Makaleler

Yazdır

“Bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla!”

Mehtap Doğan

Türk Sineması’nda kadınlar, 1960’lı yıllara kadar “faziletli anne” ve “dokunulmamış sevgili” olarak idealize edildiler. 1980’lerden sonra, gerek televizyonun, gerekse toplumsal değişimin etkisiyle film yıldızları birer birer soyunmaya başladılar

Kimi güzel olduğu kadar küstahtı, kimi melek bir anne. Ya sevdikleri adamla ayrı dünyaların insanıydılar, ayrıldılar ya da evlenip pembe panjurlu evlerine kavuştular. Parayla satın alındılar, tertemiz hislerle oynadılar, şerefleri için yaşayıp, namusları için öldüler, saadet dolu yuvalara kara gölge düşürdüler…

Türk sinemasında kadınlar, 1960’lı yıllara kadar melodram kalıpları içinde “faziletli anne” ve “dokunulmamış sevgili” olarak idealize edildiler. Filmlerdeki diğer kadın karakterse genellikle kötü, seksi, erkeksi ya da histerikti. 1980’lerden sonra, gerek televizyonun etkisine, gerekse toplumsal değişimlere paralel olarak Türk sinemasının starları bir bir soyunmaya başladılar. İyi ve kötü kadınların ayrı ayrı temsil edildiği filmlerin yeriniyse her ikisinin özelliklerini belirli ölçülerde taşıyan tek kadınlı filmler aldı.


Türk Sineması tarihinde ilk konulu film 1917’de Sedat Simavi tarafından çekildi. Eliza Binemeciyan, Nurettin Şefkati ve Raşit Rıza’nın rol aldığı Pençe isimli film, şehvet düşkünü, histerik bir kadınla ilişki kuran Pertev’le, “evli bir kadın uğruna yuvasını unutan” Vasfi’nin öyküsünü anlatıyordu. Film gösterime girdikten sonra Muhsin Ertuğrul tarafından ağır bir dille eleştirildi. “Seyri sadece Türkleri değil, herkesi utandıran eser”, böylece eleştirisi yapılan ilk Türk filmi unvanını da kazanmış oldu.


Türk sinema tarihinde sansüre uğrayan ilk filmse Mürebbiye oldu. Sevgilisini başka bir erkekle aldatan ve çalıştığı konaktaki herkesi baştan çıkartan Anjel’in öyküsünü konu alan film, İşgal Kuvvetleri Kumandanı Franchet d’Esperey tarafından yasaklandı. Komutan Franchet’in yasaklama gerekçesiyse “bir Fransız kadınının yosma olarak gösterilmesi”ydi (1919).


1922-1939 yılları arasında Türkiye’de film yapan tek isim Muhsin Ertuğrul’du. Sinema ve tiyatro yönetmeni Ertuğrul, erotik filmler çekmese de filmlerinde cinselliğe yer verdi. Yönetmen, o dönemlerde çektiği filmlerde ana karakter olarak ya zevk düşkünü, yuva yıkan, sömüren, vamp hayat kadınlarını ya da metres hayatı yaşayan, para yiyen sosyetik kadınları kullandı. Mayolu kızların ritmik bacak hareketleriyle açılan Karım Beni Aldatırsa sinema gişeleri önünde uzun kuyruklar oluşmasına sebep olsa da erotizm Muhsin Ertuğrul sinemasına Cahide Sonku’nun oynadığı Şehvet Kurbanı ile girdi. Ancak bu, yönetmenden değil Türk sinemasının ilk erotik simgesi Cahide Sonku’nun çekiciliğinden kaynaklanıyordu.


Asıl erotik patlama ise 1960-68 yılları arasında yaşandı. Metin Erksan’ın Susuz Yaz, Suçlular Aramızda, Kuyu gibi filmleri döneme damgasını vurdu. Köy gerçeklerinin yanı sıra cinsel bir tutkunun da altını çizen Erksan’ın Susuz Yazı’nda Hülya Koçyiğit ve Erol Taş başarılı bir oyunculuk sergiledi. Erksan gibi Atıf Yılmaz, Halit Refiğ, Osman Seden, Turgut Demirağ da filmlerinde erotizmi kullandı. Atıf Yılmaz’ın bu dönemde çektiği İki Gemi Yan yana’da Suzan Avcı ve Sevda Nur adlı iki kadın oyuncunun dudak dudağa gelişiyle Türk sinemasında yeni bir sayfa açıldı.


Parçala behçet!


Yeşilçam’da 1960’lı yıllara kadar çekilen film sayısı ancak yüzü bulurken, sonraki yıllarda bu rakam üçyüzlere ulaştı. 1970’li yıllarda seyircisini televizyonun başından kaldıramayan yapımcılar çareyi “erotik” film yapmakta buldu. 1972 yılında 299 film çekilerek Türk sinema tarihinin en büyük rekoru kırıldı.


O yıllarda “hardcore movies” denilen seks filmlerinde gerçekten sevişilir, “softcore movies” denilen seks filmlerindeyse ya sevişilir gibi gösterilir ya da sadece sesler duyulurdu.  Kimi zamanlarda da “hardcore” filmler sansür makasıyla “softcore movies”e dönüştürülürdü. Bu süreçte pornografi cinsel sorunları olanlar ya da toplumsal baskı hissedenler için terapi yöntemi olarak görülmeye başlandı. 70’li yıllarda seks filmlerine giden seyirci sayısında ciddi bir artış yaşandı. Toplumun her kesiminden insanlar bu filmlere gidiyor, hatta çiftler birlikte izliyordu.


1970’li yıllarda Türk sinemasında bir kan değişimi yaşandı ve sadist kişilikli erkek tipleri ön plana çıkmaya başladı. Melih Gürgen’in Parçala Behçet’i yeni bir akımın öncüsü oldu. Ardından da Bastır Behçet Bastır, Ustura Behçet, Namın Yürüsün Behçet gibi cinsellik ve sadizmi iç içe gösteren bir dolu Behçetli film çekildi. Gülgen, Behçet serisiyle seks ve avantür filmlerine yeni bir yol açtı. Aşırı şiddet sahneleriyle dolu bu tür filmlerin erkek oyuncusu Behçet Naçar’dı. Dönemin en çok soyunan kadınıysa Seyyal Taner oldu.


“Pişman mısın yavrum?”


Türk sinemasında cinselliğin en çok sömürüldüğü, abartıldığı ve saptırıldığı dönem 1974 yılında başlayıp 1979’a kadar süren seks komedileri dönemi oldu. İtalyan komedi filmlerinden uyarlanan Beş Tavuk Bir Horoz’la başlayan seks komedileri modası, Türk sinemasındaki bunalımı iyice körükledi. Bu komedilerde “vamp erkek” rollerini daha çok Ali Poyrazoğlu, Aydemir Akbaş, Hadi Çaman, Alev Sezer, Rüştü Asyalı gibi tiyatro sanatçıları üstleniyordu. 1979’da seks komedileri büyük bir tırmanışa geçti. Bu türde tam 131 film çekildi. Öyle Bir Kadın ki adlı filmle de seks furyası giderek pornografiye dönüşmeye başladı. Nuri Yurten’in yönettiği film numaradan değil sahiden sevişilen ilk porno film oldu. Aynı yıllarda Zerrin Egeliler bir yıllık süre içinde çevirdiği 37 filmle dünya rekorunu kırdı.


Erotik filmlerde vücudunu cömertçe sergileyen oyunculara o yıllarda iyi gözle bakılmıyordu. Aşağılanmaya, tacize, dışlanmaya maruz kalan kadınlar arasında Arzu Okay, Alev Altın, Dolgan Sezer, Mine Soley, Nalan Çöl, Seyyal Taner gibi pek çok isim vardı. Bir dönemin gözde oyuncuları zamanla depresif, mutsuz kadınlara dönüştü. Tam da bu yüzden ya evlenerek “namuslarını” temizlemek ya da başka şehirlere, ülkelere yerleşerek izlerini kaybettirmek zorunda kaldılar. 1970’lerin en gözde sinema yıldızlarından Feri Cansel sevgilisi tarafından öldürülürken, vamp rollerin vazgeçilmezi Seher Şeniz intihar etti…19 yaşında sinema sektörüne giren Mine Mutlu ise 41’inde kansere yenik düştü…


Bu furyayı uzaktan izleyip suskunluğu tercih eden usta yönetmenler 1980’lerde “sosyal içerikli” filmlerle erotizme dönüş yaptı. Yönetmen Atıf Yılmaz, ikiyüzlü ahlak anlayışına başkaldıran bir kadının öyküsünü konu alan Mine’yi, Türkan Şoray’ın hayat kadınını oynadığı Seni Seviyorum’u, Hale Soygazi’nin çevre baskıları sonucu kocasına ihanet ettiği Bir Yudum Sevgi’yi, sürekli zengin erkeklerle birlikte olarak yoksulluk içinde geçen çocukluk yıllarını unutmaya çalışan Meryem’in öyküsü Dağınık Yatak’ı bu dönemde çekti. Kadının cinsel özgürlüğünün gündeme gelmeye başladığı bu yeni dönemde erotizmin simgesiyse Müjde Ar oldu.    
Müjde Ar, Ömer Kavur’un yönetmenliğini üstlendiği Ah Güzel İstanbul’la (1981) başlattığı kadının kimlik arayışını, Aile Kadını (Kartal Tibet), Güneşin Tutulduğu Gün (Şerif Gören) ve Şalvar Davası’yla (Kartal Tibet) sürdürdü. Baş kaldıran özgün kadın tipinin kuramcısı olarak Türkan Şoray dâhil, birçok oyuncuyu etkiledi. Bu aşamada dibe bastırılmış kadın cinselliği ve iç dünyası da ön plana çıkmış oldu.  


Şerif Gören, çaresiz ve ezilen bir kadının öyküsü üzerine kurduğu Firar’da cinselliği gerçekçi bir bakış açısı içinde ele alarak yılın en cesur çıkışlarından birini gerçekleştirdi. Yusuf Kurçenli’nin Ölmez Ağacı bir Türk kızıyla bir Yunanlı gencin aşkını, insani ve evrensel boyutlara ulaştırdı. Yavuz Turgul Fahriye Abla’da, Atıf Yılmaz ise Bir Yudum Sevgi’de başkaldıran yeni kadın imajını beyaz perdeye getirdi. Özellikle Bir Yudum Sevgi, “kadının kurtuluşu” açısından Türk sinemasının o yıllarda çevrilen en önemli filmlerinden biri oldu. Atıf Yılmaz’ın, 1988’de, Duygu Asena’nın kitabından uyarladığı Kadının Adı Yok ise, Türk sinema tarihindeki en büyük gişe rekorunu kırarak, 6 haftada 140 TL kazandırdı.


Türk sinemasında unutulmaz replikler


Güzel olduğunuz kadar küstahsınız da!
Senin annen bir melekti yavrum.
Bu kızla evlenirsen, seni mirasımdan mahrum, evlatlıktan men ederim.
Ben fakir bir gencim, sen ise zengin bir fabrikatör kızı…
Biz ayrı dünyaların insanlarıyız.
Evlenince pembe panjurlu bir evimiz olacak.
Bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla.
Seni sevemem, sen arkadaşımın aşkısın.
Bana yıllar önce çılgıncasına sevdiğim bir kadını hatırlattınız.
İşte bana yazmış olduğun aşk dolu mektuplar. Meğer hepsi yalanmış…
Beni paranla satın alabileceğini mi sandın?
Saadet dolu yuvamıza kara bir gölge düşürdün.
Bizim gibi insanlar şerefleri için yaşar, namusları için ölürler.
_____________________
Kaynaklar:
Gelişim Sinema Dergisi (Mayıs 1985)
Kültür Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü Sinema Tarihi Araştırması