Kadınlar ve Sendika Çıkmazı

mutfak cadıları Mart-Nisan 2011

Kadınların tarihsel olarak sendikaya üyelikleri konusundaki genel tavrı belirleyen, aileyi asıl geçindirenin erkek olarak görülmesi, kadının çalışmasına geçici gözüyle bakılmasıdır. Sanayi devrimiyle birlikte kadınların kitlesel olarak fabrikalarda çalışmaya başlamasına erkeklerin ciddi muhalefeti olmuştur. Bu muhalefet sendikalara üye olmalarını da engellemiştir. ***

1980’li yıllarda Türkiye’de gelişen kadın hareketi, 1990’lara gelindiğinde etkilerini sendikal dünyada göstermeye başladı. Bu dönemde, gerek uluslararası alanda kadınlar adına sendikalarda gündeme gelen reform hareketleri, gerekse Türkiye’deki kadın hareketi; kadınların sendikalarda kendi çıkarlarını korumak üzere örgütlenmesi ve seslerini duyurması yönünde etki yaptı. Ancak ülkemizde kadınların ücretli istihdama katılım oranlarının düşüklüğü, genellikle sendikalaşmanın güç olduğu iş yerlerinde ve çalışma biçimlerinde istihdam edilmeleri sendikalara üye kadın sayısının çok düşük kalmasına yol açmaktadır. Bunun dışında ev işi ve bakım yüklerinin kadınların sırtında olması, sendikaların erkek üyelerin katılımına uygun bir yapı taşımaları ve sendika yöneticilerinin bu yapının değişimi konusunda yeterli bir çaba içinde olmamaları, kadınların sendikal katılımının artmasını büyük ölçüde zorlaştırmaktadır. ***

Erkek işçiler ve sendikalar baştan beri kadınların iş gücüne katılımına karşı ciddi bir direniş gösterdiler. Kadınları ücretleri düşüren rekabet unsuru olarak gördüler. Ayrıca ev içlerinde yapılan ücretsiz ev işlerinin de sekteye uğrayacağını biliyorlardı. Kadınların toplum içindeki asli görevinin annelik ve ev kadınlığı olarak görülmesi, eş ve anne olmak üzere yetiştirilmeleri, çalışma yaşamına girseler bile kimliklerinin geleneksel ev kadınlığı ve annelik rolleri tarafından belirlenmesini getiriyor.

Evin işlerini yapan, çocukları büyüten, yaşlıların bakımıyla ilgilenen kadınların toplum tarafından birincil sayılan bu görevlerinin yanı sıra ikincil bir görev üstlenmeleri ve ücretli çalışmaya başlamaları durumunda, bu her an bırakılabilecek bir faaliyet olarak görülüyor. Kadının üçüncü faaliyet olarak sendikal çalışmalara katılabilmesi için eşinden ‘destek ve anlayış’ görmesi ve yaşamını ailesinin diğer bireyleriyle birlikte iyi biçimde örgütleyebilmesi gerekiyor. Aşırı zaman alan sendikal faaliyetlerle ilgilenen kadınlar arasında çocuksuz olan ve evli olmayan kadınların oranının yüksekliği bu durumun bir sonucu. ***

Ev içindeki rol kalıplarını kıran, kimliğini anne ve eş olmanın ötesinde çalışma yaşamındaki konumuyla tanımlayan kadınların karşısına bu sefer de kamusal yaşamdaki cinsiyetçilik çıkmaktadır. Cinsiyete dayalı iş bölümünün çalışma yaşamına ve sendikalara yansıması, kadınların sendikalarda eksik temsil edilmesine, sendikaların daha çok erkek yapılar olmasına yol açmakta ve bu durum da kadınların sendikalarla bütünleşmesini güçleştirmektedir. ***

Kadınların çalışma yaşamına yaygın katılımı onların sendikalardaki üyeliğinin artması bakımından ön koşul. Ancak sendikalarda üyeliğin artması kadınların bu örgütlerde daha aktif hale gelmesi sonucunu getirmiyor. Çünkü toplumda var olan cinsiyete dayalı işbölümü kadının birincil görevini eş ve anne olarak belirlediği için, aile ve eve ilişkin her türlü sorumluluk kadının omuzlarında olduğu için, ondan öncelikle beklenen bu sorumlulukları yerine getirmesi. Sendika üyesi kadınların sendikal faaliyetlere istemedikleri için katılmadıkları varsayımı sanki bir seçim hakları var ve bunu kullanmıyorlar anlamına geliyor. Oysa kadınların toplumda onlara çizilen yolu izlemek zorunda olduğunu, bunun dışına çıkma şanslarının çok az bulunduğunu görüyoruz. Sendikalarda aktif olanlar ise hem işverenin baskılarıyla hem toplum ve sendikada mevcut ataerkil düşünce ve uygulamalarla mücadele etmek zorunda…

Yorumlara kapalıdır.