Ataerkinin Günahı Kadınların Boynuna!

kkkS. Dilek Şentürk

 

Erkek egemen sistemin feminist hareketi yok saymak adına bu mücadeleyi hedef alan bazı bombaları vardır. Her ne kadar alanımıza düşmeden ellerinde patlatıyor olsak da ardı arkası kesilmiyor ürettikleri bombaların, karalamaların ve yok saymaların. Örneğin feminist hareketi hedef alan bu bombalardan biri “Eee, evet öyle diyorsunuz ama” sözleriyle başlayıp “Erkeği de yetiştiren kadın değil mi?” sorusuyla bitmekte. Üstelik ellerinde patladığını fark etmeden, yaptıkları karalamanın kendilerine zafer kazandırdığını düşünme yanılgısını yaşayarak. Yetiştirmek ve bakıcılığı aynı kefeye koyan zihniyetin kadına “yanlış yetiştirme” suçlamasını yaparken asıl amacı, feminizme düşürdükleri gölge altında serinlemektir.

Sahiden, kadın erkeği yetiştiren midir? Yoksa egemen sistemin, adına annelik diyerek üstelik “ayaklar altındaki cennet” süslemesiyle bakım emeğini üstüne yıktığı bakıcısı mıdır? Koskoca patriyarkanın vebali kadınlara yüklenirken cinsiyet rollerini çocukluğumuzdan beri üzerimize giydiren o devasa el görmezden geliniyor.

Hanenin içinde ve dışında var olan ataerkinin devasa elinin dokunduğu, yönettiği, yönlendirdiği hayatları, yüklediği rolleri nasıl görmezden gelebiliriz? Öncelikle, yasalar ve toplumsal baskı altında ait edildiği başka bir soyun devamı için çocuk bakım emeği kadına yüklenmektedir. Yani kadına sonradan uçurulduğu bir soy ağacının dallarını yeşertmek, çoğaltmak, sürgün verdiği yeni fidanların bakım görevi verilmiştir. Önüne konulan ölçütlere itiraz etmeden yeni soyuna hizmet etmesi beklenmektedir. Kısacası ataerkinin eli hane içinde dolaşırken bakım emeğini yüklediği kadına neyi nasıl yapması gerektiğini bir işveren edasıyla dayatır. Bu durumda yetiştiren olmaktan ayrı bir yerde, bakıcı pozisyonunda sabitler kadını. “Amcalara pipini göster” diyenlerin aynı zamanda “ört kızım bacağını” dedikleri hane içlerinde, bedenden emeğe kadar dayatılan cinsiyet rollerinin açıklama kısmına “böyle gelmiş böyle gitmeli” yazmaktadır ataerki. Böyle gelenin böyle gitmemesi hususunda itirazı olacak kadına da “iyi kadın, iyi anne olamama” tehdidini yaparken nasıl oluyor da “erkeği de yetiştiren kadındır” sözü üretilebiliyor?

Okul çağıyla birlikte sosyal hayatın içine aktif olarak giren çocuk değişik hanelerden gelen onlarca arkadaş edinir, öğrendiği cinsiyet rollerini pekiştirir hem cinsleriyle. “Kız gibi olmamak”, dışlanmamak için “erkek gibi” davranması gerektiğini kavrar. Erkek olmanın yollarını ona öğretir yaşadığı çevre. “Erkek sözü”, “erkek gibi” yüceltmelerin karşısında kadın sözünün durumunu, erkek gibi olamamayı, kadın olma halini küçümsemeye başlar. Zaman içinde toplumun kendisine hak olarak sunduklarından nemalanmak da işine gelir ayrıca. Bakıcısı annesi olan erkek, egemen sistemin kollarında yetiştirilir, arkadan geleceklere model olmak üzere toplumdaki yerini alır. “Evet, öyle diyorsunuz ama erkeği de yetiştiren kadın değil mi?” diyenlerin arasına katılır ne yazık ki. Ataerkinin devasa elini görmezden gelerek yeni bombalar üretmeye başlar feminist hareketi yok sayma adına.

Bu bombalardan biri de “kadın kadının kurdudur” diye ses çıkarır alanımıza düşürmeden ellerinde patlattığımız an. “Kadın kadının kurdudur”…

Sahiden kadın kadının kurdu mudur, yoksa bu egemen sistemin kadın dayanışmasına ket vurmak adına kadınları birbirine ötekileştirmek maksadıyla ürettiği bir slogan mıdır?

Çıkarlar doğrultusunda kurgulanan bir şablon üzerinde kadının “iyi” ve “kötü” olma halleri belirlenirken, karşı karşıya getirilen kadınlar arasında rekabet yaratılır. ”Kötü” olarak belirlenenleri dışlarken, “iyi” olabilmek telaşıyla yarıştırılanlar birbirine düşürülür. ”Kötü”lerin kulvarında yol almanın toplumsal anlamı, dışlanmanın yaratacağı acılar zaten bilindiğinden “iyi”lerin kulvarında yer almak için birbirimizi itmek zorunda bırakılırız ne yazık ki. Herhangi bir kadın grubunu diğerine “öteki” gösterirken zamanına, yerine, toplumsal kesimlerin yapısına göre değişik dayatmalar yapılır. Kimi zaman namus, annelik, ev içi emek başlıklarıyla kadınlar arasına rekabet sokulurken duruma göre güzellik, sadakat, itaat, fedakarlık getirilir gündeme. Çoğu zaman bunların hepsi aynı anda yan yana gelebilir. “Yuvayı yapan dişi kuşlar”a, “kan kusup kızılcık şerbeti içtim” dedirttirilip “aile” sırrının dört duvar içinde kalması öğretilirken “iyi” olabilmenin bedeli de aile içinde yok sayılmakla ödenir. Aslında aralarına rekabet sokulan “öteki” kadınlardan daha az acı çekmediklerinin farkındadır kulvarın “iyi” tarafında gösterilenler. Sistem çarkı öyle bir çevirmektedir ki “iyi” olmak ve acı çekmek durumunu yücelterek çekilen acıları yok sayar, ya da olması gereken bir durummuş gibi normalleştirir.

Hal böyleyken feminist hareketi yok saymak, kadın dayanışmasına ket vurmak amacıyla söz söyleyenler, egemen sistemin dayatmalarıyla yaratılanların, yaşatılanların vebalini üzerimize yüklerken ataerkinin kara gölgesinin hayatlarımıza düşürdüğü karanlıkları görmüyor olabilirler mi? Görüp de görmezden gelmelerin yanı sıra üstüne üstlük bir de günah keçisi yapma gücünü aldıkları egemen sistem içinde en büyük korkuları, bunları fark etmiş olmamız ve mücadeleden vazgeçmeyecek oluşumuzdur. “Evet ama” sözcüklerinin ardından gelen “erkeği de yetiştiren kadındır” haksız savunmasına karşın sözümüzü söylüyor, gerçeği haykırıyor olmamızdır. “Kadın kadının kurdudur” sözüne inat el ele mücadelemiz içinde çoğalıyor, kimin kime kurt olduğunu isyanımızla dillendiriyor, sesimizi yükseltiyor oluşumuzdur.

Yorumlara kapalıdır.