“Ayda 10 bin dolar dahi verilse bu işi yapmam”

yasli-bakimiAltı yılı aşkın süredir yaşlı ve hasta anne babasının bakımını üstlenen Fatoş Dehri ile geçtimiz Eylül ayında bir söyleşi yaptık. Amacımız yaşlı ve sakat aile üyelerine bakan diğer kadınlarla da söyleşi yapmak ve hepsini birlikte yayınlamak idi. Ancak irtibat kurduğumuz diğer arkadaşlarımız süreçle ilgili duygusal olarak zorlandıklarını ve konuşmak istemediklerini söylediler. Bunun üzerine biraz gecikerek Fatoş ile yaptığımız söyleşiyi yayınlıyoruz. Çocuk doğurmamayı tercih ettiğimiz durumda bile kadın olarak bakım emeğinden kaçışımız yok. 

Çoğumuzu bekleyen bu süreci anlamamıza ve dolayısıyla feminist mücadelemizi sürdürmemize yardımcı olduğu için Fatoş’a çok teşekkür ediyoruz.

 Anne babanın hastalığından önce hayatın nasıldı?

 Bu uzun bir süreç, tam 6 yıl oldu. Bu hastalıklar başlamadan önce ben tam gün çalışıyordum. Politik faaliyet içerisindeydim. Hayatımın 24 saati bana aitti. Birlikte olduğum kişiyle ilişkim karşılıklı beklentilerin dayatıldığı karı-koca ilişkisi değildi yani tırnak içinde özgürdüm. Geçmişten beri hep öyle yaşadım. Belki bu konuda biraz bireyci bile olabilirim. Yalnız bana ait bir mekan olsun isterim, yalnız kalacağım bir yer olmalı. Yine kafama estiği zaman çıkıp biryerlere gidebilmeliyim. Öyle bir insandım ben. Sonra pat diye bu sorunlar arka arkaya geldi. Başlangıçta çalışma hayatı iyi kötü devam etti, ama son iki yıldır bana ait hiçbirşey kalmadı diyebilirim.

Bir günün nasıl geçiyor?

Sabah altı buçukta kalkıyorum. Babamın mide ilacını veriyorum, hemen 15 dakika sonra ilk mamayı veriyorum. Sonra idrar torbası boşalıyor. Annem kalkmadan kahvaltıyı hazırlıyorum, bakıcı biraz geç kalksın diye bu işleri ben yapıyorum. O sırada zaten babamın ikinci mama saati geliyor. Mama bir buçuk saatte bir veriliyor. Her mamadan sonra beslenme torbaları yıkanıyor. Bu arada boru ile bağlantı noktası kayarsa tüm yatak kirleniyor, örtüleri değiştirmek ve yeni baştan başlamak gerekiyor. Bağırsakları çok az çalıştığı için zeytin yağı veriyoruz, fitil yapıyoruz. Bazen kanama geçirebiliyor, sürekli kontrol etmek gerekiyor. Bağırsaklar çalışınca her taraf kirleniyor, bakıcı ile birlikte altını temizliyoruz çünkü babam artık tek başına dönemiyor. Bağırsaklar çalışmadığında ateşi yükseliyor, bazen 40’lara çıkıyor. Sık sık 112’yi çağırmak gerekiyor, hatta acile de gitmek gerekebiliyor. Arada hastanede kaldığımız da oluyor, mesela gecen yaz 1 ay hastanede kaldık.

Annem durmadan tuvalete taşınıyor, ona göz kulak olmak lazım. Annem kendisi döke saça da olsa yiyebiliyor, ancak her yemekten sonra üzerini değiştirmemiz, ortalığı temizlememiz gerekiyor. Yemek, alışveriş gibi evin rutin işleri oluyor, kimini bakıcı yapıyor, kimini ben yapıyorum.

Tüm bunlar çok disiplin isteyen işler ve bir bakıcının bunları öğrenmesi uzun zaman alıyor. Bunları ben kendim öğrendim. Babam ameliyat olduğu zaman özel bir kuruluştan bir hemşire çağırmıştım. Hasta nasıl kaldırılır, nasıl döndürülür onları öğrenmeye çalıştım. Beslenme hemşiresi çağırdım bir sene önce, nasıl besleneceğini öğretti bana. Ondan sonra da ben bildiğim kadarıyla bakıcılara göstermeye çalışıyorum. Ama üç aydır filan artık bir kişinin yapacağı iş olmaktan çıktı, bir ara iki bakıcı vardı ama maddi olarak altından kalkamadım ve birini gönderdim. Ama tek bakıcı yapamadı ve ben ikinci bakıcının işlerini üstlenmek durumunda kaldım. Bu yüzden günün önemli bir bölümünü evde geçirmem gerekiyor.

Masraflar? Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) masrafların ne kadarını karşılıyor?

SGK sadece mamayı karşılıyor. Bez parasının çok azını karşılıyor, bunların yanında bir sürü tıbbı malzeme kullanıyoruz, hiçbirini karşılamıyor. Annem ile babamın emekli maaşı var, kira ödenmiyor filan ama yine de ben kendi birikimlerimden destek olmak zorundayım, çünkü çok masraflı birşey. Üstelik birçok hizmeti özel almak zorundayım çünkü devlet hastanesi senin rutin bakım işlerini kabul etmiyor. Hastaneye gidiş geliş bile masraflı, 112 ile gidilse bile dönüş özel ambulans ile oluyor. Daha hafif durumda küçük kliniklerden eleman çağırıyorum ama onlar da pahalı.

Bakıcı ayda 700 dolar artı her hafta 20 TL izin parası alıyor. Özel bir şirketten gelenleri sürekli alamıyorum, mesela banyo için, temizlik için alıyorum. Orada bir yakınım çalışıyor bana kendi indirimini tahsis etti. Bir banyo için hasta başına 150 TL alıyorlar. Bu hizmetler çok pahalı, hastabakıcı var, hemşire var, doktor var. Bunların her birinin günlük ücretleri 170- 200 TL filan. Bunları alma şansım yok benim. Bunların bakımevi gibi bir yeri var, hasta orada bakılırsa aylık ücreti 10 bin dolar oluyor. Ayda 2bin TL’ye de bu işi yapan yerler varmış ama büyük kalite farkı olduğunu düşünüyorum. Benim iki hastam olduğu için bu yerlere vermem bile mümkün değil. Ayda 4 bin TL yapar. Bunun yanısıra hastalar böyle birşeye psikolojik olarak hazır değil. Ben de değilim. Çevremin en ufak bir desteği olmadığı halde böyle birşey yaptığım takdirde çok umrumda olmamakla birlikte bu işin spekülasyonunu yaparlar. Şöyle birşey söyleyeyim bizim bir akrabayı çocukları böyle bir yere yatırdı. Aradan 10 sene geçtiği halde hiç kimse onlarla konuşmuyor, afaroz edildiler.

Tek başına bu işlerin altından kalkabilmende çevre baskısının rolü nedir?

Çevre baskısıyla ya da sevgiyle ilgisi yok bu durumun. Ben çevre baskısını geçmişte de takmadım. Çok uzadığı zaman bu durum artık doktor hasta ilişkisine dönüşüyor, sen de gittikçe uzmanlaşıyorsun. Hastanede babam endoskopi olurken yanımdaki arkadaşım babamım çığlıklarına daha fazla dayanamayıp erken ayrıldı. Ben hiç umursamadığımı farkettim. Vicdan mı, sorumluluk mu bilmiyorum? Bana yardımcı olan tek şey var, o da bu sorunu kişisel bir sorun olarak görmemem. Böyle görseydim çevrem destek olmuyor diye düşünür ve altından kalkamazdım. Ben bu sorunu bir sistem sorunu olarak görüyorum.

Bütün bu süreç insanlar arasındaki yabancılaşmanın boyutlarını görmenizi de sağlıyor. Olumlu veya olumsuz pek çok deney yaşıyorsunuz. Biliyorsun bu dönemde eşimi de kaybettim, onu yoğun bakıma yatırmaya çalıştığım gün (yoğun bakımda yer bulamıyordum) bakıcı kadın telefonla, anne ve babamı bırakıp gideceği yollu beni tehdit etti. Amacı para istemek. Bu arada babamı kandırıp elindeki paraları da almış. Akrabalara gelince onların durumu vahim. Büyük bir bölümü telefonla bile olsa hatır sormuyor.

Bu olumsuz örnekler dışında insana umut aşılayan çok farklı deneyler de yaşıyorsunuz. Mesela hasta bir arkadaşım var, hiçbir talebim olmamasına rağmen, bakıcının izinli olduğu günlerde gelip bana yardım etme konusunda inat ediyor. Hastanelerde kaldığımız dönemde beni yalnız bırakmayan arkadaşlarım var. Bana en fazla güç veren de gençlerin desteği oldu. Kan bularak, yanımda durarak bana moral verdiler. Bir de hiç tanımadığınız insanlarla kurduğunuz ilişkiler var. Mesela hastanızı ambulansa indirecekseniz (112 Acil genellikle bu işi yapmaz) gündüz saatleriyse sokaktan geçen insanlardan yardım istersiniz; gece saatlerinde sabahçı kahvesine girer, yüksek sesle durumu anlatırsınız. İnsanlar seve seve yardımınıza koşarlar. Bir gece babam düştü ve başından yaralandı. Her yanı kanlar içinde. Yoldan geçenlerin yardımı ile babamı bir taksiye attık. Acillerde yer yok, gittiğimiz üçüncü hastaneye zar zor kabul edildik. Taksi şoförü ısrarlarıma rağmen yanımızdan ayrılmadı. Sabah bizi eve bıraktı. Verdiğim parayı bile zar zor kabul etti. Aslına bakarsan olumsuz örnekler ağırlıkta, ama böyle örnekler de varsa, hala umut var demektir.

İngiltere’de devlet, bakım işini kadınlara yüklerken bir takım destekler de sunuyor, mesela haftada bir gün birini yolluyor, sen izin yapabiliyorsun.

Bunlar çözüm değil. Çözüm şu aslında: Devletin yapması gereken bir iş bu. Bahsettiğim şirket kâr amaçlı olsa da bu için çok uğraşıyor. Şimdiden yapılabilecek ilk şey devletin sübvansiyon ayırması olur. Maliyetin düşmesi için devletin el atması gerekiyor. Devlet bir günde bakım evleri açamaz ama bir miktar sübvansiyon ayırmak ve maliyeti düşürmekle işe başlayabilir. Biz zaten bir ödeme yapıyoruz, devlet de bir katkı yapar ve hasta yakınlarının üzerinden bu yük kalkar. Bunun gerçekleşmesi çok zor. Devlet böyle birşeyi gönüllü olarak yapmayacağına göre ciddi bir mücadele gerekir.

Ortalama insan ömrü Türkiye’de arttı. Sağlık hizmetleri, beslenme, bilinç ve diğer faktörler bu süreyi giderek uzatıyor. Şimdi bu sorun kimin sorunu biliyor musun? Büyük şehirlerde yaşayan eğitimli orta sınıf kadınların sorunu. Bunun altını çiziyorum. Neden? Çünkü alt sınıflar zaten ekonomik yönden o kadar güçsüz ki, bu işlerin üstesinden gelecek halleri yok.

Benim hastaların konumunda olan bir çok hasta eve çıktıktan sonra zaten ölüyor. Ya ihmalden ölüyor, ya parasızlıktan. Büyük şehirlerde olmayan hastalar, döndükten sonra zaten ölüyorlar çünkü orada bu fırsatlar yok. Önümüzdeki süreçte bu sorun o kadar yakıcı bir hal alacak ki, çok ciddi bir biçimde ele alınması gerekiyor. Tabii en başta feministler tarafından.
Sana bu iş için ayda maaş bağlansa? İngiltere’de ki gibi ayda yaklaşık bin TL mesela?

Değil bin TL, çok çok çok ciddi söylüyorum bana ayda 10 bin dolar dahi verilse bu işi yapmam. O kadar yıpratıcı bir iş ki. Fizilselden öte işin psikolojik bir boyutu var. Bir insanın böyle bir işi günde dört hadi bilemedin altı saatten fazla yapması ruh sağlığını bozar. Önceki bakıcı anneme şiddet uyguluyormuş. Annem konuşamıyor, çok az konuşuyor. Ve uzun sure uygulamış bu şiddeti. En son annem bir şekilde anlattı, bakıcıyı kovdum. Çok sinirlendim ama bir yandan da bu işin ne kadar yıpratıcı olduğunu bildiğim için anlayabildim. Bu tür hastalarla günde 24 saat bir arada olmak bile çok yıpratıcı.

Sen ailenin tek erkek çocuğu olsaydın, ne olurdu?

Önce muhtemelen bir bakıcı yardımıyla karıma baktırmaya çalışırdım, o arada hasta ölmez ise ve vicdan sahibiysem herhalde bir bakım evine yatırırdım. Erkek olsaydım bence altı sene önce ikisi de gitmişti.

Yorumlara kapalıdır.