Türkiye’yi Sarsan 20 Gün…

direngHülya Osmanağaoğlu

31 Mayıs sabahı saat 5’te Gezi Parkı ikinci kez saldırıya uğradığında başlayan direnişin bu boyutlara ulaşacağını kuşkusuz kimse öngörmemişti. Hükümet ise hâlâ bir şey görmemeye devam ediyor. O Cuma günü park çevresinde gün boyu süren küçük çaplı çatışmalar, akşam saat 7’den itibaren büyük bir isyana dönüşmeye başladı. Saatler ilerledikçe polisin direnişi kıramaması ve şiddetini artırması Taksim’e gelenlerin sayısının katlanarak büyümesine neden oldu. Polisin 31 Mayıs’ı 1 Haziran’a bağlayan gecede direnişi kırmak için Harbiye’den Tarlabaşı’na Tünel’den Cihangir’e gaza ve suya boğulmayan tek sokak ve tek insan bırakmamak üzere şiddetlendirdiği saldırı ise Cumartesi günü yüz binlerin Türkiye’nin her yerinde sokağa dökülmesiyle sonuçlandı. 15-16 Haziran işçi eylemlerinden sonra belki de en uzun yürüyüş eylemini Boğaz Köprüsünü 1 Haziran sabahı saat 5’te yürüyerek geçen halk gerçekleştirdi. Cumartesi sabahın erken saatlerinden başlayıp gün boyunca kırılamayan direniş sonucunda polis çekilmek zorunda kaldı ve yüz binler Taksim’e girdi. İlk Cuma gecesinden itibaren İstanbul’dakinin aksine yirmi gün boyunca neredeyse hiç dinmeyen polis terörüne rağmen Ankara, İzmir, Eskişehir Adana, Antakya ve Dersim’de binlerce insan sokağa dökülmeye devam etti/ediyor. Sonraki günlerde İstanbul’un değişik yerlerinde yükselen hareket, Gazi ve Okmeydanı gibi devletle mücadele söz konusu olduğunda önemli bir geleneğe sahip mahallelerde çok daha uzun vadeli olabilecek bir direnişin kıvılcımlarını da gösterdi. 1 Haziran Cumartesi günü Taksim Meydanındaki yüz binlerce insan bir yandan kazanılan zaferi kutlarken, bir yandan da meydandaki politik heterojenliğe dikkat kesiliyordu. O gece, Meclis’ten geçen alkol yasaklarına nazire yaparcasına insanların Taksim Meydanında oturarak içki içmeye başlaması, eylemlerin tek başına gezi parkındaki ağaçlar için olmadığını gösteriyordu zaten. Ve aslında Cuma gecesi ve Cumartesi günkü direniş boyunca yükselen sloganlar ve talepler, sonrasındaki yirmi günün başarılarını ve başarısızlıklarını analiz etmeyi mümkün kılıyor.

İsyana kimler katıldı?
İlk Cuma gecesini İstiklâl’den bakıp analiz etmeye çalışırsak kuşkusuz ilk göze çarpan şey metrekareye düşen I-Phone sayısının beş ya da altı olmasıydı. Mesaiden sonra Cuma akşamları yemeğe ve içmeye giden beyaz yakalılar İstiklal Caddesi’ne akmış kurulan barikatın ardında bir yandan polise “sık bakalım…” diye slogan atarken, diğer yandan ilerleyen saatlere rağmen kırılmayan direnişe desteğe gelen arkadaşlarına yol tarifi yapıyorlardı. Caddedeki kalabalık içinde ara sokaklara çekilip biraz atıştırıp iki bira içip sonra yeniden alana dönenlerin sayısı ise hiç de az değildi. Gaza ve suya direnebildiklerini fark ettikçe eğlenen kalabalık, hiç kuşku yok ki polis Gezi parkında çadırlarda uyuyan insanlara saldırdığı için oraya gelmişti. Ancak çoğunun Taksim Dayanışmadan da, onun ne kadar zaman önce kurulduğundan da bihaber oldukları kesindi. Taksim meydanına girmeye çalışan on binler, bizzat Hükümete ve esas olarak Tayyip Erdoğan’a isyan ediyorlardı.

Maalesef çok küfür ediliyordu (hem Tayyip Erdoğan’a hem de polise) ve aslında bu cinsiyetçi küfür hali de oraya gelenlerin herhangi bir politik angajmanının bulunmadığını gösteriyordu (sosyalistlerin de maalesef sık sık küfür ettiğine tanık olmuş olsak da en azından bir slogan türü olarak küfür kullanmıyorlar). Cinsiyetçi küfürlerin ötesinde “Hükümet istifa”, “Tayyip istifa”, “faşizme karşı omuz omuza “ ve Çarşı’nın bir hayli erkekçe vurguya sahip “delikanlı kim bakalım”ı eyleme damgasını vuran sloganlardı. Kuşkusuz Çarşı da o ilk isyan gecesinden başlayarak sürecin en fazla dikkat çeken grubu oldu. Açıkçası Mustafa Kemal’in askerleriyiz sloganı da çok atıldı. Ancak bu slogan daha çok herhangi bir politik angajmanı olmayıp, kendini politik olarak tanımlama ihtiyacı duyan insanlardan destek buluyordu ( ve zaten Mustafa Keser esprisi ile gündemden kalktı). Evet, bu slogan çok destek buluyordu; ama bu slogan sebebiyle bu eylemle ulusalcı eylemler arasında benzerlik kurmak pek mümkün değil. Bu binlerce insan ne “29 Ekim yasakları”nda, ne “çelenk yasakları”nda döküldü sokaklara. Keza Balyozcuların Beşiktaş parkında aylarca yapmaya çalıştığı eylemlere de pek itibar etmemişti Beşiktaş halkı.
İnsanlar bir öfkeyi göstermek için sokaklara dökülürken belirli bir ideolojik dürtüyle değil, Tayyip’in Erdoğan’ın baskıcı otoriter tavrına ve muhtemel başkanlığına “yeter artık” deme ihtiyacı duymuşlardı. Günlerdir medyada sık sık yer aldığı üzere yaşam tarzlarına aslında gündelik hayatlarına, içkilerine, öpüşmelerine, kaç çocuk yapacaklarına karışılmasına isyan ediyorlardı. Ancak ilk iki gün ve sonrasında direnişe katılanların “90 kuşağı”, “y kuşağı” gibi tanımlamalarla naifleştirilmesi de aslında isyanın niteliğini önemsizleştirme çabası olarak değerlendirilmeli. Pek de politik olmayan “romantik” gençlik tepkisi ile halkın isyanı arasındaki farkı belirsizleştirmeye çalışan bu girişim aslında yer yer AKP hükümetinin ve Tayyip Erdoğan’ın yaşadığı derin sarsılmayı da önemsizleştiriyor. Konda’nın yaptığı araştırma[i] biraz geç de olsa eylemcilerin sadece bilgisayarının başından kalkıp salopetiyle meydana koşan ve kaybedecek bir şey olmayan “delikanlı” gençlikten ibaret olmadığını, bu eylemlerle halkın politik iradesini ortaya koymak için sokağa çıktığını bir kez daha hatırlattı

Sosyalist sol, Kürt hareketi ve ulusalcılar
Konda’nın yaptığı anketin verileri, eylemlere katılanların polis şiddeti konusundaki deneyimsizliği, özellikle ilk Cuma günü polis İstiklal’de yan yana gelen her beş kişiye bile gaz sıkınca görülüyordu. Ki Gezi direnişi günleri boyunca mikrofon uzatılan katılımcıların çoğu da “daha önce hiç barikat kurmadığını, ilk başta kendini gazdan nasıl koruyacağını bilemediğini, yanındakilerden ve internetten öğrendiğini” söyledi. Bu anlamıyla özellikle o ilk Cuma- Cumartesi günlerinde sosyalist solun militan kesimlerinin, anarşistlerin (ve tabii ki Çarşının) barikat ve savunma refleksleri on binlerin arkasında toplanmasını mümkün kılan mevzilerin oluşmasında can alıcı öneme sahip oldu. Kuşkusuz o barikatların orada kalmasını sağlayan, arkasında direnen on binlerdi. Ama direnişin mümkün olduğunu gösteren de o ilk barikatları kuran ve geçmiş deneyimlerle hazırlıklı geldikleri için ellerindeki eldivenlerle gaz fişeklerini geri atan devrimciler oldu. Sayılarının ve politik inisiyatiflerinin sınırlılığına rağmen Cuma gecesi ve Cumartesi günü barikatların inşası, o zamana kadar bayraklarıyla yolda yürüdüklerini görünce yolunu değiştiren insanların sosyalistlerin barikat haline getirilmiş büyük çiçekliklerinin üstüne diktikleri bayrakların ardında saatlerce sloganlarla direnmesini sağladı. Aynı şekilde Tayyip Erdoğan ve şürekasının “marjinal sol örgütler ve bayrakları meydanı ele geçirdi” propagandasına rağmen günler ve geceler boyunca İstanbul halkının çoluk çocuğuyla Taksim’e ve Gezi Parkına gezip eğlenmeye gelmesi de sosyalistlerin elde ettiği meşruiyetin sonucudur.

İstanbul halkı sosyalistlerin (ve Çarşı’nın) denetimindeki barikatları geçerek gezmeye eğlenmeye gittiği Taksim’e polis panzerleri meydanı işgal ettiğinde aynı rahatlıkla gidemeyeceğini özellikle 11-12 ve 15 Haziran gecelerinde bizzat yaşayarak gördü. İlk Cuma ve Cumartesi günlerinde ancak sınırlı sayıda Kürt eylemcinin barikatlarda yer aldığını gördük. Bu isyan bir “yeter artık” duygusuyla başlamıştı ve Roboski’de 34 genç ölürken, Uğur Kaymaz’lar ve Ceylan Önkol’lar katledilirken tabir yerindeyse kılını kıpırdatmayan bir halkın isyanına ilk anda mesafeli yaklaşılması son derece anlaşılır bir duyguydu. Pazar akşam üstünden itibaren ise BDP bayraklarının alanda yerini alması halayların en coşkulu ritmini alana taşıyarak çok sayıda insanın duyduğu “bir yanımız eksik kaldı” duygusunu giderdi.

31 Mayıs Cuma akşamı çok sayıda Türk bayrağı alanda dolanıyordu. Az sayıda ise TGB bayrağı vardı. Ancak Türk bayraklıların ortak bir gelişinden söz etmek mümkün değildi. Yan yana duran üç Türk bayrağı yoktu denilebilir. Daha çok eylemci olduklarını ve AKP’ye karşı olduklarını belirtmek bir politik aidiyet tanımlamak için taşınan Türk bayraklarından söz edilebilir. Cumartesi günü ise TGB’lilerin ve İşçi Partililerin daha örgütlü katılımı söz konusuydu. Saat 11 için yapılan çağrıya gelmiş ve sık sık “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganını atıyorlardı. Belli ki saat 11’e çağrı yapıp alanda yan yana düştüklerinde TGB’lilerin ve İP’lilerin bu sloganını bastırmaya yeltenmeyen sosyalist grubun sadece 1 hafta sonra Sırrı Süreyya Önder’e alternatif olarak İlhan Cihaner’i konuşturmak istemesi bir yönelimin göstergesiymiş.

Tüm bunlara rağmen ne Cuma gecesinde ne Cumartesi gününde ulusalcıların politik [damgasından geçtik] izinin önem kazandığını söylemek mümkün değil, özellikle de Sırrı Süreyya Önder’in (yani Abdullah Öcalan ile İmralı’da görüşen ve onun mektubunu Newroz’da okuyan BDP’nin belki de en ünlü vekilinin) direnişin sözcüsü/sembolü haline geldiği, iş makinasının önüne geçtiği, bir vekil olarak yediği biber gazı kapsülüyle yaralanarak polis şiddetinin boyutlarının daha net görülmesini sağladığı koşullarda…

Kuşkusuz polisin yenilmesiyle Taksim’e giriş anından itibaren BDP’lilere yönelik saldırganlıklar başladı. Özellikle Öcalan bayraklarına yönelik olanlar Gezi direnişinde milliyetçi histerinin güçlü olmasa da var olduğunu gösteriyordu. Ancak Kürt hareketinin Öcalan bayraklarını artırmasının bu histeriyi güçlendirdiğini iddia etmek 2 Haziran Pazar günü yapılan ilk mitingde sadece bir tane Öcalan bayrağı varken de milliyetçi saldırganlığın söz konusu olduğunu görmezden gelmek anlamına geliyor. İlerleyen günler sıklığı azalsa da devam eden bu saldırganlığa rağmen, alandaki herkesin Kürt halkı ve hareketinin de kendi tercih ettiği politik araçlar ve söylemlerle kendini ifade etme hakkını ve bundan geri adım atmaya (haklı olarak) hiç niyeti olmadığını kabul ettiğini ortaya çıkardı.

Gezi Parkı içindeki stantlara baktığımızda feministler dâhil bütün politik gruplar Gezi Parkındaki ağaçlara ilişkin neredeyse tek söz etmezken Kürt hareketinden gerilimi düşürmek üzere, Gezi parkı için daha fazla söz söylemesini, Öcalan vurgusunu geri çekmesini, beklemek pek de adaletli bir yaklaşım değildi. Özellikle de TGB’den bu topraklarda yüz binlerce insanın çektiği acıların simgesini daha az sayıda taşımasını istememişken. Keza direnişin ilk günlerinden itibaren eylemcilerin sesini duyurmasına vesile olan Sırrı Süreyya Önder’in eylemlerin politik angajmanının çoğulluğu bahane edilerek 9 Haziran’da yapılan mitingde konuşması engellenirken beş gün sonra Tayyip Erdoğan ile görüşen heyetin CHP’nin ulusalcı damarının sözcülerinden Emine Ülker Tarhan ile basın toplantısı yapması önemli bir “talihsizlik” oldu.

Diğer yandan özellikle son 10 yıldır toplumsal muhalefetin bir kısmı Türkiye’de yaşanan tüm önemli politik gelişmeleri, egemenler arasındaki çelişkilere bakarak açıklama eğiliminde. “Ezilenlerin kendi adlarına eyleyebilecekleri” fikrini yer yer yadsıyan bu yaklaşım; Gezi direnişinde ulusalcılığın güçlendirilmesi, bu anlamıyla Kürt sorununda çözüm sürecinin akamete uğratılması gibi amaçlarla bu eylemlerin Amerika, Koç Holding hatta Fettullah Gülen tarafından desteklendiği yönünde analizlerde kendini gösteriyordu. Bu anlamıyla “Hükümet istifa” sloganının AKP’yi güçsüzleştireceği, müzakere sürecini tıkayacağı ve ulusalcılara dolaylı destek anlamına geleceği fikri gündeme geliyordu. Gezi isyanı bağlamında bu analizin en önemli eksiği, AKP’nin çözüm sürecini neden başlattığını görmemesiydi. AKP güçlü olduğu için değil güç kaybettiği için müzakerelere başladı. 2009’da başlayan 2011’deki seçimlerde alınan yüzde 50 oydan sonra iyice artan KCK operasyonları AKP’nin güçlü olduğunda ne yaptığının göstergesiydi. Suriye’deki iç savaşla birlikte Batı Kürdistan’ın örgütlenmesi, 2012 yazında özellikle Şemdinli çevresindeki alan hâkimiyeti politikaları ve tüm Kürt halkını KCK operasyonlarıyla içeri alamayacağı gerçeği AKP’yi sıkıştırdığı için müzakere sürecini başlattığını hatırlamak gerekir. Bu nedenle tüm Türkiye’de sokağa çıkanların “Tayyip istifa”, “Hükümet istifa” talebiyle bağırdığını görmesine rağmen Öcalan “Türkiye’de demokrasinin güçlenmesinin Kürt sorunundaki gelişmeleri olumlu etkileyeceğini” ifade etti.

Koç holding ya da Boynerler gibi büyük sermayenin temsilcilerinin bu hareketi desteklemesinin kuşkusuz en basit açıklaması gelecekte hayat tarzlarına müdahale tehlikesinin yanı sıra diktatörlük eğilimleri taşıyan bir rejimin kendiyle her daim saf tutmayan büyük sermayeye de baskı kuracağını görmeleridir. Yine de bu eylemleri muhafazakâr sermaye ile TÜSİAD arasındaki gerilimlere bakarak okumaya çalışmak büyük resmi görememek anlamına gelecektir. Marx’ın Fransa’da Sınıf Savaşımları’nda bahsettiği gibi ayrışan “iki büyük sınıftan” söz edilebilecek bir devrim durumu da söz konusu olmadığını göz önünde bulundurursak; baskıcı, otoriter ve diktatörlük heveslisi Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarına karşı liberal burjuvazinin verdiği aslında bir hayli sınırlı pasif desteğin bu isyanın niteliğine gölge düşürmesi zaten söz konusu olamaz. AKP’nin neden daha fazla demokrasi talebiyle kuşatılması ve sarsılması gerektiği, aslında yine Kürt hareketinin sözcülerinden Murat Karayılan’ın 19 Haziran tarihli söyleşisindeki [ii] “Gezi parkı direnişi Türkiye demokrasi tarihinde önemli bir aşama” cümlesinde ifadesini buluyor.

Direnişin sembolü kadınlar ve Feministler
Direniş günlerine feministler olarak iki yönlü bakmaya çalıştık. Hem Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin kadın düşmanı politikalarına karşı bu isyan dolayımıyla sözümüzü netçe yeniden nasıl ifade edeceğimizi bulmaya çalıştık, hem de direniş bileşiminin cinsiyetçi yanlarını aşındırmak için kafa yorduk. Bu anlamda zaman zaman çok yol aldığımızı düşünsek de, ciddi hayal kırıklıkları yaşadığımız ve öfkelendiğimiz anlar da hiç az değildi. Sondan başlarsak, 15 Haziran gecesi ağır polis saldırısı esnasında Taksim Dayanışmanın sözcülerinin “o anda parkta kadınlar, çocuklar ve yaşlılar” vardı diye yaptığı açıklama kendini ve parktaki direnişi erkeklerden menkul gördüğünü açıkça ortaya koyan bir ifadeydi. Bu ifadeye böyle yoğun bir saldırı altında takılmamak gerektiği yönündeki yaklaşımların ise erkek egemenliğinin gücünü hafifseme anlamına geldiğini söylemek gerek. Gezi saldırıları başladığı günden itibaren kadınlar parktaydı. Aynı gazı yedik, benzer koşullarda uyuduk ve hep birlikte eyledik. Ancak Taksim Dayanışmanın açıklamasında Cumartesi akşamına özgü misafirlermiş gibi yer alabildik. Konda anketinin gözle görüleni bilimsel ifadelerle tekrar önümüze koymasına ve direnişin katılımcılarının yüzde 50,2’sinin kadın olduğunu belirtmesine rağmen yapılan bu açıklama, heyecanlı anların dil sürçmesiyle açıklanamayacak kadar sorunluydu.

Bülent Arınç’la görüşmeye giden ilk heyetin altı tane erkekten oluşması, her iki mitingde de kadınlar adına konuşma yapılmasının engellenmesi, dayanışma toplantılarının ve sözcülerinin erkek üslubu, biz feministlere toplumsal muhalefetle yan yana geldiğimizde yaşadığımız sorunların ne kadar köklü olduğunu bir kez daha hatırlattı. Gerek gaza maruz kalan kırmızı elbiseli, gerekse Toma’nın suyuna direnen siyah elbiseli kadın arkadaşların imaj çalışması için kullanılması heveslerine rağmen kadınların direnişin politik temsiliyetinden bu kadar dışlanması; direnişteki erkek egemenliğinin gücünü de gösteriyor.

Yine de genel olarak kadınlar açısından baktığımızda Taksim barikatlarla korunduğu on gün boyunca kadınlar açısından belki de tüm Türkiye’nin en güvenli meydanı haline gelmişti. Kabataş’ta örtünen bir kadına yönelik milliyetçi erkek saldırganlığına karşı Müslüman kadınların yaptığı (ve feministlerin değişik boyutlarda desteklediği) açıklamaya istinaden, Taksim dayanışmanın örtünen kadınlara yönelik şiddeti ikircimsiz kınaması kuşkusuz önemli bir adımdı. Tayyip Erdoğan’a ya da polislere tepki göstermek amacıyla atılan cinsiyetçi/homofobik küfürlü sloganlar gerek direniş anlarında gerekse sonrasında Taksim çevresinde gezerken biz feministler, LGBT bireyler ve kimi kadınlar açısından yabancılaşma etkisi yaratıyordu. Yine de direnişin ilk şokunu üstümüzden atar atmaz “küfürle değil, inatla diren” diyerek gösterdiğimiz tepki, homofobiye ve cinsiyetçiliğe karşı stickerlarımız oradaki varlığımızı ve eleştirilerimizi ifade ettiğimiz bildirilerimiz/açıklamalarımız en azından parkın içindeki cinsiyetçi söylem ve davranışları[iii] engellemeye/sınırlandırmaya başladı.

Feminist standın pankartında da kısmen yer alan 8 Haziran’da yapılan ortak kadın yürüyüşünün de pankartı olan “Tayyipsiz ve tacizsiz bir yaşam için sokaklardayız” sloganı bu isyanda kadınların ve bir siyasal hareket [iv] olarak feministlerin neden yer aldığının anlamlı bir özeti oldu. Tayyip Erdoğan yaklaşık bir yıl önce “her kürtaj bir Uludere’dir” diye başladığı kadın düşmanı incilerini yıl boyunca tekrarladı. İstediği çocuk sayısını beşe çıkardı ve yine bu direniş esnasında “hiçbir anne babanın, kızının başkasının kucağına oturmasını istemeyeceğini” söyleyerek aile ve erkek baskısının gerekirse devlet tarafından nasıl devralınacağını tekrar gösterdi. Direnişin şiddetle bastırılmaya çalışıldığı 18 Haziran’da ise gündemi saptırmak için söylenmiş olsa dahi cinsiyetçiliği; bir başbakan tarafından söylendiği için tehlikesi görmezden gelinemeyecek laflarına yenilerini ekledi. Sezaryen ve kürtajı cinayet olarak tanımlamaya devam edip bekârlara evlenmeyi ve çoğalmayı salık verirken, kadınların cenderesi aileyi güçlendirme hedeflerinden söz etti. Aslında bu açıklamalarıyla biz feministlerin doğrudan AKP’ye ve Tayyip Erdoğan’a karşı gerçekleşen bir isyanın neden en önemli bileşenlerinden biri olduğumuzu hatırlattı. “Kafası kıyak gezmeyen dindar nesiller yetiştirmek” için biz kadınları evlere kocalara ve babalara mahkûm etmesi gerektiğini biliyor. Ailenin kendi muhafazakar/dindar/patriyarkal toplumsal yapısının temel dinamiği olduğunu bilmesi gibi. Kadın erkek eşitliğine inanmayan; ancak ucuz emek gücü olmamız için bize fırsat eşitliği tanıyabileceğini söyleyen bir başbakana ve hükümete isyan etmenin güzelliğini/gücünü/önemini bir kez daha gördük. Feminist eylemlerimizin en güzel “isyan” şarkıları ve “gelsin baba gelsin polis gelsin toma…” halini alan sloganlarımız hiçbir dönemde bu kadar anlamını bulmamıştı. Artık isyanın ne olduğunu yaşamanın mutluluğuyla yapacağız isyan çağrılarımızı…

Ve son
Bu yirmi günün en politik ve gerçekçi sloganlarından biri hiç kuşku yok ki “bu daha başlangıç, mücadeleye devam”. Yaklaşık yirmi gün boyunca, umudu, coşkuyu, hayal kırıklığını, zaferi, dayanışmayı ve tabi ki korkuyu pek çok kez birbirinin peşi sıra yaşadık. Önümüzdeki on yıllar boyunca farklı politik yaklaşımlarla bu günlere ilişkin analizler yapılmaya devam edilecek. 19 Haziran itibarıyla ne noktada olduğumuzu değerlendirmek çok kolay değil. Yine de artılara ve eksilere bakmak gerekirse ilk elde görünen Tayyip Erdoğan’ın başkanlığının hayal haline geldiği. Cumhurbaşkanlığına ise bir hayli süngüsü düşmüş olarak kavuşacak görünüyor. Gezi’ye yönelik bu saldırganlığı hiç kuşku yok ki, bu öfkeden de kaynaklanıyor. Aslında çok küçük boyutta da olsa ilk yenilgisini, geçen yıl kürtaj konusunda yaptığı açıklamalara gösterilen tepkiyle kürtajı yasaklatmayı beceremeyerek almıştı. Ancak ikinci yenilgisi çok daha güçlü oldu ve ciddi bir siyasi meşruiyet kaybı yaşıyor. Yüzde elli oya ulaşması pek mümkün gözükmemekle birlikte demokrasi güçlerinin dağınıklığı ve örgütsüzlüğü de ortada.

Sosyalist hareketin ve sınıf örgütlerinin güçsüzlüğü, sosyal demokrasinin CHP’nin ulusalcı ve titrek sığ sularında çoktan boğulmuş olması, yegâne dinamik demokrasi gücü olan Kürt hareketine toplumsal muhalefetin önemli bir kesiminin mesafe koymaktaki ısrarı nedeniyle, Tayyip Erdoğan önümüzdeki dönemin muhtemel Cumhurbaşkanlığının en güçlü adayı olmaya devam ediyor. Aynı gerekçeler Gezi direnişinin sadece 20 gün dayanabilmesinin de arka planını oluşturuyor. Yine de tüm hazırlıksızlığına rağmen toplumsal muhalefetin tüm bileşenleri isyan eden halkla bir şekilde aynı dalga boyunda hareket etmeyi başarmaya çalıştı. Erkek egemenliğine, yer yer kendi gücünün farkına varmamasına, yol arkadaşlarına yeterince güvenmemesine ve güven vermemesine, temsiliyetinde eylemlerdeki ve isyandaki çoğulculuğu yansıtamamasına rağmen Taksim Dayanışmanın çekirdek kadrosu da Gezi Parkına ve Taksim’e ilişkin AKP talanına karşı sürdürdüğü ısrarlı tepkiyle bugünlerin kazanımlarında ciddi bir rol üstlendi.

Daha önce de belirtildiği üzere bu isyanın ve yirmi gün süren direnişin belki de en önemli kazanımı dayanışmanın güzelliğini hepimize hatırlatması oldu (ve bu dayanışma sayesinde AKP’nin artık her istediği konuda “ben yaptım oldu” diyemeyeceği gerçeğinin ortaya çıkması). Tüm Türkiye ve dünya dayanışmayla örgütlenen, eylemcilerin barikatlarıyla korunan, barikatların polisin saldırısıyla yıkılmasının ardından hiçbir can güvenliğinin kalmadığının ortaya çıktığı koşullarda[v] bile eylemin ve isyanın güzelliğini paylaşmak üzere 15 Haziran’a kadar her gün Gezi’ye on binlerce insanın aktığını gördü ve kuşkusuz AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın gerçek yüzünü de…

Ve son olarak, bu mücadelede bedeni ve ruhu hasar gören ve yitirdiğimiz tüm eylem arkadaşlarımız, tarihe geçen bir isyanın onuru oldular; eminiz…

[i] Anket katılımcılarının yarısı “polis şiddetini gördükten sonra” direnişe destek vermeye karar verdiğini söyledi. Katılımcıların % 69’u, Gezi Parkı olayını sosyal medyadan duyduğunu söylerken, %58’i Gezi Parkında olma nedenini “özgürlüklerin kısıtlanması” olarak açıkladı. Direnişçilerin yaş ortalaması 28. %50.8’i kadın, %49.2’si erkek. Çalışanların oranı %52, öğrenciler ise yüzde 33. Parktaki direnişçilerin %13’ü yüksek lisans-doktora, %43’ü üniversite, %35’i lise mezunu. Katılımcıların %94’ü bireysel olarak katılırken %6’sı bir oluşumu temsilen katılıyor. Daha önce hiçbir eyleme katılmayanların oranı %45. Eyleme katılmaya hangi noktada karar verdiniz sorusuna verilen cevaplar şöyle: %10 Taksim projesini duyduğumda %19 Ağaçlar sökülmeye başlandığında, %49 Polis şiddetini görünce, %14 Erdoğan’ın açıklamasından sonra, bireysel olarak eyleme katıldığını söyleyenlerin yüzde 74’ü polis şiddetini gördükten sonra katılmaya karar vermiş.

[ii] http://www.firatnews.com …”Nasıl ki Kürdistan’da yumuşama ve ateşkese rağmen keşifler yapılıyor, karakollar yapılıyor ve korucular örgütlendiriliyorsa; Türkiye’de de işte Gezi Parkı çevresinde gelişen bir toplumsal tepkinin üzerine hemen polis sürüldü ve orantısız güç kullanıldı. Halkın buna karşı tabii ki demokratik tepkisi ortaya çıktı. Yani hükümetin tekçi, baskıcı, dediğim dedik tarzda toplumsal alana müdahale tutumu ve öteden beri sürdürdüğü tarzının Gezi Parkı’nda toplumsal patlamaya yol açması biçiminde cereyan eden bir süreç olarak görmek gerekiyor. Yoksa dış güçlerin tertiplediği, çeşitli çevrelerin AKP hükümeti üzerinde hesapları neticesinde gelişen bir senaryo olduğu yönündeki değerlendirmelere sapma doğru sonuçlara götürmez.”
[iii] Tabii kimi taraftar gruplarının parka toplu girdiklerinde ettikleri küfürleri engellemek mümkün olamıyordu maalesef.

[iv] Taksim Dayanışma’nın toplantılarında günlerce beraber fikir alışverişi yaptıktan sonra bir kısım dayanışma sözcüsü ile sosyalist grupların toplantısına çağrılmamış olmamız “içinde yer aldığımız bileşimin siyasal bilinç düzeyi konusunda kaygılanmamıza neden oldu” dersek yalan olmaz.

[v] Bu noktada bir özeleştiri vermek gerekirse ben de 11 Haziran’ın hemen öncesinde kimi kazanımların ardından bir anlaşma yapılarak barikatların biz eylemciler tarafından kaldırılması halinde Gezi Parkına kolay kolay saldırılmayabileceğini düşünüyordum. Ancak 11 Haziran Salı gününden itibaren her akşam beklenen ve en beklenmeyen Cumartesi akşamında gelen saldırı barikatlardaki direnişin haklılığını gösterdi.

 

 

Yorumlara kapalıdır.