Mezar değil sığınak istiyoruz

Mor Çatı Gönüllüleri*

 

Canan Akbulut. Kocası tarafından evinin balkonundan aşağıya atılarak öldürüldü. Daha önceleri de kocasından şiddet görüyordu. Ne Karakola ne de Savcılığa başvurabilmişti korkusundan… Davası halen devam ediyor.

Satı Korkmak. Kocası tarafından televizyon kablosuyla boğularak öldürüldü. Kocasının gerekçesi, kendisini aldattığı yönündeydi. Kocası ve kocanın ailesi elbirliği ile Satı’nın öldürülmesine sebep olmuştu. Bu bahanenin arkasına sığınılacağından korkan Satı’nın abisi, bize bir mektup göndererek kadınların desteğini ve dayanışmasını istedi. Katil kocanın haksız tahrik indiriminden faydalanmamasını istiyordu. Dava sonuçlandı. Katil koca haksız tahrik indirimi almadı ama pişmanlıktan ve iyi halden cezasına indirim uygulandı.

Takip ettik, ediyoruz bu davaları; duruşmalara gidiyor, müdahillik, yani davaya katılma talebinde bulunuyoruz, geride kalanlara destek olmaya çalışıyoruz. Ama ne yazık ki Satı’yı da Canan’ı da hayattalarken bulamadık.

Kadınlar sadece cinayete kurban gidince mi önemli olur? Şiddet gören ama öldürülmediği için gazetelere çıkamayan o kadar çok kadın var ki. Medya ve onun yönlendirdiği toplum, kadın cinayetlerini politik olarak görmüyor. Bu cinayetlere “kıskanç koca karısını kurşunladı…” minvalinde “anlaşılabilir” dayanaklar bulmaya çalışıyor. Kadının mutlaka suçlanacak bir “kusuru” vardır bu hikayelerde. Aldatmıştır, boşanmak istemiştir, hatta boşanmıştır, küfür etmiştir, çok para harcamıştır, cilveli saat sormuştur, kocasının istemediği bir sürü şey yapmıştır… Şiddete uğrayan, tacize, tecavüze uğrayan kadınlar toplum da hep “Acaba ne yaptı, kuyruk mu salladı, vır vır konustu mu?” gibi ithamlarla karşılaşır ve tüm bunlar şiddet için haklı bir neden olarak öne sürülür.

Ancak şiddetin hiçbir haklı sebebi olamaz. Kadınlar ister bunları yapsın isterse yapmasın şiddete maruz kalmamalıdır. Oysa her gün binlerce kadın şiddet yüzünden büyük travmalar yaşıyor. Buna rağmen çoğu küllerinden yeniden doğarak hayatta kalmaya çalışıyor. Üstelik, bu rehabilitasyon sürecinin, kadınların yine kocalarından darbe almaları veya devletin yeterli desteğini almadıkları için sancılı, korkulu, eziyetli ve uzun bir süreç olmasına rağmen. Tabii kadınların, kendisileri ve çocuklarının hayatta kalma mücadelesi yüzünden insana yakışır koşullarda ve hayallerinin gerçekleşmesi noktasına varmadan yaşamak zorunda bırakılması ne kadar hayatta kalmaksa…

Kadın ölümlerine işaret etmemizin en önemli tarafı, devleti, toplumu sorumluluk almaya çağırmak, cezaların indirimsiz verilmesini sağlayarak bireyin uyguladığı şiddeti toplumsal olmaktan çıkarmaya davet etmek konusunda değerli bir mücadele olmasıdır. Ama biz feminisler bunu yaparken, bu şiddetin aslında aile içinde erkek şiddetinden bağımsız olmadığını, asıl çözülmesi gerekenin erkek kaynaklı şiddet olduğunu unutmamalıyız ve mücadelemizi verirken de bu noktadan kaymamalıyız.

Feministlerin, yeniden, daha radikal, daha sorgulayıcı, daha farkındalık arttırıcı bir yapıya girmesi gerekiyor. Kadına yönelik erkek şiddetine karşı mücadele eden ve feminist politikalar üretme çabasında olan bizlerin uzun yıllardır savunduğu gerçekler var. Şiddete maruz kalan kadınlarla ilgili, devletin sosyal sorumluğu olduğu kadar (danışma merkezi ve sığınak açmak, sığınak sonrası kadınların kendi iradeleri ile istedikleri şekilde yaşamlarını sürdürebilmelerini sağlayacak tedbirler almak, eğitim, hukuk ve sağlık sistemindeki cinsiyetçi düzenlemelerin ayıklanması, 4320 sayılı yasanın daha etkin uygulanması gibi) politik sorumluluğu da var. Erkek egemen sistem bir iktidar aracı olarak şiddeti sürekli üretiyor .

2002 yılından 2009 Temmuz’una kadar olan dönemde kadınlara yönelik erkek şiddeti ve cinayetlere ilişkin Adalet Bakanlığı istatistiklerine göre; son yedi yılda namus adına işlenen cinayetlerde hayatını kaybeden kadın sayısında yüzde bin 400 oranında artış belirlendi. Son 7 yılda, kayıtlara cinayet olarak kaydedilen kadın cinayetlerinin sayısı 2002’de 66 iken 2006’da 663, 2007’de 1011, 2008’de 806 ve 2009’un ilk yedi ayında 953.

Bu istatistik Adalet Bakanlığı verilerine dayanmakta ise de kadın cinayetlerinin sağlıklı bir istatistiğinin yapılamadığını söyleyebiliriz.

 

Bir diğer sayısal değerlendirme olarak şunu söyleyebiliriz: Türkiye’de kadın sığınmaevi sayısı 51, ancak nüfusumuz 70 milyon. Örneğin Norveç’te de 51 sığınmaevi bulunmakta ancak Norveç’in nüfusu 5 milyon. Sığınmaevi sayısının azlığı bir yana, sığınaklardaki standartların farklılığı da kadın ve çocukların şiddetin etkileri ve travmasından uzaklaşmaları açısından çok önemli. Bununla birlikte gelişmiş kapitalist ülkelerdeki sığınak sayısının çokluğu kadına yönelik şiddeti ortadan kaldırmıyor. Çünkü sorun tam da erkek egemen kapitalist sistemin kendisinde.

 

Erkek egemen sistem hem Canan’ın, Satı’nın, Ayşe’nin, Sevim’in Pippa’nın, hem de bizlerin özgürlüğüne, yaşam hakkına kastediyor. Bu kadınların hepsi, kadın oldukları için ve cinsiyet rollerinin dışına çıktıkları için öldürüldüler. İktidarını sarsmak istemeyen erkek kadını öldürmekten kaçınmıyor. Kadın cinayetlerinin politik olduğunu bir kez daha görüyoruz. Peki ya öldürülmeyen ama fiziksel, psikolojik, ekonomik, cinsel şiddet gören kadınlar, yani bizler, yani dayanışmaya çalıştığımız kadınlar… Belki de artık toplu davalar açmanın ve bunları hep birlikte takip etmenin zamanıdır. Dayanışmanın bizi güçlendirdiğini ve sesimizin daha gür çıktığını bilerek yan yanayız.

Yaşasın Kadın Dayanışması

 

* Gülsun Kanat, Özlem Özkan, Özgür Can Sunata

 

Yorumlara kapalıdır.