“Kadın Cinayetlerine İsyandayız” Kampanyası

logoİstanbul Feminist Kolektif- “Kadın Cinayetlerine İsyandayız” Kampanyası

Kadın cinayetleri feministlerin uzun yıllardır mücadele gündemlerinden biriydi. Kampanya fikri bu mücadeleyi daha güçlü olarak sürdürme gerekliliğinden doğdu. Kampanyaya gelene kadar İstanbul’da farklı gruplardan ve bağımsız feministler, birlikte faaliyet sürdürürken kimi zaman “feministler”, çoğunlukla “feminist kolektif” imzasını kullanıyorlardı. Bu kampanya ile birlikte İstanbul Feminist Kolektif imzasında karar kılındı.

14.02.2010 tarihinde başladığımız “Kadın Cinayetlerine İsyandayız” kampanyasını feministler olarak yürütme kararı aldık.

“Kadın Cinayetlerine İsyandayız” Kampanyası, faaliyetlerinde kampanya adından çok İstanbul Feminist Kolektif adını öne çıkardı. Kampanyanın adı, çoğunlukla metinlerin altında bir slogan olarak kullanılıyor ya da hiç kullanılmıyordu.

Kadın cinayetlerine karşı mücadele feminist mücadelenin ayrılmaz bir parçası. Töre cinayetlerinden namus
katiller-hanemizdecinayetlerine, namus cinayetlerinden kadın cinayetlerine geldiğimiz bir yolu katettik. Kadın cinayetlerinin politik olduğunu, haksız tahrik indiriminin erkeklik indirimi olduğunu kavradık, kavrattık. İyi hal indiriminin de erkeklik indirimi olduğunu farkettik. Kadın cinayeti davalarını takip ettik, ediyoruz. Bizim bildiğimiz kadarıyla Türkiye’de katil kocaya ağırlaştırılmış müebbet cezası (Ayşe Yılbaş cinayeti), katil (eski) eşe müebbet cezası (Sevim Zarif cinayeti) ilk olarak bizim takip ettiğimiz davalarda verildi.  Kadınların öldürülmeden önceki öykülerini dinlemek, onların isyanlarını, imdat çığlıklarını öğrenmek, bize asıl işin cinayeti engellemek olduğunu tekrar tekrar hatırlattı. Savcılıkları, karakolları, medyayı uyardık.  Gözümüzü yıllardır erkek şiddetine karşı mücadele eden örgütlere diktik. Onların mücadelesiyle beslendik. Kadınları erkek şiddetinden korumak için çıkarılan 4320 sayılı yasanın, 6284 sayılı yasayla değiştirilmesi sürecinde, kadınlar lehine kazanımlar için mücadelenin bir parçası/destekçisi olduk. 2011 Eylül – 2012 8 Mart arasında 241 kadın örgütünün oluşturduğu “Şiddete Son Platformu”na destek verdik.

Her gün birkaç kadının öldürüldüğü Türkiye’de kadın cinayetlerinin gündemimizden düşmesi mümkün değil. Yine kadınların öldürülmesinden önceki süreçlere yoğunlaşmaya çalışarak mücadelemizi sürdürüyoruz.

Kampanyaya gelirken...

Türkiye’de seksenli yıllarda feminist hareketin gündeminde kadın cinayetleri öncelikli bir yere sahip değildi. O dönemde kadın cinayetleri bu kadar yaygın ve görünür de değildi.

1995 yılında yayın hayatına başlayan Pazartesi dergisinin 13. (Nisan 1996) ve 25. (Nisan 1997) sayılarının kapak konusu kadın cinayetiydi. 13. sayıda,  evden kaçan Sevda’nın öldürülmesi, “Urfa’da namus cinayeti. Kurban 16, katil 14 yaşında” şeklinde duyurulmuştu. İç sayfalarda  ise, bu cinayet irdelenirken  ‘aile meclisi’ ve ‘töre’ olgusunun acımasızlığı üzerinde durulmuştu   25. sayıda ise boşanmak isterken, duruşmasına birkaç gün kala öldürülen Süheyla Öztop cinayeti kapaktan, “Süheyla öldürüldü. Katili serbest” diye duyuruldu. İç sayfalarda Süheyla’yı öldüren kocasının bırakılması dolayısıyla, TCK’nın kadın katillerini teşvik ettiği anlatılıyordu

2002 – 2005 yılları arasında, özellikle Kürt bölgelerinde işlenen, ya da metropollerde Kürt erkeklerin işlediği cinayetler gazetelerin birinci sayfalarına taşındı. Şemse Allak (Kasım 2002), Kadriye Demirel (Kasım 2003),  Güldünya Tören (Mart 2004) ve Nuran Halitoğulları’nın (Mart 2004) öykülerini  gazeteler birinci sayfalarına taşımıştı.
Medya bu cinayetleri bir vahşet olarak değerlendiriyor. Bu vahşeti geri kalmışlık/feodalite ve töreye bağlıyordu. “Töre”leri olanlar ise Kürtlerdi.

sevgierez-cenaze01Gazetelerde töre  ya da namus cinayeti olarak geçen kadın cinayetlerine kadınlardan ilk örgütlü müdahale, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgeden geldi. 2003 yılından itibaren öldürülen kadınların cenazelerine sahip çıkıldı. Cinayetler kadın katliamı olarak  tanımlanmaya başlandı. Bölgede, intihar süsü verilmiş kadın cinayetlerine vurgu yapıldı. Namus adına işlenen cinayetlerin kadının ikincil konumunu muhafaza etmek, itirazını bastırmak için işlendiği anlatılmaya çalışıldı.

Akrabası tarafından tecavüze maruz bırakılıp hamile kaldığı için aile kararıyla öldürülen Güldünya Tören’in öldürülmesi sonrası, İstanbul’da feminist kadınlar hemen bir suç duyurusunda bulundular. 2 .03. 2004 tarihinde Bakırköy Adliyesi’nin önünde bir basın açıklaması yapılarak “Devlet, Bakanlıklar, Emniyet görevini yerine getirmiyor; hastaneler görevini yerine getirmiyor” denildi ve “Güldünya’nın öldürülmesi olayında sorumluluğu olan tüm kamu görevlileri hakkında” suç duyurusunda bulunuldu. 6.03.2004 tarihinde ise feminist kadınlar, Zincirlikuyu mezarlığının önünde “Mezarlık Değil Sığınak İstiyoruz!” pankartıyla basın açıklaması yaptılar.

Namus cinayetlerinin politik olduğuna ilişkin ilk belirlemeler ise Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı ve Pazartesi Dergisi’nden geldi. “Namus Cinayetleri Politik Cinayetlerdir… İşte bu yüzden “namus” kadınlar için son derece yaşamsal önem taşıyan politik bir kavramdır. Erkeklerin çizdiği sınırlar içinde yaşamaya itiraz ettiğimiz anda, kendimizi töre, namus, kıskançlık, egoizm gibi çeşitli kılıflara sokulmuş bir erkek şiddetiyle karşı karşıya buluruz.  ‘Hizaya gelmeyi reddeden’ ‘yoldan çıkma’ potansiyeli taşıyan bütün diğer kadınlara da gözdağı olur ölümümüz.” (Pazartesi dergisi, Nisan 2004, s.5.)

guldunya2Akrabası tarafından tecavüz edilen ve hamile kaldığı için aile kararıyla öldürülen Güldünya Tören’in katillerinin  yargılandığı davada, İstanbul Barosu Kadın Hakları Uygulama Merkezi’nde çalışan kadın avukatlar hem Baro adına hem de kendi adlarına  adına müdahillik talebinde bulundular. Ancak müdahillik talepleri reddedildi. (3 Kasım 2004)

“Namus cinayetleri” artık kadın hareketinin öncelikli gündemi haline gelmişti.

kadin_anneler_gunu14 yaşındaki Nuran Halitoğulları’nın tecavüze uğradıktan sonra babası tarafından telle boğularak öldürülmesinin ardından biraraya gelen kadın örgütleri ve bağımsız kadınlar, namus cinayetlerine dur demek ve Türk Ceza Kanunu’na ilişkin  taleplerini savunmak için “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Platform”u kurdular. (Nisan 2004)
“Kadına Yönelik Şiddete Karşı Platform”  2004 yılı Anneler Günü’nde “ Namus Cinayetleri, Taciz, Tecavüz… Anneler Gününü Kutlamıyoruz” eylemini yaptı.
Aynı dönemlerde, 2003 yılından beri çalışmalarını sürdüren Türk Ceza Kanunu Kadın Platformu da kadınlardan taraf bir TCK için mücadelesini yoğunlaştırmıştı.

14 Eylül’de ceza yasasıyla ilgili taleplerimizi dile getirmek için Ankara’daydık. Taleplerin arasında “zina”nın Türk Ceza Kanunu’na girmemesi vardı. Zina ile namus cinayetleri  arasında bağ kuruyor, zinanın yasallaşmasıyla “namus cinayetleri”nin artacağını söylüyorduk.  “Bedenimiz, Cinselliğimiz Bizimdir! TCK’daki Kadına Yönelik Şiddete Karşı Yürüyoruz…”  ve  “ Adana TCK Kadın Platformu, Ankara Kadın Örgütleri ve Karma Örgütlerden Kadınlar, Batman Kadın Platformu, Diyarbakır Kadın Platformu, Eskişehir Demokratik Kadın Platformu, İstanbul Kadına Yönelik Şiddete Karşı Platform, Kadın Sığınakları Kurultayı, TCK Kadın Platformu” pankartlarıyla TBMM’ye yüründü.

TCK Kadın Platformu, yeni yasada “töre cinayeti” yerine “namus cinayeti” teriminin kullanılması yönünde sıkı bir
kadinlar_ankara314_eyl_2004çalışma yürüttü. Çünkü TCK Kadın Platformu’na göre, töre cinayetleri terimi namus adına işlenen cinayetleri doğru olarak betimleyemiyor ve töre ifadesi cinayetleri belli bir bölge ve aşiret yapısıyla ilişkilendiriyordu. Böylece kişisel namus adına işlenen cinayetlere açık kapı bırakılıyordu. Yeni TCK’da “namus saikiyle işlenen suçlar” ifadesi yerine “töre saikiyle işlenen suçlar” ifadesi kullanıldı ve “töre cinayeti” nitelikli insan öldürme suçu kapsamına alındı.

TCK Kadın Platformu’nun önerisi ise, namus cinayetlerinin nitelikli insan öldürme kapsamına alınması, “töre saiki” ifadesinin “namus saiki” ile değiştirilmesi ve her tür namus cinayetinde ceza indirimi verilmesinin önlenmesiydi.

Söylem değişiyor… “Namus cinayeti”nden “kadın cinayeti”ne

2007 yılında gazetelere, katil erkeklere haksız tahrik (=erkeklik) indirimi yapıldığına ilişkin mahkeme kararlarının haberleri ard arda düşmeye başladı. 2005 yılında değişen Türk Ceza Kanunu’nun kadın cinayetleri konusunda pek bir yaptırım içermediği ile yüzleştik. 2007 yılında öldürülen Sevgi Ağuş, Alev Er, Oya Can’ın katilleri olan eşleri, “haksız tahrik” indiriminden yararlandı. Sevgi Ağuş’un saat sorarken “cilveli olması”, Alev Er’in piercing takması, Oya Can’ın ise beyaz tayt giymesi haksız tahrik olarak değerlendirilmişti.

Sevim Zarif

sevim-enaySevim Zarif ve eşi Halil İbrahim Zarif 22 Temmuz Pazar günü genel seçimlerde oy kullandıktan sonra evlerine dönerken, Sevim’in eski kocası Yaşar Özcan tarafından öldürüldüler. Sevim Zarif, kadın hareketini destekleyen, erkek şiddetine karşı kendi yaşamında da, toplumsal hayatta da karşı durmuş kadınlardan biriydi. Sevim bizim arkadaşımızdı. Sevim Zarif davasının ilk duruşması 1 Kasım 2007’de görüldü. Duruşma günü kadın örgütleri ortak bir açıklama yaptık: “Bizler kadın örgütleri olarak Sevim’in davasında tarafız! Sevimin öldürülmesi sıradan bir cinayet değildir; geçmişte kalmış bile olsa, yakamızı bırakmayan ve kadınlara karşı neredeyse her gün işlenen koca vahşetidir; bu politik bir cinayettir.”   Davanın sonunda Sevim Zarif ve Halil Zarif’in katili Yaşar Özcan iki kez ömür boyu hapse mahkûm oldu. (15 Ekim 2008)

Sevim’in davasında Sevim’in yakınlarıyla beraber yol aldık. Davaya feminist örgütlerin müdahilliği kabul edilmedi. Hukuki sürece ilişkin sözümüzü, yaptığımız açıklamalarda ve duruşmaları takip sırasında, “haksız tahrik indirimi=erkeklik indirimi” yapılmaması üzerinden kurduk. Dolayısıyla Mahkeme kararında kullanılan takdir / iyi hal indirimi üzerine o süreçte bir söz söylememiştik. Sevim Zarif cinayeti davasında katil (resmî yakınlığı bulunmayan) eski kocanın tahrik indirimi almadan müebbet hapis cezası alması çok önemliydi. Belki de bir ilkti.
Bu dava kadın cinayetlerine karşı feminist politikanın yolunu bulmamız açısından önemliydi.

Pippa Bacca

Pippa Bacca adıyla tanınan 33 yaşındaki İtalyalı sanatçı Giuseppina Pasqualino di Marineo 31 Mart’ta kaybolmuş;
pippa-ulf13 Nisan’da da cesedi, tecavüze uğramış olarak bulunmuştu. Pippa öldürüldükten sonra yaptığımız iki basın açıklamasında kadın cinayetlerinin politikliğini gündeme getirdik. Davanın bütün duruşmalarını izledik. Açıklamalar yaptık.  Ayrıca o davada da Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı ve Kadının İnsan Hakları ve Yeni Çözümler Vakfı adına müdahillik dilekçesi verdik. Reddedildi. Davanın sonunda  Pippa’nın katili Murat Karataş ömür boyu hapis cezası aldı. Pippa Bacca davasında Yargıtay, Murat Karataş’ın cezasının ağırlaştırıcı müebbet olması gerektiğini belirtti; ancak aleyhte temyiz olmadığı için bu konuda bozma yapamayacağından hareketle cezanın arttırılmasını isteyemedi.

Pippa Bacca davasını izleyen feministlerin müdahil olarak davaya kabul edilmedikleri davada, Pippa’nın yakınları ile yeterli iletişimin olmaması ve avukatıyla da hiç iletişim kuramamız dolayısıyla  sınırlarımız vardı. Davada katile iyi hal indirimi uygulanmaması, o dönemde bizim çok üzerinde durduğumuz bir talep değildi. Hukuki bakımdan en çok “haksız tahrik indirimi=erkeklik indirimi” üzerinde duruyorduk.

Ayşe Yılbaş

Ayşe Yılbaş da temas halindeyken kaybettiğimiz bir kadın. Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde öğrenciydi. Kocasından ayrı yaşıyordu. Çocuğuyla birlikte ailesinin yanında kalıyordu. Boşanmak üzereydi. Boşanma davasını iki feminist avukat yürütüyordu. Ayşe, hastahanede nöroloji servisinde çalışırken, boşanmak istediği kocası Astsubay Kıdemli Çavuş Hüseyin Güneş Özmen tarafından 22 Şubat 2008 tarihinde 12 kurşunla öldürüldü.

ase_yilbas_Ayşe Yılbaş davası bizim takip ettiğimiz ikinci dava oldu. Bu davada da Mor Çatı ve başka kadın grupları adına müdahillik dilekçesi verdik. Kabul edilmedi. Ancak buna rağmen, davayı davacı vekili olarak feminist avukatlar takip ettiler.  Ayşe Yılbaş’ın katili de, katilin avukatları da “haksız tahrik” olduğunu ileri sürdüler: “Aşkından öldürdü”, “çocuğu için yaptı” dediler. Yerel mahkeme hiç bir indirim yapmayarak, Katil Hüseyin Güneş Özmen’e ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi.  Katil hem tasarlayarak öldürmekten, hem de boşanma süreci bitmeden gerçekleşen bu cinayet eşe karşı işlendiği için iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldı. (28.07.2009)

Dava Yargıtay tarafından cinayetin tasarlayarak işlenmediği gerekçesiyle bozuldu. Yargıtay’ın kararı bozmasıyla dava süreci Şubat 2012’de yeniden başladı.  İkinci yargılama sürecinin sonunda, mahkeme tasarlamanın olmadığına hükmetti. Ancak suç eşe karşı işlendiği için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi.

Ayşe Yılbaş davası hukuki olarak da takip ettiğimiz bir dava oldu. Sevim Zarif ve Pippa Bacca’da, öldürülen kadınlarla akrabalık ilişkisi olmaması nedeniyle, “eşe karşı işlenmesi” durumunda hukukta tanımlanan ağırlaştırıcı neden yoktu.  Cinayetin, canavarca hisle (Pippa Bacca) ve tasarlayarak işlendiği (Sevim Zarif) mahkeme heyetleri tarafından göz önüne alınmayınca, katiller ağırlaştırılmamış müebbet cezası almışlardı. (22.07.2009) Ayşe Yılbaş cinayetinde (resmî yakınlığı olan) kocanın tahrik indirimi almadan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alması çok önemliydi. Belki de bir ilkti.

Ayşe Yılbaş davası feminist mücadelenin hukuka yansıması açısından önemliydi. Bu dava sayesinde, kadın cinayeti söz konusu olduğunda mevcut hukuk sistemindeki erkek egemenliği lehine kullanılacak ayrıntıları kavramıştık. Artik cinayetlerin hukuki boyutunda, gözümüzü sadece haksız tahrik indimine değil, mahkemelerce bir erkeklik indirimi olarak değerlendirilen takdir / iyi hal indirimine de dikmeliydik. Ayrıca erkek adaletin, tasarlayarak ve  canavarca hisle öldürdü kararını vermekten imtina ettiğini, boşanan kadınların, sevgililerin  erkek şiddeti karşısında hukuken daha savunmasız olduğunu bu dava sırasında deneyimledik.
Ayşe Yılbaş davasında, sanık avukatlığı meselesinde de bir tartışma yürüttük. Davalarda savunma hakkının, sanık avukatları açısından hangi yoldan gidilirse gidilsin, müvekkili davadan az cezayla / cezasız kurtarma hedefiyle icra edildiğine tanık olduk. Avukatların savunmalarında erkek adaletin girdabında dolandıklarını adım adım izledik. Kadın cinayetleri davalarının politikliğinin “insan hakları”nın alanına girmediğini de gördük. Ayşe’nin katili Hüseyin Özmen’in önce boşanma avukatı, cinayet sonrası da savunma avukatı olan Bahri Belen de, kadın cinayetlerini politik kılan bir şekilde, savunma avukatlığını kadın düşmanı politikalarla sürdürdü. Savunmasını, katilin ruh sağlığının yerinde olmadığı, aşk cinayeti işlediği, haksız tahrik indirimi uygulanması gerektiği gibi gerekçelerle, erkek egemen taraftan kurdu. Dava Yargıtayca bozulup yeniden yargılama başladığında, Bahri Belen sanık avukatlığından istifa etti. Ayşe Yılbaş cinayeti davasında, tıpkı Sevim Zarif cinayeti davasında olduğu gibi, katil, kadın örgütlerinin, feministlerin davayı izlemelerinden rahatsızlıklarını, dilekçesinde, dava sırasında söz aldığında dile getirdi. Sanık avukatları da bu fikre katıldıklarını beyan ettiler. Sadece sanıklar değil, avukatlar da feministlere sözlü sataşmalarda bulundular.

Satı Korkmak

Satı Korkmak, eşi Hasan Korkmak, tarafından televizyon kablosuyla boğularak öldürüldü. (14.02.2009) Hasan Korkmak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum oldu. Satı’nın davasına ailesinin Mor Çatı’ya başvurması dolayısıyla müdahil olduk. Satı kocası tarafından, aldatıldığı “aynı binada oturan kaynının oğlu ile bir ‘ilişki’ içinde olduğu” iddiasıyla öldürüldü.

Kartal Adliyesi Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davayı hem avukat hem aktivist olarak izleyen feministler, bu davada farklı bir sahneyle karşılaştılar. Satı’yı öldüren kocası dışında, aile fertlerinin tamamı böyle bir ilişkiyi reddediyordu. Önlerinde iki seçenek vardı: Aile ya Satı’nın kocasını aldattığını söyleyecek ve Hasan Korkmak’ın “haksız tahrik” altında cinayeti işlediğini destekleyecekti. Ya da Satı’nın aldatmadığını söyleyerek aynı apartman içinde yaşayan aile fertlerinin “birliği”ni bozmayacaklardı. Biz Satı’nın bir ilişkisinin olmasının ya da olmamasının bu davanın konusu olmayacağını ve cinayete bahane olmayacağını savunuyoruz. Ancak mevcut hukuk böyle söylemiyor. Bu davada, Hasan Korkmak’ın “bahane”si, ailesinin de reddetmesiyle kabul edilmedi ve katil ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum oldu. (17.11.2009)

Mücadeleye devam…

2007 – 2009 yılları arasında başka kadın cinayetleri davaları da takip edildi. Adana’daki Demet Eygi cinayeti davası da bunlardan biri. Öğretmenlik yapan 24 yaşındaki Demet Eygi, Hüseyin Ayyıldız ile kısa süren ilişkisini bitirince, Hüseyin Ayyıldız tarafından evinin önünde bıçaklanarak öldürüldü (7 Kasım 2009). Mahkeme heyeti, önce ömür boyu hapis cezası verdiği sanığın duruşmadaki iyi halini göz önüne alarak süreyi 25 yıla indirdi. (4 Ekim 2010)

dscf6670Bu dönemde yaptığımız eylemlerden biri de, devlet yetkililerinin ve kamuoyunun, 3 Mart 2009 tarihinde kafası kesilerek çöp konteynırına atılan Münevver Karabulut’u ve ailesini suçlamasını protesto etmek içindi. 9 Mayıs 2009 tarihinde yapılan eylemde, Karabulut’un ailesine “Kızlarına sahip çıkmışlar mı?” diye soran İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın istifa etmesi istendi.

Kadın cinayetlerine karşı bir kampanya

İstanbul Feminist Kolektif 14 Şubat 2010 Sevgililer Günü vesilesiyle bir eylem yapmaya ve bu eylemde kadın cinayetlerini gündeme getirmeye karar verdi. 14 Şubat’ta “Erkeklerin Sevgisi Her Gün Üç Kadını Öldürüyor!” pankartıyla Taksim’den Galatasaray’a kadar yürüdük: “Bugün 14 Şubat Sevgililer Günü. Gazetelerin üçüncü sayfalarına bakın, göreceksiniz. Bugün Türkiye’de sevgilisinin elinden çiçek alacak ya da almayacak kadınlardan en az üçü, erkeklerin ‘sevgisi’
14subat2010 yüzünden öldürülecek.” 14 Şubat 2010 eylemi, Türkiye’de kadın gruplarının Sevgililer Günü’nde  yaptığı ilk eylemdi. Bu eylem öncesi-sonrası toplantılarda feministler  kadın cinayetlerine karşı bir kampanya fikrini konuşmaya başladık.

“Kadın Cinayetlerine İsyandayız” Kampanyası

İstanbul Feminist Kolektif 27 Mart 2010 tarihinde yaptığı toplantıda  kadın cinayetlerine karşı feministler olarak bir kampanya yapmaya karar verdi. Aynı toplantıda kampanyanın adı “Kadın cinayetlerine isyandayız!” olarak belirlendi. 4.04.2010 tarihinde, Taksim meydanında Hill
kchillOtel’in çatısından 60 metre karelik “Kadın Cinayetlerine İsyandayız! Feministler” pankartı  sarkıtıldı. Basın açıklaması ve yürüyüş yapıldı: “Her gün üç kadın öldürülen bir ülkede, cins kıyımdan / kadın katliamından söz ediliyorsa, meclisin olağanüstü toplanacağını sanırsınız… Oysa, gittikçe yükselen muhafazakârlık, artan kadın düşmanlığı, kadınlara ölüm olarak geri dönerken, kadın katili erkeklere de ‘haksız tahrik indirimi’ olarak kâr sağlıyor.”

İstanbul Feminist Kolektif – Kadın Cinayetlerine İsyandayız Kampanyası,  2010 Anneler Günü’nde, Galatasaray Meydanı’nda, “Anneler gününü kutlamıyoruz. Hediye değil özgürlük istiyoruz. Özgürlüğümüz için isyandayız” eylemini gerçekleştirdi. Bu eylemde de, her gün 3 kadının öldürülmesine gönderme yapılarak “Anneler gününde de 3 kadın öldürülecek. Anneler gününde kutlama değil; Anneler Günü’nde ve her zaman can güvenliği istiyoruz” “Kadınları öldüren erkek katiller, onları koruyan devlet, katillere haksız tahrik indirimi uygulayan yargı karşısinda sessiz kalmayacağız,” denildi.

İstanbul Feminist Kolektif, 2010 yaz döneminde kampanyanın hedeflerini tartıştığı çok sayıda toplantı yaptı. Kampanyanın hedeflerini tartışırken şunları konuştuk: Kadın cinayetleri davalarını takip ederken, kadın cinayetlerinin görünürlüğünü sağlama ve yargının katillere haksız tahrik indirimi yaparak cinayetleri teşvik ettiğini duyurma hedefimizde oldukça yol katetmiştik. Dava takiplerini de sürdürerek; kadınlar öldürüldükten sonraki dava süreçlerine değil, öldürülmeden önceki süreçlere odaklanmanın daha iyi olacağını düşündük. Kadın cinayeti davalarında erkek adaletin değil gerçek adaletin işlemesinin, cinayet planlarında caydırıcı etkisi olduğuna kuşku yoktu. Takip ettiğimiz davalarda, yargılamada “daha daha çok ceza” talebini geride tutarak devreye giren erkeklik indirimleri erkeklik takdirlerine yoğunlaşmış, “Erkek adalet değil gerçek adalet” demiştik… Bu vesileyle kadın cinayetlerinin politikliğini de temellendirmiştik.

Feministlerin, gerekçesi ne olursa olsun, ister “namus” ister “töre” bahanesiyle olsun bütün cinayetleri “kadın cinayeti” olarak kavramsallaştırması her kesimde benimsenmişti…

Adana, Ankara, İzmir, Eskişehir’de ve başka bir çok şehirde kadın örgütleri, kadın platformları ve feministler kadın
ankarakccinayetlerine karşı mücadele yürütüyorlardı. Art arda açıklamalar yapılıyordu. Bütün kadın grupları, siyasi partilerden kadınlar, “kadın cinayetleri”ni öncelikli gündemleri arasına almışlardı; davaları örgütlü olarak takip etmeye çalışıyorlardı. 2010  Ağustos ayında EHP, İşçi Cephesi, ÖDP,  SDP, SKM, Yeni Demokrat ve İstanbul LGBTT kadınlarından oluşan “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu”, Taksim’de yapılan bir eylemle faaliyetlerine başlamıştı. 24 Eylül 2010 tarihinde Münevver Karabulut davasıyla birlikte de örgütlü dava izleme faaliyetleri başlamıştı. (Bileşenlerin çoğunluğu daha sonra platformdan ayrıldılar)

cls5İstanbul Feminist Kolektif  2010 Eylül – Ekim aylarında ise kampanyanın afiş, bildiri, sticker benzeri araçlarını hazırlamaya girişti. Kasım başında kapsamlı bir basın toplantısı yapma kararı aldı.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ı protesto eylemi

İstanbul Feminist Kolektif üyeleri İstanbul Kongre Merkezi’nde yapılan Uluslararası İstanbul Kadın Buluşması’nda, Başbakanın konuşması sırasında  sessiz protesto eylemi yaptı. Feminist kadınlar, İstanbul Kadın Araştırmaları Merkezi (İKAM) ve 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından  düzenlenen buluşmada,  Recep Tayyip Erdoğan konuşurken ayağa kalkarak “Eşit değilsiniz dendikçe daha çok öldürülüyoruz”, “Erkeklerin sevgisi her gün üç kadını öldürüyor” yazılı dövizleri açtı. (5 .11.2010)

Bu eylemle birlikte İFK bir de basın açıklaması dağıttı: “Başbakan Erdoğan ‘Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahip
basbakan-protesto-5-kasim-2010-066 olurlar. Ama yaradılışımız farklı’ diyor. Başbakan Erdoğan’dan kadınların ‘yaradılışlarını’, ‘kaç çocuk doğuracaklarını’ değil, görevi olduğu üzere kadınların şiddet, baskı, ayrımcılık görmelerinin önüne geçmek, yaşam hakları ve can güvenliklerini garanti altına almak üzere hayata geçireceği politikaları, atacağı adımları duymak istiyoruz. Acilen duymak istiyoruz çünkü tüm bu beyanlarla harcanan her gün 3 kadın daha öldürülüyor!” Bu eyleme medya da çok ilgi gösterdiğinden, eylem kamuoyunda çok duyuldu, destek aldı.

İstanbul Feminist Kolektif- Kadın Cinayetlerine İsyandayız kampanyası, 11 Kasım tarihinde  bir basın toplantısı düzenledi.  Kadın cinayetlerinde kaybettiğimiz kadınların yakınlarının da katıldığı bu toplantıda, hazırladığımız kampanya filmini gösterdik. Kadın cinayetleri konusunda politik, hukuki bilgilendirme
basinfilizyaptık. Bir de açıklama okuduk. Açıklamada esas olarak devlete seslendik: “Başta Başbakanlık olmak üzere, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Aileden ve Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı, Emniyet Müdürlüğü, mahkemeler, savcılıklar, valilikler ve belediyeler yani tüm ilgili kurumların acil önlem almasını istiyoruz” dedik. Bu açıklamanın yanı sıra, o dönem yürürlükte olan 4320 yasanın sorunları ile ilgili de bir rapor hazırlamış, yasanın değişmesini talep etmiştik.

11 Kasım’da basına verilmek üzere hazırladığımız dosyaya kendimizi tanıtan “biz kimiz” belgesini de koyduk.  Uzun yıllardır feministler – feminist kolektif – İstanbul feminist kolektif gibi adlarla faaliyet gösteren ve kendini bireysel katılımla tanımlayan örgütlenmemizi İstanbul Feminist Kolektif olarak adlandırmış, bir ilk olarak da kampanyaya katılan kadınların örgütlerini, örgütlerden onay alarak, bileşen olarak göstermiştik: “İstanbul Feminist Kolektif’in kadın cinayetlerine karşı kampanya çalışmalarını, bağımsız feministler, Amargi, Filmmor, Kadav, Mor Çatı, Sosyalist Feminist Kolektif, Mediz ve Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Derneği’den kadınlar olarak yürütüyoruz.”

24-25 Kasım 2010 tarihlerinde yoğun bir faaliyete girip; gazetelerde ilanlar, söyleşiler, radyolarda spot
img_3251konuşmalar yayınlattık. İstanbul’un dört bir yanını afişlerimizle donattık. 24 Kasım’da Galatasaray’da bir eylem yaptık. Bastırdığımız bildirimizi dağıttık. Sokak sahnesi kurup tanıtım filmlerimizi gösterdik. 25 Kasım’da feministlerin de içinde olduğu “25 Kasım Kadın Platformu” eylemlerinin gündeminde yine öncelikli olarak kadın cinayetleri vardı.

Ayşe Paşalı

Ayşe Paşalı 7 Aralık 2011’de öldürüldü.  Öldüğünde 42 yaşındaydı. Ölümünden beş yıl önce İstikbal Yetkin’e boşanma davası açtı, aile büyükleri araya girince vazgeçti. 2009’da Yetkin, karısını dövdü ve tecavüz etti. “Cinsel saldırı” suçuyla çıktığı mahkemede, “Eşimi çok seviyorum, pişmanım” deyince serbest bırakıldı. Ayşe Paşalı’nın adliye koridorunda, yanında tecavüzcü kocasıyla,  suratı morarmış fotoğrafı hepimizin aklında. Ayşe Paşalı,  Haziran 2010’da boşandı. Yetkin, cinayetten iki ay önce Ayşe Paşalı’yı bıçak zoruyla kaçırıp, barışmayı kabul etmezse öldüreceğini söyledi; birkaç gün sonra da iki arkadaşıyla evini basıp tehditlerini yineledi. Ayşe savcılığa suç duyurusunda bulunduysa da, savcılık Yetkin’i gözaltına almadı; Paşalı’yı evine polis otosuyla gönderdi…

Ayşe,  Aile Mahkemesi’ne başvurdu; 4320 Sayılı Ailenin Korunması Kanunu uyarınca “koruma kararı”  talep etti. Mahkeme, aralarında evlilik birliği kalmadığı gerekçesiyle reddetti. İstikbal Yetkin, 7 Aralık’ta Ayşe Paşalı’yı 11 yerinden bıçaklayarak öldürdü. İstikbal Yetkin’in, Ayşe’yi öldürmeden önce internet arama motorlarından “Öldürücü darbeler nasıl vurulur; TCK’da adam öldürmenin cezası” türünden aramalar yaptığı tespit edildi. Cinayetle ilgili olarak, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, “Olay karşısında yasalarımızda eksik yok, cinayet münferit” dedi.

Ayşe Paşalı cinayetinin 20 Ocak 2011’de Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayan davasının duruşmalarını feministler, çok sayıda kadın örgütü, farklı platformlar, siyasi parti temsilcileri takip etti.

arzu_yildirimArzu Odabaşı – Arzu Yıldırım

Ocak ayında Ümraniye’de iki kadın bir hafta arayla öldürüldü. Arzu Yıldırım ve Arzu Odabaşı.

Arzu Yıldırım’ın çantasından savcılığa şikayet dilekçesi çıkmıştı. Arzu şikayet dilekçesini savcılığa götürmüş; savcılık karakola havale etmiş, götürmesi için de Arzu’nun eline vermişti. İstanbul Feminist Kolektif 17.02.2011 tarihinde Arzu Yıldırım’ı “korumayan” Savcılık hakkında suç duyurusunda bulundu.

İstanbul Feminist Kolektif 27.02.2011 tarihinde Arzu Odabaşı’nın öldürüldüğü yerde de basın açıklaması yaptı. Arzu savcılığa, boşanma davasını gören mahkemeye ve polise, eski eşi tarafından tehdit edildiğini defalarca bildirmesine karşın, yetkili merciler her zamanki  gibi hiç bir önlem almamıştı.

14 Şubat 2011 Sevgililer Günü’nde  İstiklal caddesi Demirören İş Merkezi önünde yaptığımız eylemde:
“Egemenlik ve sevgi bir arada durur mu? Ya eşitsizlik, baskı, zorlama, yasaklama…
Kıskançlık sevgiye dahil olabilir mi?  Peki ya şiddet, taciz, tecavüz…
Ölümle biten sevgi olabilir mi? Hangi hediye hepsini unutturabilir?” diye sorduk.

8 mart’ta ise şöyle diyorduk:
“8 Mart Kadınlar Gününü kutlamak üzere değil; bir kez daha kadınlarla Kadın Cinayetlerine  Dur demek için;

karisik-1-15-mart-2011-132Her gün çok sayıda kadının erkekler tarafından öldürüldüğü bir ülkede,
– Kadınların  şiddete karşı suç duyurularını önemsizleştiren ve kadınlara  koruma emri çıkarmayan savcılar,
– Katillerin gerekçelerini meşru sayıp katillere  ‘haksız tahrik indirimi uygulayan mahkemeler,
– Bu kadın katliamına münferit diyebilen kadın ve aileden sorumlu devlet bakanı,
– Değil bir komisyon, kriz masası kurmak bu konuyu hala gündemine dahi almayan  hükümete, TBMM’ye,
Soruyoruz: Kadınlar Her Gün En Yakınındaki Erkekler Tarafından Öldürülüyor! Bu Katliamı Durdurmak İçin Daha Ne Bekliyorsunuz?”

8 mart gece yürüyüşünde de, ‘Kadın cinayetlerine isyandayız” pankartı ve öldürülen kadınların fotoğrafları taşındı. Ancak sonradan,  gece yürüyüşünün coşkulu ve keyifli havası içinde, öldürülen kadınların fotoğraflarının taşınmasının uygun olmadığını düşündük. Eylemlerimizde, üzüntü, yas yansıtmanın değil, isyanımızı, öfkemizi dile getirmenin ve teşhir etmenin daha iyi olacağını konuştuk.  Bundan sonra katil teşhir için erkeklerin fotoğraflarını taşıyabilirdik.

Kadın cinayetlerine karşı 7 / 24 nöbet

dscf1493Ayşe Paşalı’nın karar duruşması 12 Mayıs’taydı. Kararı beklemek ve beklerken kadın cinayetlerine dikkat çekmek üzere İstanbul Taksim Meydanı’nda, Ankara’da, İzmir’de, Antalya’da, Van’da, Sinop’ta, Urfa’da, Diyarbakır’da, Eskişehir’de, Mersin’de, Nevşehir’de, Adana’da, Trabzon’da, Antep’te, Samsun’da… meydanlarda, kadın örgütlerinde  kadınlar  7 / 24 nöbet tuttular. Bu nöbet sırasında, öldürülen kadınların hikayelerini okuduk. 8 mart 2011’de konuştuklarımızı da dikkate alarak, öldürülen kadınların fotoğraflarını eyleme götürmedik. İstanbul ve Ankara nöbetlerinde Ayşe Paşalı cinayeti davasının kararı beklendi. Canlı bağlantıyla kararı öğrendik.  İstikbal Yetkin’in, ”kasten öldürme suçunu tasarlayarak işlediğine” karar veren mahkeme heyeti, sanığı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırmıştı.

Şefika Etik

İstanbul Feminist Kolektif, 7.10.2011 tarihinde kocası tarafından sığınmaevinden eve getirildikten 2 saat sonra öldürülen Şefika Etik’in çıplak cesetini manşet yapması dolayısıyla Habertürk gazetesinin önünde bir  protesto eylemi yaptı.

İstanbul Feminist Kolektif  23.01.2012’de Manisa 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Şefika Etik cinayeti  davasının ilk duruşmasında, Mor Çatı adına müdahillik dilekçesi verdi. Dilekçe kabul edilmedi. Açıklamamız şöyleydi: “Şefika Etik aramızdan ayrılalı daha 1 yıl olmadı. 14 ‘ünde ‘çocuk gelin’, 15’inde anne olan Şefika, evliliği süresince hep şiddet görüyor. Bir gün tüm gücünü toplayıp karakola şikayette bulunuyor ve sığınmaevine yerleştiriliyor. Şefika sığınmaevindeyken, kocasının ‘barışalım’ tacizleri karşısında devletin arabulucuğuna ‘tamam’ diyor. Kocasının çiçeklerle almaya geldiği sığınmaevinden eve döndükten 2 saat sonra banyoda yine kocası tarafından bıçaklanıyor.”

Şefika’nın katilinin yargılama sürecinde, geçmişi üzerinden kurulan senaryo dolayısıyla Şefika’nın hayatı sorgulandı. Kadın cinayeti davalarında, aramızda olmayan kadınların yaşadıkları – yaşamadıkları üzerinden kurulan cümlelerin amacı haksız tahrik indirimi almaktı. Şefika Etik cinayeti davasında, 21.05.2012 tarihinde 4. duruşmada karar verildi. Katil koca İbrahim Etik ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırıldı. Cezada hiçbir indirim uygulanmadı.

4320’den 6284’e…

siddetesonKadın cinayetlerinin nedenleri ve cinayetleri engelleme bağlamında en önemli taleplerimizden biri 4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunun değişmesiydi. Erkek şiddetine karşı mücadele eden örgütler, 16 yıldır toplanan Sığınaklar ve Da(ya)nışma Merkezleri Kurultayı,  4320 üzerine çok çalışmışlar ve Hükümete yasanın sorunlarını ve olması gerekeni defalarca  bildirmişlerdi. Aile ve Sosyal Haklar Bakanlığı da bu ısrarlı mücadele karşısında yasayı değiştirmeye girişmişti.

2011 Eylül ortasında kadın grupları 230 imzalı bir metni Bakanlığa ulaştırdı. Bakanlık kadın örgütlerini ve platformlarını toplantıya çağırdı. Kadın Cinayetlerine İsyandayız Kampanyası da bu toplantıya çağrıldı. Ancak toplantıya yıllardır erkek şiddetine karşı mücadele eden, yasal formülasyonlar konusunda bilgi sahibi kadın örgütlerinin katılması ve bunların bir kısmının Kadın Cinayetlerine İsyandayız Kampanyasını yürütenler olması dolayısıyla toplantılara kampanya adına düzenli katılmadık. 2011 Eylül ile 2012 Mart arasında kadın örgütleri temsilcileri yasanın her bir maddesi için adım adım mücadele etti. Üzerinde calışılan  maddelerin çoğunluğu,  bir sonraki toplantıya hep kırpılarak ya da değiştirilerek geldi.

İstanbul Feminist Kolektif – Kadın Cinayetlerine İsyandayız Kampanyası 11.01.2012 tarihinde, “Canımız üzerinden ‘pazarlık’ etmiyoruz” başlıklı bir basın açıklaması yaptı. Bu açıklamada,  “Görüşmelerdeki olumlu havanın aksine; taslak pek çok kez değişikliğe uğradı ve özellikle Başbakanlığa sunulmasının ardından adım adım kadın örgütlerinin önerilerinden uzaklaşarak, kadınların aleyhine maddeler içerir bir hale büründü,” denildi.

Görüşmeler sürerken 3 Mart.2012 tarihinde Şiddete Son Platformu yeni bir açıklama yaparak,  “Bizler, Hükümet tarafından tanıtım malzemesi haline getirilen bir reklam yasası değil, ihtiyacı karşılayan, etkili ve gerçek bir yasa istiyoruz. Kadın örgütleri olarak bu konuda mücadele etmeye devam edeceğimizi bir kez daha duyuruyor, Hükümeti Meclis’e sunduğu taslağı geri çekmeye, yaptığı yanlıştan dönmeye ve kadın örgütlerinin yasaya ilişkin taleplerini dikkate almaya davet ediyoruz” dedik.

Bu açıklamalar yapılırken yasanın hazırlanılışına müdahil olunmaya devam edildi. 241 kadın grubunu birleştiren Şiddete Son Platformu bileşenleri Adalet komisyonu’na mektup yolladılar.

Yasa, 8 Mart 2012 tarihinde 6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” adıyla TBMM’de kabul edildi.

Kadın cinayetlerine karşı mücadeleye Ağustos 2010 tarihinde katılmış Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun bir iddiasına burada değinmeden geçmeyelim. Yasa hazırlık görüşmelerine çağrılı/müdahil olan gruplardan biri olan Platform, bu yasayı kendi mücadeleleriyle değiştirdiklerini, kendi hazırladıkları yasanın değiştirilerek yasalaştığını iddia ediyor. Gerçekten kafa karıştırıcı bir iddia. Yıllardır feministlerin, bağımsız kadın örgütlerinin erkek şiddetine karşı verdikleri mücadele;  4320 sayılı yasayla birebir uğraşmış, şiddet gören kadınların başvurularıyla politikalarını ve taleplerini geliştirmiş kadın örgütleri; kadın örgütlerinin, feministlerin yürüttüğü sığınaklar, danışma merkezleri, kampanyalar, takip edilen davalar varken; 241 bağımsız kadın örgütü adım adım taslak hazırlamış ve Hükümet’le görüşmelerde çoğunluk oluşturmuş ve ısrarlarını srdürmüşken; bu yasanın Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun hazırlığı ve mücadelesi üzerinden çıkarıldığını iddia etmeyi adaletli, etik ve dayanışmacı bulmak mümkün değil.

Karakoldan eve gönderilip  öldürülen/öldürülmeye çalışılan kadınlar…

mahmureİstanbul’da Temmuz 2012’de aynı gün içinde 2 kadın cinayeti birden işlendi. Mahmure Karakule Fatih’te, Zahide Feyzioğlu ise K. Çekmece’de öldürüldüler. İki kadın da şiddet görüyordu. Mahallenin, karakolun, konu komşunun, polisin bundan haberi vardı. Ancak şiddetin bilinir olması canlarını kurtarmadı. (19.07.2012)

İstanbul Feminist Kolektif  21 Temmuzda buradayız! 
Mahmure’nin katili Zülfikar Bakır’ı engellemeyen, gelen ihbar telefonlarını ciddiyetle değerlendirmeyen  Fatih Şehit Tevfik Fikret Polis Merkezi önünde bir basın açıklaması yaptık: “Mahmure’yi korumadınız,  Mustafa’yı engellemediniz. Bugün  buradayız. Ve diyoruz ki Mahmure’nin katledilmesinden siz de sorumlusunuz. Bu vesileyle tüm yetkililere tekrar seseleniyoruz. 14 yaşında çocuk gelin olan, sürekli şiddete maruz kalan Mahmure’nin ölümünden siz sorumlusunuz.”

Fatma Şen de, karakola tüm şikayetlerine rağmen, öldürülmek için saldırıya uğramış kadınlardan biri.  Önce kendini asması için bıçakla tehdit edilmiş; sonra da balkondan atılmıştı. Ayşe karakola başvurmuş, koruma kararı aldırmıştı. Çağrı üzerine koruma sağlanma kararı da vardı. Ancak başvurduğu Esentepe Karakolu, görevini yerine getirmediği gibi Fatma’nın şiddete karşı mücadelesini engellemeye çalıştı.  Örneğin şiddetten korunma kararından feragat etmesi için baskı yapmak gibi… Fatma Şen’in durumunu  22.07.2012 tarihinde bir gazete haberinden öğrendik. Avukat arıyordu. Mor Çatı, Fatma’nın avukat arayışına katkıda bulundu. Artık Fatma’nın Baro tarafından yönlendirilen bir avukatı vardı.  İstanbul Feminist Kolektif’ten arkadaşlar Fatma’yı ziyaret ettiler.

Fatma Şen’ı öldürmek isteyen kocası Çetin Şen önce öldürmeye değil, intihara teşebbüsten yargılanıyordu.
fatmasenikorumadiniz Çetin Şen, davada taraf olduklarını gördüğü kadın örgütlerine, tehdit ve hakaretlerde bulunarak, “bakın siz bayansınız ona göre” diyerek gözdağı vermeye çalıştı.  Davanın ikinci duruşmasında,  Çetin Şen’in  “öldürmeye teşebbüs” den yargılanmasına karar verildi.  Ancak 20.11.2012 tarihinde Bakırköy 16.Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın ilk celsesinde Çetin Şen serbest bırakıldı.

22.01.2012 tarihinde Fatma Şen ifade vermek üzere davanın 2.duruşmasına katıldı. İfadesi sırasında Çetin Şen’in tacizkâr bakışlarına maruz kaldı. Durusmanın sonuna doğru Çetin Şen’e sinirlenerek elindeki kimliği ona doğru fırlattı, “Senin soyadını taşımak istemiyorum” dedi. Druşma salonunda davayı izleyen İstanbul Feminist Kolektif üyelerinden Filiz Karakuş da “Ancak öldürünce ceza veriliyor” deyince, Mahkeme Başkanı Fatma ve Filiz hakkında suç duyurusunda bulundu.  Filiz ve Fatma hakkında Mahkeme Heyetine hakaretten dava açıldı. Davanın 1. duruşması 16.09.2013 tarihinde görüldü. İstanbul Feminist Kolektif duruşma günü bir basın açıklaması yaptılar.

Çetin Şen 8 Mart 2013 tarihinde silahla vurularak öldürüldü.

İstanbul Feminist Kolektif 22 Ekim 2012 tarihinde bir forum düzenledi. Bu forumda kadın cinayetlerine karşı mücadele politikalarımızı konuştuk.  Ayrıca İstanbul Feminist Kolektif’in bireysel katılım esasına göre örgütlendiğinden hareketle, yapılan açıklamalarda İstanbul Feminist Kolektif dışında  kadın grup/örgüt imzalarını kullanmayalım diye kararlaştırdık. Metinlere İFK dışında örgüt imzalarını da eklemek istediğimizde de onay alalım dedik.

Fatma Şahin protestoları

cedaw_eylemAile ve  Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın, kadını değil aileyi esas alan,  cinayeti engellemeye değil aileyi kurtarmaya ve boşanmayı engellemeye yönelik politikaları dolayısıyla, İstanbul Feminist Kolektif  Fatma Şahin’i protesto etti. Birinci protesto, 01.11.2012 tarihinde kadınlara karşı ayrımcılığı önlemek için 1979 yılında BM Genel Kurulu’nda kabul edilen Cedaw’ın 30. yılını kutlama etkinliği sırasında yapıldı.

24.11.2012 tarihinde  ise, feminist kadınlar Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın, erkek şiddetine karşı “Beyaz Kurdele” kampanya töreninde “Aileyi değil kadınları destekle”, ”Boşanmayı değil cinayeti engelle” dövizleriyle Fatma Şahin’i protesto ettiler.

Aslı Baş cinayeti

Aslı Baş’ın öldürülme davası Muğla Ağır Ceza’da sürüyor. Tek tutuklu Hakan Bayer. Aslı Baş cinayetinin  26 .07.2012 tarihli duruşması öncesinde İstanbul Feminist Kolektif bir basın açıklaması yayınladı. Aslı Baş’ın ölümünün önce “düştü” sonra “intihar” diye sunulması, ancak süreç içinde delillerin cinayeti işaret etmesi, bize bir kez daha ‘adalet istiyoruz’ dedirtti. Aslı Baş cinayeti duruşmasına da katıldık.

Pınar İkiz cinayeti

Pınar boşanmaya çalışan ve hatta son olarak, boşanmak için iki çocuğunu geride bırakıp, ailesinin yanına taşınmış biri. Ama yine de öldürülmekten kurtulamamış bir kadın… 9 yıllık evli ve 2 çocuk annesi, 24 yaşındaki Pınar İkiz, sürekli eşinden şiddet görüyor. Eşi hakkında suç duyurusunda da bulunmuş. En son Ocak ayında, savcılığa, kocasından koruma kararı aldırmış. Pınar yediği dayaklardan 4 kez hastanelik olmuş. Ama tekrar şiddet göreceği, öldürüleceği endişesiyle şikayette bulunamamış. Pınar evden ayrılıp, boşanma davasını beklerken, Abbas Şahin’le buluşmuş ve öldürülmüş.

Davanın ilk duruşma günü olan 20 Ağustos 2013’de   Bakırköy 5. Ağır Ceza Mahkeme   Başkanı,  avukatların sanığa sorduğu “Evliliğiniz boyunca eşinize şiddet uyguladınız mı?” sorusunu ve şiddetle ilgili tüm soruları, “davayla ilgisi olmadığı” gerekçesiyle reddetti. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın davaya katılma talebine itiraz eden savcı ise, “Bu dava şiddet davası değil, cinayet davası. Müdahillik talebi kabul edilirse bakanlık, mağduru kadın olan tüm davalara katılır” dedi. Bakanlığın müdahillik talebi reddedildi.

mahkeme-bakanligi-ikinci-kez-reddetti-1Pınar İkiz cinayeti davasının 18 Eylül’de görülen 2.duruşmasında, Abbas Şahin Pınar’ın onu aldattığını iddia etti. Pınar’ın ablası ise, Abbas Şahin’in Pınar’ı sürekli dövdüğünü ve şiddet uyguladığını söyledi. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın müdahillik talebi bu kez de “Bakanlığın suçtan doğrudan zarar görmediği” gerekçesiyle reddedildi.

Kadın cinayetlerine karşı mücadele sürüyor…

(F.K.)

 

 

Yorumlara kapalıdır.