İstediğimiz zaman, istediğimiz kadar çocuk!

kurtaj1‘Tohum saçan’ erkek ve ‘ekilen tarla’ kadın temsilleri, erkeklerin doğum kontrolüne ilişkin konulardaki sorumsuzluğuna izin vermekle kalmıyor, bunu alenen körüklüyor da. Kürtajı, bireysel bir tercih olarak değil, kadınları özgürleştirecek bir toplumsal hak olarak kabul etmeli ve bu temelde savunmalıyız.

Bu tip yaklaşımlar, ortadakinin erkeklerin kadınlara yönelttiği (sistematik) şiddet olduğunu gizleyerek, bunu sanki (cinselliği aşırı aktif, sorumsuz, ‘kötü’) kadının cenine yönelttiği şiddetmiş gibi sunar.

‘Kadınlık’ın ‘annelik’le eşitlenmeye çalışıldığı bir kültürel ortamda, feministler olarak kürtaj konusu üzerine düşünmek bize önemli geliyor. Nitekim, doğum kontrol yöntemleri cinsellikle üremeyi bir ölçüde birbirinden ayırırken, kürtaj bunu daha kökten bir biçimde gerçekleştirir. Buna karşın, tarihsel olarak, kürtaj pratiğinin kendisinin kadınlara cinsel özgürlük getirmediği de aşikâr; fakat, kürtaj hakkını tartışmak, bize erkek egemenliğini ve heteroseksizmi ifşa etmek için bir pencere açıyor.

Bugün kürtaj meselesi, farklı siyasi söylemler tarafından çeşitli biçimlerde kullanılıyor. Dini/muhafazakâr çevrelerin kadın düşmanlığına varan biçimde benimsedikleri kürtaj karşıtlığının erkeklerin kadınlar üzerinde kurduğu iktidarı tahkim edişini göstermek ve eleştirmek, görece daha kolay. Fakat daha ‘özgürlükçü’ yaklaşımları da mercek altına almanın, bunların da mevcut sistemi üstü kapalı biçimde nasıl yeniden ürettiğini görmenin önemli olduğunu düşünüyoruz.

Bu yaklaşımların biri, kürtajı ve doğum kontrolünü nüfus planlamasının bir aracı olarak kullanma ve düzenleme mantığı. Türkiye’de 1960’lardan itibaren dolaşıma giren model bu. Buna göre, nüfusun hızlı artışı (çok çocuk doğurmak diyelim) geri kalmışlığın, cehaletin, modernleşememenin bir sonucudur. Hızlı ve çarpık kentleşme, işsizlik, yoksulluk, iç göç gibi sorunlar; -kadınların ezilmesi bir yana- eşitlik ve sosyal adalet gibi kavramlara itibar edilmeksizin, yine bu çerçevenin içine sıkıştırılarak açıklanır. Böylece kürtaj hakkı, yalnızca nüfus planlaması (üreme hızının düşürülmesi diyelim) amaçlanarak tanınır; Türkiye’de 1983’te darbe anayasasıyla kadınlara kürtaj hakkının ‘bahşedilivermesi’ gibi.
Feminist bir perspektiften bu yaklaşımın sakıncaları açık. Bir yandan, bu araçsal mantıkla ‘verilen’ kürtaj hakkı, her zaman geri alınabilir bir hak olarak kalır; bugün Türkiye’de yaşadığımız durum da biraz bunu örnekler nitelikte . Ayrıca ‘verilmiş’ kürtaj hakkı, çeşitli keyfi kısıtlamalara tabidir . Öte yandan, bu yaklaşım kürtajı olduğu kadar kadınları da araçsallaştırdığı ölçüde, onların tercih ve kendi bedenleri üzerinde tasarruf haklarını yok sayar. Bunun pratikteki sonucu, -şimdiye kadar Türkiye’de sık sık şahit olduğumuz- doğum kontrol ilaç ve aygıtlarının gelişigüzel ve bilgi verilmeksizin dağıtılması ve kadın sağlığı önemsenmeden yapılan kürtajlar olabildiği gibi, ırkçılığın ve şovenizmin etkisiyle kürtajın dayatılmasına ve zorla kısırlaştırmalara kadar giden bir yolu açabilir.

Daha ‘kadın dostu’ görünen başka bir yaklaşımsa, kürtaja getirilen hukuki kısıtlamaların, tıbbi olmayan yöntemlerle çocuk düşür(t)menin ya da hijyenik olmayan ortamlarda (yasa dışı klinikler gibi) yapılan kürtajların kadın ölümlerinin artmasına yol açtığını; bu nedenle kürtaja getirilen kısıtlamaların esnetilmesi ve güvenli kürtajın yaygınlaştırılması gerektiğini savunur. Bugün etrafımızdaki en olumlu tavır bu olsa dahi, kürtaj hakkının feminist savunması için bu akıl yürütme bize yeterli gelmiyor.

Kürtaj hakkının feminist savunusu, ancak kadınların kendi bedenleri, yaşamları ve kimlikleri üzerindeki tasarruf hakkı üzerine kurulabilir. Kadınların doğurganlığı üzerinde kurulan erkek vesayetine; birey olarak erkeklerin, devletin, sermayenin, tıbbın kadın bedenini tahakküm altına almaya çalışmasına toptan karşı çıkmak için kürtajı, bireysel bir tercih olarak değil, kadınları özgürleştirecek bir toplumsal hak olarak kabul etmeli ve bu temelde savunmalıyız.

Kadının kürtaj hakkı? Babanın hakkı? Ceninin hakkı?

Kürtaj konusundaki tartışmaların bir odağı da, (hamile) kadının (karar) hakkına karşı, (baba) erkeğin (söz) ve ceninin de (yaşama) hakkına sahip olduğu şeklindeki akıl yürütme. Bu akıl yürütme, kadın, erkek ve cenin arasında soyut bir eşitlik varsaydığı, yani mevcut sistemin barındırdığı eşitsizliği göremediği gibi, bizatihi bu eşitsizlikten türüyor ve onu besliyor aslında.
Erkek egemen, heteroseksist ve duhul merkezli cinsellik algısı tarafından yaratılan ‘tohum saçan’ erkek ve ‘ekilen tarla’ kadın temsilleri, erkeklerin doğum kontrolüne ilişkin konulardaki sorumsuzluğuna izin vermekle kalmıyor, bunu alenen körüklüyor da. İstenmeyen hamileliklerse büyük oranda bu sorumsuzluğun sonucu. Öte yandan doğurganlık, heteroseksüel ilişkinin zorunlu bir parçası olduğu halde, biyolojik nedenlerden kadınların bu süreçte yüklendiği yük ve istenmeyen gebelik durumunda ödediği bedel, erkeklere oranla çok daha ağır. Bu somut koşullar altında, döllenmede kadın ve erkeğin eşit pay sahibi olduğu, dolayısıyla doğum konusundaki kararda eşit söz hakkına sahip olması gerektiği savı mantıken tamamen geçersiz olduğu halde, pratikte çok temel bir işleve sahip: kadının bedeni üzerindeki erkek vesayetinin sürmesi .
Ceninin yaşama hakkı bahsiyse, duygusal ve dinî arka planının etkililiği sayesinde çok temel bir noktayı görünmez kılıyor: Tek bir bedende iki canlının aynı anda mutlak hak sahibi olamayacağı gerçeği. Etkililiklerini kısmen içerdikleri inanılmaz boyuttaki şiddete (“Kürtaj cinayettir” hatta “Kürtaj soykırımdır” sloganları ve bunların etrafını süsleyen bol kanlı fotoğraflarla yapılan propagandayı düşünelim) borçlu olan bu tip yaklaşımlar, bu şiddeti sanki (cinselliği aşırı aktif, sorumsuz, ‘kötü’) kadının cenine yönelttiği şiddetmiş gibi sunmayı hedefler. Halbuki yukarıda özetlediğimiz, erkeğin doğurganlıktaki ayrıcalıklı konumuyla beraber düşünüldüğünde, burada gizlenenin aslında erkeklerin kadınlara yönelttiği (sistematik) şiddet olduğu açıkça ortaya çıkar.

Bu şiddetin sıklıkla yol açtığı sonuç, kürtaj yaptıran kadınların hissettiği suçluluk duygusu ve yaşadığı her türden psikolojik sorun. Ne ‘anneliğin kutsallığı’yla, ne ‘kadın doğası’yla açıklanabilecek bu sorunlar, aslında tamamen erkek egemen baskının sonuçları. Bunun yanı sıra, istemediği halde hamile kalan pek çok kadın tarafından göze alamayacakları bir bedel olarak algılandıkları için, sık sık istenmeyen anneliklere de yol açıyor.
Oysa tıbbi zorunluluk halleri (hamileliğin kadının hayatını tehlikeye soktuğu durumlar gibi) kürtaj karşıtları tarafından ‘anlayışla karşılanabilir’ bulunduğu gibi, kadınlar açısından da daha az travmatik oluyor. Yalnızca bu bile ceninin yaşama hakkının ve kadının anneliğe yatkın doğasının ideolojik özelliğini açığa vuruyor. Medikal kürtajın ve tecavüz sonucu kalınan hamileliklerde gerçekleştirilen kürtajın yasal süresinin isteğe bağlı kürtajınkinden daha uzun olmasıysa, yasaların da aynı ideolojik süzgeçten geçtiğini kanıtlıyor.

Kullanılabilir kürtaj hakkı

Kürtajın kadınlar açısından cinsel özgürleşme anlamına gelmediğine yukarıda değinmiştik. Bir doğum kontrol yöntemi olarak kullanıldığında, üst üste yapılan kürtajların kadınların bedenlerine verdiği zarar göz ardı edilemez . Öte yandan kürtajın erkeklerin cinsel sorumsuzluğunu değil, kadınların cinsel ve bedensel özgürlüklerini destekleyecek biçimde uygulanır hale gelmesi için göz önüne alınması gereken kimi noktalar var.
Öncelikle, bu konudaki tek kabul edilebilir yasal müdahale, kadınların bedenleri üzerindeki mutlak tasarruf hakkını korumaya yönelik olan düzenlemelerdir. Evlilik şartı ve koca izni bir tarafa, (görece uzun olanlar dahil) yasal süre kısıtlamaları bile bu hakka bir saldırıdır. Kürtajın süresine yasaların değil, her kadının bireysel durumunu göz önüne alan tıp insanlarının karar vermesi gerekir. (Burada kastımız, devletin yasalarının yerini ‘tıp otoritelerinin’ buyruklarının alması değil; kadınlarla birebir ilişkiye giren doktorların ve ebelerin, kadının sağlığını ve sosyal koşullarını ön planda tutarak hareket etmesi.)

Hem doğum kontrol ilaç ve aygıtlarının, hem kürtajın ücretsiz, güvenli ve yaygın olarak ulaşılabilir hale getirilmesi gerekir. Bu, söz konusu yöntemlerden herhangi birine başvurmaya karar vermiş olan kadınların güçlük çekmemesinin yanı sıra, kadınların kendi doğurganlıklarını denetleme hakkına kesin biçimde sahip oldukları fikrinin yerleşmesi, üreme üzerindeki erkek tekelinin kırılması için de gereklidir.
Kadınları çok çocuk doğurmaya iten, sosyal devletin yıkılması, milliyetçi/muhafazakâr baskılar gibi sistematik eşitsizlik ve baskı biçimlerinin de konuyla ilişkisini kurarak; kürtaj hakkının, erkek egemen sistemin bütününe karşı verdiğimiz mücadelede bir adım olduğunu akılda tutarak; doğurganlığımıza ilişkin feminist ufkumuzu net biçimde çizmeliyiz:

“İstediğimiz zaman, istediğimiz kadar çocuk!”

*Bu yazı, SFK atölye ve mail gruplarında yürütülen tartışmaların derlenmesiyle hazırlandı.

Yorumlara kapalıdır.