni istiyoruz. Özellikle devredilemez şartını getiriyoruz ki babalar bu izni kullanmak zorunda kalsınlar. Biz kota, pozitif ayrımcılık istiyoruz. Genel olarak onlar bugünün AB politikalarında ana-akımlaştırma perspektifinde yaygın olan ‘fırsat eşitliği’ çerçevesinde talepler dile getiriyorlar. Erkeklerden alacaklıyız broşürünün son iki bölümünde biz, biraz daha pozitif ayrımcı, durum eşitliğine yol açabilecek, soyut eşitliği aşan, kadınlar için pozitif ayrımcı talepler geliştirmeye çalışıyoruz. Mesela, evli ya da değil birlikte yaşadığımız erkekler için harcadığımız emek karşılığında 50 yaşında emekli olmak istiyoruz. Bu ev kadınlarına emeklilik hakkı talebi, soyut eşitlikçi çerçevenin ileri sürdüğü bir şey değil. Kadınlara iş arayıp bulamadığında süresiz işsizlik ödeneği istiyoruz. Beceri kurslarında kadınlar için kota istiyoruz, özellikte teknik işler için. Çifte mesai yaptığımız için, erken emeklilik hakkı istiyoruz. Erken emeklilik, bu ana akımlaştırma çerçevesinin bir parçası olarak, bütün Avrupa’da da Türkiye’de de kaldırıldı. Hatta bu, kadınlar için ileri bir hak gibi sunulabiliyor. Eşitlik perspektifi daha öne çıktı, himayeci, paternalist politikalar ortadan kalktı deniyor. Oysa kadınlardan yana bazı koruyucu politikaları savunmak zorundayız. İstihdam alanında da aynı şeyler oluyor. Kadınlar için bir sürü iş ağır iş tanımından çıkınca kadınlar oralarda soyut eşitlik koşullarında var olmak durumunda kalıyorlar. Bu şu demek oluyor: Bazı iş kollarında gece mesaisi kadınlar için yokken bunun yolu açılıyor.

Bütün bunlar eşitlik ve ilerleme gibi görünen ve genel geçer ideolojide öyle sunulan şeyler. Ama mevcut koşullarda biz kadınlar için kimi koruyucu hakların gerekli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca işçi sınıfı için de. Çeşitli mücadelelerle kazanılmış bu haklar. Tabii buna karşı bir tehdit ileri sürüyorlar: Kadınlar için koruyucu haklar söz konusu olursa, kadınlar daha az istihdam edilir, daha az işe alınır deniyor. Kreş isterseniz bakın almazlar işe gibi. Biz de buna karşılık, şöyle diyoruz: Bu hakkımızı da istiyoruz; kota da istiyoruz. Kota olunca işe almak zorunda kalacaklar zaten

E&Ö: Emek üzerinden bir takım cinsiyetlendirilmiş sosyal hak talepleri gündeme gelince, şöyle bir soru aklıma geldi. Feministlerin bağımsız politika yapması gerektiğini düşünmekle birlikte karma örgütlerle ya da sendikalarla örneğin işbirliği olabilir mi? eğer “erkeklerden alacaklıyız” bir kampanyaya evrilecekse böyle bir ortak çalışmaya dönüştürülebilir mi?

Gülnur: Sendikalı ve sendikacı kadınlarla ortak işler yapabilmeyi bu bağlamda çok önemsiyoruz. Buna önümüzdeki dönemde çaba göstereceğiz. Cinsiyetlendirilmiş politikalara duyarlı olan sendikalı/sendikacı kadınlarla bir araya gelip, sendikalar kanalıyla bu taleplerimizi duyurmaya çalışacağız. Sendikalarda kabul görüp yaygınlaşırsa bu talepler, gerçek sahiplerini bulacak diye düşünüyorum.

E&Ö: Nasıl yapılabilir?

G: Yani mesela sendikalarda sadece ücretli çalışan kadınların değil de ev kadınlarının da bazı hakları birlikte savunulursa, mesela ‘ev emeğinin karşılığının tazmin edilmesi gerekir’ gibi bir perspektif benimsenirse, bu çok büyük bir adım olur. Çünkü hem ücretli çalışan kadınlar hem tam zamanlı ev kadınları için ev emeğinin karşılığında bir şeyler istiyoruz. Ev emeğini ücrete bağlamak istemiyoruz, çünkü onun ev kadınlığını bir kimlik olarak sabitleştireceğini, kalıcılaştıracağını düşünüyoruz. Ama şunu diyoruz: Çift işte çalışıyoruz, çifte mesai yapıyoruz, dolayısıyla erken emeklilik istiyoruz, yıpranma payı istiyoruz;  bunun yanı sıra ev kadınları için emeklilik istiyoruz. Bu iki talebi aynı anda ileri sürünce ev kadınlığını kimlik olarak ayırmamış oluyoruz. Doğrudan her kadının harcadığı karşılıksız ev emeğine yönelmiş oluyoruz. Dolayısıyla sendikalara bu paketin gitmesi, sendikaların bilincine bir kimlik olarak ev kadınlığının himaye edilmesi değil de, ev emeğinin tazmin edilmesi gereken bir emek olarak taşınması bence çok önemli olur.

E&Ö: Tabii sendikaların şu anki yapısı için biraz ütopik görünüyor…

G: Bir iki sendikayla, sendikalarda çalışan bize yakın az sayıda kadınla toplantılar yaparız, orada tartışırız. Taleplerimizi açıklamaya, ete kemiğe büründürmeye çalışırız. Tabii ki onların da alandan bize katacakları çok şey var.

E&Ö: Sosyalistler kriz koşullarında sınıfsal çatışmanın yükseleceği öngörüsünde bulunuyorlar ya da bunu temenni ediyorlar. Aynı şekilde, mevcut cinsiyetler arası çatışmanın da şiddetleneceğini ve kadın mücadelesinin yükseleceğini varsayabilir miyiz? Kriz kadının yükünü ağırlaştırıyor; yoksulluk kadını eve mahkûm ediyor, yalıtıyor ve güçsüzleştiriyor. Buradan “kadına yönelik şiddet”in artışına gelmek istiyorum: Kimi feministlerin şiddeti, kadınları disipline etmenin; daha düşük ücrete, güvencesizliğe ya da ev içi emeğe razı etmenin bir yöntemi olarak çözümlemelerine ne diyorsunuz?

G: Bu şiddetin Türkiye’de ve bütün dünyada arttığı kesin. Tabii ki daha görünür hale de geldi ama bir yandan reel olarak arttı da. Türkiye’de bunun için iki tane çok esaslı, deyim yerindeyse, “baba” neden var. Birincisi, militarizm ve savaş. İkincisi de kriz ve yoksulluk. Elbette patriyarkal şiddet, yani kadınlara yönelik erkek şiddeti savaşın ya da krizin olmadığı durumlarda da var. O, zaten o ilişkinin kendi içinde olan bir şey. Ama artış kesinlikle bu iki koşula da bağlı.

Ücretli emek-ücretsiz emek kıskacı kriz koşullarında kadınları daha çok eve gönderiyor. Sermaye örgütleri kadınlara yoksullukla baş etmek için yöntemler öneriyor; ne kadar maharetli olunabilir, ev işlerinde ne kadar ekonomi yapılır vb. Kadının zaten nefes alacak hali kalmıyor. Açıkçası bunu ben kapatmak üzere kullanılan bir şiddet diye yorumlamazdım. Ama krizin getirdiği çelişkilerin artması şiddeti de artırıyor. Yani neler oluyor? Kredi kartı borcu birikiyor, evde hiçbir şey yolunda gitmiyor, kadın ayrılmak istiyor. Zaten feci yük altında. Ama ne oluyor? Ayrılmak istediğinde kadına “ayrılamazsın” deniyor. Kadının ayrılma hakkı yok. Çünkü kadın o erkeğin malı. Ayrılma talebi öldürme nedeni oluyor. Ya da erkek çok bunalıyor, cinnet geçiriyor. Üçüncü sayfa haberleri bunlarla dolu. Peki erkek sinirini öfkesini neden hep kadın öldürerek çıkarıyor?

E&Ö: Neden patrondan çıkarmıyor da kadından çıkarıyor?

G: Çünkü bunun sağlam bir altyapısı var; patriyarkal ilişkiler var. Dolayısıyla, savaşın yanı sıra kriz de çok ama çok arttırıyor şiddeti. Kadından o kadar çok şey beklenince ne oluyor? Tabii kadın bunlara yetişemiyor. O zaman, “bir tabak sıcak yemek çıkarmadı bana” oluyor.  O zaman vur abalıya. O yüzden de krizin kadınlarla erkekler arasındaki mücadeleyi [ilerlettiğini] ve kadınların kurtuluş koşullarını yakınlaştırdığını hiç görmüyorum. Tam tersine, kadınları iyice güçsüzleştiriyor, sindiriyor, geriletiyor. Hiçbir şekilde bunda bir umut görmüyorum. Sonuçta kadın haklarının en ilerlediği dönem Batı’da sosyal devletin geliştiği, kapitalizmin görece “refah” dağıtabildiği dönemdi. Ama artık yapamıyor bunu ve kadınların koşulları daha da kötüleşiyor.

E&Ö: İşçi sınıfının mücadelesiyle kadınların mücadelesi her zaman olmasa da çoğu zaman paralel gidiyor diyebilir miyiz?

G: Aradaki sosyal devlet dolayımı önemli hakikaten. İşsizlik ödeneği yüksekse, nafakalar yüksekse, çocuk yardımı yüksekse, sosyal hizmetler gelişkinse -yaşlılar için ve çocuklar için… Benim hatırladığım Thatcher’ın ilk marifeti okullarda öğle yemeğinin ve sütün kaldırılması olmuştu. Ücretli çalışan kadınlar için müthiş bir şeydi. Çocuklar ya eve geliyor ya o yemek hazırlanıp yanına veriliyor. Dolayısıyla sosyal hakların ve hizmetlerin budanmasıyla doğrudan ilgili tabii.

E&Ö: söylediklerinizden hareketle sosyal hakların budanması kadının ev içindeki karşılığı ödenmeyen emeğini, işyerindeki ücretli emeğine ikame etmesini bir yandan hızlandırıyor, diğer yandan da giderek güçsüzleşmelerini, dolayısıyla şiddete açık bir hale gelmelerini de sağlıyor. Aynı zamanda yaygın işsizlik koşulları altında kadınların esnek çalışma koşullarını, güvencesizliğe rağmen, tercih etmelerinin de önünü açıyor. Bunların yanı sıra bazı istatistiklerce de kadın istihdamı artıyor. Bu dinamikleri bir arada düşündüğümüzde kadın istihdamı gerçekte artıyor mu?

G: Bana kalırsa farklı dönemlerde farklı mekanizmalar işliyor, bir de farklı ülkelerde farklı işliyor, diye düşünüyorum. Mesela Türkiye’de erkek işsizliği o kadar yüksek ki şu anda… Erkeklerin kabul etmeyeceği, gönül indirmeyeceği işleri ve ücret düzeylerini, güvencesiz koşulları kadınlara dayatabilirler, diye düşünmüyorum. Erkekler her şeye razı çünkü… O kadar kötü ki durum. [Örneğin] emek yoğun sanayileri Kürt illerine taşıma projeleri var gibi görünüyor; bir yandan da orda kadınlara çeşitli kurslar veriliyor. Fakat bu, kadınların emek yoğun sanayilerde istihdam edileceği anlamına gelir mi, diye tartışıyorduk geçenlerde. Orada kadınlara sıra geleceğini düşünmüyorum ben. Erkekler o koşullara razı olacaklardır. O yüzden şu anda bizde bu akışkanlık olmayacak kadar durum tıkanık gibi geliyor bana. Erkek işsizliği ve yoksulluk koşulları, kadınları bir yandan evde, mutfakta çeşitli “mucizeler yaratarak” evin geçimini, ailenin yaşamının idamesini bir biçimde sağlamak; öte yandan yaygın olarak ev eksenli ve enformel, kayıt dışı işlerde çalışarak evin gelirini artırmak zorunda bırakıyor.

E&Ö: Kadının evde olması galiba şu ara kapitalistlerin de daha çok işine geliyor değil mi? Ek ödenekleri azalıyor. Maliyet unsuru (kreş vb.) diye bakacak olursak?

G: Zaten bu ek ödenekler gündeme geldiğinde de hemen “işe almayız” tehdidini savuruyorlar

E&Ö : “Erkeklerden alacaklıyız” başlığına geri dönecek olursak, bundan sonraki aşamalar neler?

G: Neler yapılabilir? Bu yaz geçtikten sonra, demin konuştuğumuz gibi sendikalı/sendikacı kadınlarla bir işbirliği arayışı olacak. Bir de bizim, demin de sözünü ettiğimiz gibi, bu talepleri ilerletmemiz gerekiyor. Gerçekten de kafa yorup erkeklerden bu alacağı tahsil etmenin yolu üzerine de yoğunlaşmak… Bu hemen olacak bir şey olduğu için değil de, böyle bir perspektifi oluşturabilmek için uğraşacağız. Bir yandan ortaklaştırmak bu sözü, bir yandan da radikalleştirmek, daha derinleştirmek denebilir.

E&Ö: Peki Mutfak Cadıları bülteni?

G: Orada müthiş bir bilgi biriktirdik. Aylık bültenimiz; hem elektronik olarak hem de basılı olarak çıkıyor. Mutfak Cadıları’nda kriz, istihdam, kadın istihdamı vs. konularında çok bilgi biriktirdik. Bir yandan o kanaldan da bu -ne diyelim?- sosyal politika perspektifinin altyapısını oluşturuyoruz.

E&Ö: Biz de çok seviyoruz Mutfak Cadıları’nı. Kısa, çarpıcı, on ikiden vurarak gidiyor. Siz, “bilgi biriktirdik” deyince o militan halini kaybedebilir mi diye bir an korktum.

G: Bu anlamda bilgi biriktirmekten söz ediyorum tamamen. Militan ve somut. O somut bilgiyi biriktirmek önemli, diğeri kolay.

E&Ö : Zaman ayırıp sorularımızı yanıtladığınız için çok teşekkür ederiz.

Yorumlara kapalıdır.