|
Yorgun argın işten dönülmüş akşam saatlerinde, her zamanki gibi mutfak maratonunu tamamlamaya çalışıyordum. İstanbul trafiğinde yine gol yemiş, evdeki işleri yetiştirmek için gereken zamanın önemli bölümünü kaptırmıştım. Üstelik bel fıtığım azmış, sağ kolumu tutsak alan boyun boyun fıtığı ile birlikte artan ağrılar bedenimde halay çekiyordu. Çalışan kadınların çoğundaki (ne anlamsız ama!) suçluluk dürtüleriyle, birazdan aç, yorgun (sanki ben tok ve dinlenmişim) eve gelecek olan oğlum ve eşime akşam yemeği yetiştirmeye çalışırken malum saatte-malum hizmet için çalan kapı zilini duydum. Mutfaktaki çöp bidonundan kaptığım tıka basa dolu poşetle kapıya koştum. Bakar-kör halinde uzattığım torbaya uzanan elden, neşeli ama kulağıma yabancı sesle kendime gelip, karşımdaki yüze dikkatli baktım.Kehribar parlaklığında bir çift göz.. - İyi akşamlar abla..ben yeni kapıcınız Lebibe.- İyi akşamlar Lebibe..hoş geldin.- Hoş gördüm abla....başka çöp var mı?- Hayır..teşekkürler Lebibe..- ...abla...hastamısın?Biraz şaşkınlıkla geveledim...- Ne? Hasta ben..Yani..şey..bel ve boyun fıtığım tuttu da...çok mu kötü görünüyorum?- Ablaaaa....suratın bizim oraların kelek turşusu gibi..şu çöpü toplayayım hemen geliyorum.Zeytinyağın var mı? Seni biraz yağla üfeleyeyim bi şeyciğin kalmaz.Cevap beklemeden alt kata uçtu sanki..... Sabah karanlığı evden çıkıp, akşam karanlığı dönen ben, aidatları düzenli ödeme dışında, yaşadığım binaya ne kadar yabancılaştığımı – belki de- ilk kez düşündüm. İlerleyen günlerde, ağrılar bahane, dostluğumuz şahaneye geldik. Lebibe yabancısı olduğundan, ben ise cismen ait olup manen uzaklaştığımdan, üzerimize çöken büyükşehir yalnızlığını, her ikimizinde zorlayarak yarattığımız kısa zaman aralıklarına yarenlik kıvamında doldurmaya başladık. İki hemcinsin, aynı topraklarda farklı iklimlerde edindiklerinin karşılıklı aktarılmasının keyifli sohbetlerinden birinde, Lebibe bana, kendi yörelerindeki düğünlerden bahsetti. Süregelen ritüellere uyumlu, kızı istemeden düğüne kadar olan süreçte, ufak tefek nüanslarla birlikte tüm Türkiyelilerle aynı seyirdeki anlatımın hoşluğu finaldeki Lebibe yorumuyla kocaman bir ünlem, bir soru işaretinin eşliğinde bitti. Efendim, düğünün sonunda gelin ve güvey gerdeğe gönderilir ya..Lebibe’nin diyarında tüm kadınlar gerdek odasının yanındaki odaya konuşlanıp beklemeye başlarlarmış. (bu gelenek de bildiklerimizden) Ne zaman ki damat kapıdan lekelenmiş çarşafı uzatır, heyecan başlarmış. Çarşaf üzerindeki kan lekelerinin çokluğu ve büyüklüğü oranında hep bir ağızdan.. - Tüüüü maşallahhhhh...tü ..tü..maşallah..... nidaları yükselirmiş. Merakla sordum, -Ya bakire çıkmazssa? Yani..hiç olmuyor mu? Yanıt kesin ve net geldi, - Abla böyle durumlar oluyor helbet. Eğer oğlan evi varlıklıysa kızı hemen geri gönderiyor. Ama fakirse “ne yapalım, bu kadar masraf ettik, bu da bizim kaderimizmiş “ deyip, kabulleniyorlar.- Peki zenginlerin geri gönderdiği kızlar? Cezalandırılıyor mu? Hani öldürme falan..????- Yok be ablaaa...öyle (bekaretini kaybetmiş) kızları alacak fakir o kadar çok ki bizim oralarda...bizde öldürmez, fakirlere gelin ederler.. Zengin veya fakir... seçenekler..... hiç değilse öldürmüyorlarmış…. |
|
|
|
© Sosyalist Feminist Kolektif. Destekleyen Joomla!. Valid XHTML and CSS.
Free template 'Colorfall' by [ Anch ] Gorsk.net Studio. Please, don't remove this hidden copyleft!
|
|