Cidden bunlar “kadın işi” midir?

anneEv işi, hasta-yaşlı-çocuk bakımı meşakkatli bir iş ve bu işte harcanan emek de öyle yabana atılacak cinsten değil. Bu gerçek bilinmesine rağmen, dünyanın neresine giderseniz gidin aile içindeki bu görünmeyen emeğin maddi karşılığı yok ve ne yazık ki kadına yüklenilmiş. Böylesine ağır olan bir işçiliğin karşılıksız olması bir yana kadına yönelik bir şiddettir de. Devlet, sermaye ve erkek ittifakı kendi çıkarları doğrultusunda bu haksızlığı ve zulmü gelenek-görenek, sevgi-aşk, kutsal annelik-aile örüntüleri ile süsleyerek normalleştirmiş. “Zaten bunlar kadın işi” diyerek de ördüğü bahanelere sırtını dayamış.

 

Erkek egemen zihniyetle “beceremiyoruz” denmesi bir aldatmaca; kadının sırtına “asıl görev” olarak ev ve bakım emeğini yıkmak istiyorlar. Bu durumda hastanelerde, bakım evlerinde hasta-yaşlı bakımını ücret karşılığı yapan erkek hastabakıcıları, değişik kurumlardaki erkek aşçıları terzileri, garsonları, bulaşıkçıları, temizlik işçilerini nereye koyacağız peki? Akıl ve beden gücü gerektiren dolayısıyla sağlıklı her cins tarafından rahatlıkla yapılabilecek olan ev ve bakım işinin sırf karşılıksız olması sebebiyle kadınlara yüklenişinin adıdır “kadın işi” dayatması. Ev içinde kadından beklenen işler, karşılığında emekçisine kâr getirseydi değerli kılınır, “kadın işi” olmaktan çıkardı zaten. Bu durum; “Karşılığında sosyal güvencem olursa becerebilirim, karşılığının olmadığı özel alanda ise yarattığım cinsiyet rollerine sığınırım” ikiyüzlülüğünden başka da bir şey değildir.

Anne olarak mı doğuyoruz?

“Ayaklarının altına serilecek cennet” ve “elleri öpülesi anne” kimliğiyle kadınları sözde yücelten söylemde de yine aynı iki yüzlülük var. Karşılıksız bakım emeği ve dayatılan cinsiyet rollerinin tümüne boyun eğerek ulaşılacak bu mertebe, dayatıldığı üzere böylesine “yüce” bir yerde duruyorsa, erkekler bu “mükâfatı” kadınlara bırakıp da niçin ellerinin tersiyle itiyor olabilirler? Anne olmak için doğurmanın şart olmadığı gerçeğinden yola çıkarsak da “babalık” yerine bu denli övülen, üstüne “ödül” bile konan “anneliğe”niçin sahip çıkmıyor olabilirler? Üstüne üstlük anneliği tanrı tarafından kadına verilmiş ilahi bir güç, armağan, ayrıcalık gibi lafları dillerinden düşürmezken.

“Gece bebeğin ağladığını duymadım”diyen baba, kadının duyuyor olmasını da tanrıvergisi bir ayrıcalık gibi dillendirir. Sözüm ona kadını yüceltirken asıl derdi gecenin bir saati uykusunu bölmemektir. Ağlayan bebeğin sesini ilk duyan ve koşan kadınsa bunun sebebi içgüdü ya da tanrının kadına bahşettiği ilahi ayrıcalık değil, kadına küçük yaşından beri verilmiş olan ev içi emeğinin sorumluluğudur. İlk öğretilen şarkılarda küçük Ayşe’nin bebeğine bakıp, ona mama yapıyor olmasıdır. “Anneler fedakârdır, merhametlidir” söylemi de aynı mantığa dayanır. “Kadın eli değmiş ev, sevgi katarak kurulmuş sofra, dişi kuşun yaptığı yuva” süslemelerinde olduğu gibi. Öğretilmiş olanları içgüdü, ilahi lütuf örtüsü ile inkâr etme yoludur bu ve en kolay olanıdır. Asıl istenilen kadının-annenin merhametli, fedakâr, sevgi adına karşılıksız didinen olmasıdır. Doğduğu günden beri ikinci planda tutulmaya alışık, hizmet gören değil hizmet beklenen durumunda olan bir canlının kendisine öğretilenler doğrultusunda davranmasının adı fedakâr olmak, merhametli olmak, sevgi adına gönülden karşılıksız emek vermek midir? Mümkün müdür “anne” kimliğiyle doğması bir kadının?

Aracı bir kurum: Annelik

Çocuk bakımı sürecinde çalışan ebeveynlerden biri işi bırakmak zorunda ise bu, sorgusuz sualsiz kadındır. Çünkü kadına vazife biçmeyi hak olarak gören zihniyetten öğrendiği budur. “Kadının en büyük vazifesi analıktır” sözü doğduğu, doğurduğu mekânlarda son söz gibi sunulmuştur. Oysa ki bebeğin leylekler tarafından getirilmediğini anlayacak kadar farkındaysak olayın, dünyaya gelen bu canlının bakım emeğinin de bir tek kişiye, kadına yüklenmemesi gerektiğinin görüyor ve kabul ediyor olmamızdır doğru olan. Bu bakım emeğini“annelik” olarak kodlayıp, anneliği de doğuran kadının kimliğine iliştiren zihniyetin varlığı karşısında öğretilmiş ve dayatılmış olma gerçeği varken, içgüdü, ilahi ayrıcalık gibi söylemler çıkar sağlamak amacıyla üretilmiş aldatmacalardan başka bir şey olamazlar. Ayrıca çocuklarının bakım emeğini üstlenmek zorunda bırakılan anneler onların yaptıkları, yapacakları her şeyden sorumlu tutularak “iyi” ya da “kötü” anne etiketlenmesine maruz kalacaklarını da bilirler. Yani kendilerine biçilen annelik rolünü oynarken de özgür değillerdir aslında. Sunulan şablonun dışına taşmamaları istenir. Hatta bu sebeple kadının eğitimli olması savunulurken bunun “aile” nin devamı için istenmiş olmasının bir bencillik, yüzsüzlük olduğu da düşünülmemektedir. Çünkü çocuk erkeğin ve toplumun malı olarak kabul görürken, üzerine “annelik” yüklenmiş kadın ise bakım emeğini gönülden yapması buyrulan aracı bir kurumdur sadece. “Evimin kadını, çocuklarımın anası” erkek söyleminden de sezilebileceği gibi.

Günlük söylemlerde kadına-anneye biçilen fedakârlık, merhamet, yemeyip yedirme halleri atasözleri ve deyimlerin içlerine kadar sızmış durumda iken bunların “görev” içinde kazanılmış oldukları hiç hesaba katılmaz. Emek verilen bahçe, aylarca üzerinde çalışılmış bir roman, titizlikle çalışılan yağlı boya tablolar, heykeller, emek verilen her şeyin insan hayatında ne kadar kıymetli olduğunu bilmez miyiz? O halde dayatılan kimliğine yüklenen bakım emeği ile yıllarını çocuklarına vermiş bir kadının- annenin bu emek sürecinde kazandığı bağımlılık yine dayatmanın bir ürünüdür, bakım sürecinde var olmuştur.

Yorumlara kapalıdır.