Başlarken

03/11/2008

Son yıllarda Türkiye’de kadınlar için ve kadınlar adına çok söz söyleniyor ve hatta çok şey yapılıyor. Kadınların aile içinde maruz kaldıkları şiddet karşısında güçlendirilmeleri, namus cinayetlerinin ifşa edilmesi ve cezalandırılması , kadın istihdamının artırılması, kadınların eğitime katılımlarının önünün açılması, Anayasa ve yasalarda kadınların durumunun çeşitli düzenlemelerle güçlendirilmesi gibi hedefler için pek çok kadın grubu seferber olmuş durumda.. Kuşkusuz yapılan işlerin önemli bir bölümü kadınlar açısından sevindirici kimi sonuçlar veriyor. Devlet ve sermaye çevreleri de bu hedeflerden bazılarını benimsemiş gibi görünüyor. Kendi ihtiyaçları için olsun, AB ile uyum politikalarını n gereği olarak olsun, ya da hükümetin durumunda olduğu gibi kadınlardan gelen taleplerin basıncı yüzünden olsun, onlar da kadınların taleplerini dikkate almaya ya da alır gibi görünmeye çalışıyor. Bu da kadın hareketinin daha çok ses çıkarabilmesinin önünü açıyor. Ancak bu hareketli ortam aynı zamanda da kaotik bir ortam.. Feministlerin sözü, bu canlı kadın hareketi içinde belki yaygınlaşıyor, ama yaygınlaşırken yer yer kendi karşıtına dönüşüyor, kendine yabancılaşıyor. Örneğin kadına yönelik erkek şiddeti, “aile-içi şiddet” adı altında erkek öznesinden koparılıyor. Kadın istihdamının artması doğrultusunda yapılan kimi politikalar, kadınların karşılıksız ev ve bakım emeğinin üzerinden atlıyor ve dolayısıyla günümüzde kapitalizmin güncel yüzü olan neo-liberal politikaların yoksulluğu nasıl kadınlaştırdığının üstünü örtüyor.

 

Bunun yanı sıra, dini muhafazakârlığın yükselmesi karşısında kendilerini “çağdaşlık” savunusu çizgisinde konumlandıran kimi kadın grupları da kadın hareketi içinde önemli bir yankı buluyor. Oysa eğitim, zorla evlendirilme, doğum kontrolü, namus cinayetleri gibi konularda kolaylıkla seferber edilen çağdaşlık söylemi, milliyetçilik ve militarizmle iç içe girmiş durumda. Örneğin namus cinayetlerini ifşa etmek, sık sık milliyetçiliğin ve ırkçılığın bir aracı olarak kullanılıyor; kadınlar için her tür şiddete maruz kalmak anlamına gelen militarist söyleme başvurmakta bir sakınca görülmüyor. Politik İslam ise, bütün toplumsal yaşamı muhafazakârlık kalkanı ile kuşatırken, patriyarkal değerleri ve geleneksel kadınlık rollerini dini referanslarla güçlendiriyor.

 

Kadınlara yönelik politikalar dünyada zaten uzun zamandır ilgi odağında. Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, Avrupa Birliği gibi oluşumların kadınlarla ilgili özel bölümleri, platformları ve bunlara benzer çeşitli kurumlar sürekli olarak kadınlarla ilgili politikalar üretiyor. Hatta kadınlar, “toplumsal cinsiyet” kavramı altında, bu kuruluşların ana akım politikalarında giderek daha çok yer almaya başladılar. Ne var ki bu süreçte “toplumsal cinsiyet” kavramının içeriği zayıflatıldı. Toplumsal cinsiyet, toplumu düzenleyici bir ilke konumuna geri çekildi. İlk çıkışında taşıdığı, “erkek egemenliği ilişkisinin çatışan taraflarını oluşturan toplumsal gruplar” anlamından uzaklaştı. Başka bir deyişle, tarihsel ve politik anlamından koparıldı.

 

Kuşkusuz, kadınlara yönelik bu ilginin bir nedeni de küreselleşme. Kapitalizmin kadınları dünya ekonomisine entegre etmeye, çeşitli biçimlerde kadınların ücretli ve ücretsiz emeğinden yararlanmaya ve yoksullukla mücadelede kadınları seferber etmeye ihtiyacı var. Kadınlara yönelik bu ilgiyle bağlantılı olarak şöyle bir gelişmeyi saptamak mümkün: Eğitim, hukuk, istihdam alanlarında kadınlara yönelik eşitlikçi yaklaşımlar artıyor; kadına yönelik şiddet görünürlük kazanıyor ve yasal düzenlemelerin konusu hâline geliyor. Ancak bu politikaların kadınların büyük çoğunluğunun somut yaşamlarını değiştirmediği de bir gerçek.

 

Bu ortamda, erkeklerden, devletten ve sermayeden bağımsız bir feminizmin kendi politikalarını geliştirmesinin ve netleştirmesinin, kendi sözünü çoğaltmasının ne kadar yakıcı bir önem taşıdığı açık. Bu söz, kadınların erkek egemenliğine mahkûm olmalarını kabul etmediğimize, bu sınırlar içinde güçlenmeleri ile yetinmeyeceğimize ve sistemin ötesine işaret ediyor. Kurtuluş hedefimizi biraz somutlaştırdığımızda, bu sistemdeki bazı düzelmelerin bize neden yetmeyeceğini daha açıkça görebiliriz: Kadınların karşılıksız ev ve bakım emeğinin ortadan kalkması ve ücretli/karşılıksı z emek döngüsünün kırılması; kadınların ve erkeklerin ev ve bakım işlerini -gerek ev içinde gerekse kamusal yapılarda- paylaşmaları ve beraberce hem ev ve bakım işlerine, hem toplumsal üretime katılmaları; cinsiyete göre bölünmüş toplumsal üretimin ortadan kalkması; doğurganlık ve erkek cinselliği ile tanımlanmış cinsellik biçiminin ötesine geçilmesi ve heteroseksizmin aşılması için ne yasal eşitlik, ne uluslararası sözleşmeler, ne de istihdam paketleri yeter. Kadınların kurtuluşu ancak, devrimci bir dönüşümle, yani emek/üretim, cinsellik/beden ve aile alanlarındaki bütünsel altüst oluşlarla mümkün olabilir.

 

2007 yılının ortalarından bu yana, feministler olarak, kurtuluş anlayışımızın önünü kesmeyen, kendi politik hattımızı güçlendiren çeşitli kampanyalar ve eylemler gerçekleştirmeyi bir ölçüde başardığımız kanısındayız. Yıllar sonra yeniden başlattığımız Mor İğne kampanyası, 22 Temmuz Genel Seçimlerinde milletvekili adayı olan vesikalı kadınlarla dayanışma kampanyası, Novamed’de direnen kadın işçilerle dayanışma kampanyası, SSGSS yasa tasarısı tartışmaları döneminde oluşturduğumuz politik hat ve eylemlerimiz bu türden faaliyetlerdi. Ne var ki, bu kampanyalarda bir araya geldiğimiz kadınlarla ilişkimizi kalıcı kılacak bir örgütlülüğümüz, bu kurulan ilişkileri politik bir beraberliğe dönüştürecek örgütlenmemiz yetersizdi. Oysa biliyoruz ki, feminizm kadınlar adına politika yapmak değil, kadınlar olarak birlikte politika yapmanın, kendimizi politik bir kolektif özne olarak kurmanın ideolojisi ve politikasıdır. Bu yüzden de, birlikte çoğalmamıza olanak tanıyan örgütlenmelere ihtiyacımız var.

 

Feminizmin ayırıcı özelliği özel alanın politikasını yapmak olduğu halde, bunun uzunca bir süredir sadece süslü bir söze indirgendiğini söyleyebiliriz. Hiç kuşku yok ki, kadınların karşılıksız emeği ve özel alanda kadınların maruz kaldığı şiddet, bütün politikalarımı zın bir boyutunu oluşturuyor. Ancak feministleşmenin öznel bir serüveni de içerdiğini biliyoruz. Sadece sokak eylemlerinden ve kampanyalardan ibaret bir feminist varoluş biçiminde, karşılıklı güven, paylaşım ve dayanışmayı gerektiren ve hayatımızı değiştirmemize sağlayabilecek bilinç yükseltme sürecine imkân bulmak zor. Dolayısıyla, feminist geleneğin deneyimlerinin de aktarıldığı sürekli yapılar oluşturabilmek bu açıdan da önemli.

 

Neden ve Nasıl Bir Sosyalist Feminizm?

 

Yukarıda belirttiğimiz, feministlerin örgütlenme ve yapılaşma ihtiyacına işaret eden nedenler sosyalist feministler için de geçerli. Ancak kurtuluş perspektifine ilişkin farklılıklarımız, bu farklılıkların güncel politikaya yansıyan yanı, bugün için sistem-dışı feministlerin tek bir örgütlenme içinde mücadele etmesinin güçlüğü ve feminist hareketin parçalı yapısı dolayısıyla böyle bir örgütlenmeyi zorlamanın belki de anlamlı olamaması, bizi sosyalist-feministl er olarak birlikte örgütlenmeye yöneltti. Patriyarka varlığını, kapitalizmle eklemlenmiş bir biçim altında sürdürmekte. Bir üretim tarzı olarak kapitalizm, tarihsel olarak erkek egemenliği ile işbirliği temeli üzerinde kurulmuş. Bu işbirliğinde patriyarka ile kapitalizm birbirini şekillendiriyor. Bu yüzden, tutarlı, kadınların somut yaşamlarını gerçekten değiştirebilecek, yani kurtuluş perspektifini taşıyan bir feminizm anti-kapitalist olmak zorunda.

 

“Patriyarkal kapitalizm” olarak ifade ettiğimiz kapitalizm ve patriyarka eklemlenmesi çerçevesinde, içinde yaşadığımız dönemde kapitalizmin neo-liberal politikalarını n kadınlar açısından somut sonuçları ise çok çarpıcı. Neo-liberal kapitalizm kendisi için yeni açılımlar oluştururken, erkek egemenliğinin ona sunduğu olanaklardan yararlanıyor; yaralanırken de erkek egemenliğini yeniden-üretiyor. Sosyal devletin çökertilmesi, hem kadınların karşılıksız ev emeği yükünü artırıyor hem de kadınların istihdam olanaklarını azaltıyor. Yeni sosyal güven(siz)lik politikası bir yandan da kadınların aileye, kocaya bağımlılıklarını pekiştiriyor. Üretimin kuralsızlaşması , esnekleşmesi ve yarı-zamanlı güvencesiz işlerin yaygınlaşmasıyla, ücretli kadın emeği kırılganlaşıyor, patriyarkal baskıya çok daha açık hale geliyor. Ev-eksenli üretim, ücretli ev ve bakım işçiliği gibi çeşitli enformel çalışma biçimlerine çekilen kadınların ücretleri ve çalışma koşulları, onların aileden görece bağımsızlaşmaları na bile izin vermiyor. Diğer yandan, serbest bölgelerde, hizmet sektörünün en alt basamaklarında ve uluslararası ölçekte örgütlenmiş olan fuhuş sektöründe çalışan kadınlar ise, aileden özgürleşirken kendilerini güvensiz, güvencesiz, şiddet ve aşağılanmayla örülü bir yaşamın içinde buluyorlar. Kısacası, kadınların büyük çoğunluğu için, kapitalizmin günümüzdeki neo-liberal politikaları daha çok şiddet, daha çok karşılıksız ev ve bakım emeği, aileye ve kocaya daha çok bağımlılık anlamına geliyor.

 

Bu bağlamda, kadınların politik bir özne olarak davranabilmesini mümkün kılacak bir politika ve ideoloji olarak feminizmin, kapitalizme karşı da bir hat oluşturması yakıcı bir sorun. Bunu salt bir direniş ve isyan hareketi olarak kalmadan, kadınlara bir gelecek perspektifi sunarak yapabilmek için ise sosyalist feminizm bize kaçınılmaz geliyor.

 

Ücretli-karşılıksız emek karşıtlığının olmadığı, toplumsal üretimin cinsiyete göre bölünmediği, ev ve bakım işlerinin kadınlar ve erkekler tarafından eşit olarak paylaşıldığı, kadınların cinselliğinin doğurganlık, erkek cinselliği ve heteroseksizm tarafından belirlenmediğ i, çocuklara ve yaşlılara çeşitli komünal ve kamusal düzenlemeler içinde bakıldığı, yani çekirdek ailenin tek yaşam biçimi olmadığı bir toplum istiyoruz. Böyle bir toplum ancak, üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin olmadığı; kaynakların kâr esasına göre değil ihtiyaçlara göre paylaşıldığı; ezilen toplumsal grup ve katmanların ihtiyaç ve iradelerinin, kaynakların dağılımında ve toplumun düzenlenmesinde belirleyici olabildiği; dolayısıyla kadınların da politik bir kolektif özne olarak ihtiyaçlarını etkili bir biçimde toplumsal örgütlenmenin parçası kılabildikleri sosyalizm olabilir.

 

Sosyalizmi kadınların kurtuluşu için zemin olarak görmemiz, kurtuluş perspektifimizin bir boyutunu oluşturuyor; ama feminist örgütlenmemizin önceliğinin/hedefinin sosyalizm olduğu anlamına gelmiyor. Sosyalizmin kadınların kurtuluşu için zemin olmasının bugünkü mücadelemiz açısından anlamı, günümüzün politika pratiğiyle gelecek arasında köprüler kurma gereğinin altının çizilmesidir.

 

Öte yandan kapitalizm ve patriyarka birbiriyle çelişmeyen, pek çok kere iç içe geçen, birbirini yeniden üreten ve birbirinden soyutlanarak ele alınamayacak iki sistem. Erkek egemenliği, tarihsel olarak kapitalizme öncel ve kendi özgül dinamikleri olan bir egemenliktir. Ancak, kapitalizmle eklemlendiğinde özgül bir biçime bürünür. Patriyarkal kapitalist sistemde kadınları ezenler ise, belirli toplumsal ilişkiler içinde konumlanmış özneler, yani erkeklerdir. Erkekler egemen toplumsal grubu oluştururlar: Kadınların emeğine, kimliğine, bedenine el koyarlar; kadınların bedenini, emeğini, kimliğini denetlerler. Başka bir deyişle, egemen olan toplumsal grubun mensupları, yani erkekler, bu egemenlikten, çok somut, maddi, çeşitli çıkarlar sağlarlar..

 

Kadınların kurtuluşu için yolumuzun uzun olduğunu biliyoruz. Ancak birlikte yürürken bugünkü ihtiyaçlarımızdan kaynaklanan taleplerimizden vazgeçmeden, kadınların kurtuluşu hedefinin yolunu hep açık tutacak, onun önünü kesmeyecek politikalara ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz. Bu politikaların kadınlar arası çelişkileri azaltacağına ve kadınların bu politikalar dolayımıyla kolektif bir siyasal özne olma imkânını bulabileceğine inanıyoruz.

 

Sözün özü: Hem bugün için hem de gelecek toplum tasavvurumuzda; kurtuluşumuz doğrultusunda yol alabilmemizin tek güvencesi feminist siyasal örgütlenmemiz. Sosyalist feministler olarak örgütlenirken bizi birleştiren güdü, feminizm anlayışımız ve feminist kaygılarımız. Bu nedenle, sadece erkeklerden, devletten, sermayeden bağımsızlığı değil, aynı şekilde gelecek hayalleri bizimle örtüşse bile sosyalist örgütlenmelerden de bağımsızlığı mutlak şart olarak görüyoruz. Dolayısıyla, kendini kadın kurtuluş mücadelesinde, bir sosyalist partinin/örgütü n/çevrenin örgütsel formuyla ve bu forma bağlı iç hukuk ve hiyerarşiyle ifade etmeyen sosyalist feministler olarak bir aradayız. İçimizdeki çoğulculuğu sosyalizm anlayışları temelinde değil, kadın mücadelesindeki gündemlere ilişkin farklılıklar üzerinden tanımlıyoruz.

 

Sosyalist feministler olarak oluşturduğumuz birliktelikte, kadın hareketinde de belirgin bir şekilde ortaya çıkmış olan ve kazanılmış sosyal hakların budanması ve/veya ortadan kaldırılması süreciyle el ele giden “STK’laşma” sürecine eleştirel yaklaşıyoruz. Devlet ve sermaye açısından üçüncü taraf olarak tanınmak ve projeler/fonlar aracılığıyla kadınlara kimi hizmetler götürmek, yer yer bazı kadınları güçlendirse de, kurtuluş perspektifini benimsemiş bir feminizm için kendi ufkunu daraltmak anlamına geliyor. Bazı becerilerle donanmış kadınların, tanım gereği sayıları sınırlı tutulan kadın gruplarına, fonların olanak tanıdığı sınırlı bir süre boyunca, eğitim, farkındalık, hizmet, destek vermesinin kuşkusuz olumlu yanları var.. Ancak proje/fon arayışı ve pratiği, çalışma biçimiyle, diliyle, içine girdiği ilişkilerle, feminizmin kadınların kurtuluşu perspektifini geri plana atar ve köreltir. Sosyalist feministler olarak oluşturduğumuz birliktelikte, kadın hareketinde yaygın olan bu eğilimin dışında kalmayı, feminizm anlayışımızın belirleyici bir boyutu olarak görüyoruz.

 

Aynı şekilde, kadınlar arası bölünmeleri ve farklılıkları “kimlikler” düzeyinde sabitleştirmeyen; “kimlikleri” patriyarkanın, kapitalizmin ve başka egemenlik ilişkilerinin kurduğu kadınlık durumları ile bağlantılandıran bir hat izlemeyi de bizi tanımlayan bir başka boyut olarak değerlendiriyoruz. Kadınlar arasındaki sınıfsal, etnik, ulusal, dinsel, mezhepsel, cinsel yönelime dayalı vb farklılıkları ezme-ezilme ve eşitsizlik ilişkileri olarak görüyoruz. Böyle olduğu için de, geliştirmeye çalışacağımız politikalarda farklılıkları yüceltmeye değil, bu eşitsizlikleri aşmaya yönelik bir perspektif oluşturabilmeyi umuyoruz.

 

Sonuç Yerine…

 

Sosyalist feminizmi, sistem dışı feminizmin bir parçası/bileşeni olarak görüyoruz. Sosyalist feministlerin, örgütlülükleriyle, politikalarıyla, feminizmin ve çoğulcu feminist mücadelenin önünü kesmeyecek kimi özgün faaliyetleriyle, sistem dışı feminizmi de güçlendireceğine inanıyoruz. Örgütlülüğümüzün temelini de, feminist ilkelerimiz oluşturuyor: Özel alanın politik olduğunu bir an için bile unutmayan, kadın dayanışmasını merkezine alan, içimizdeki ve dışımızdaki her türlü iktidar biçimi ve hiyerarşi ile kavga eden, karar alma süreçlerinden uygulamaya kadar tüm süreçlerde katılımcılığı öne çıkaran, bizi bir arada tutan olmazsa olmazlarımızdan taviz vermeden feminist temelde çoğulculuk ilkesini savunan bir örgütlülüğe doğru yola çıkıyoruz…

 

Sosyalist Feminist Kolektif

 

Yorumlara kapalıdır.